░   Çocukluğumda masallar okur, masallar dinlerdim. Semerkand, Bedehşan gibi şehirler, ülkeler vardı masallarda. Bir gün bu masal diyarlara seyahat edeceğim aklıma gelmezdi doğrusu. Nasibimizde varmış, oldu.



     Bir sabah erkenden Taşkent’ten, yola çıkmaya karar verdik ama biraz geç kalmıştık. Daha Taşkent’ten çıkarken Orta Asya’nın "saratân" dedikleri yakıcı sıcakları yakmaya başladı. Özbekistan’da yakıcı yaz sıcaklarına “saratân” , öldürücü kış soğuklarına “kahratân”, yazın en sıcak ve kışın en soğuk günlerine de “çille” derler. Saratân 22 Haziran 22 Temmuz arası devam eder. Halk arasında bu günlerle ilgili nasihat verici ata sözleri yaygındır: “Saratân sıcak deyip yatma, elindeki serveti yok etme” sözü bu mevsimde çiftçilerin çok çalışması gerektiğine işaret eder. Çiftçi bu mevsimde biçilen tarlasını yeniden ekerse “hayvanlara ot, tavuklara yem olur” diyerek ekecek, boş durmayacaktır.
Yolda kısa bir kahvaltı molası dâhil üç saat süren sıcak bir yolculuğun sonunda Semerkand’a girmiştik. Girişte küçük bir tepecikteki Mirza Uluğbek rasathanesi bizi karşıladı. Tarihi şehre üç kilometre mesafedeki bu eserin kurucusu Uluğbek, büyük Türk devlet adamı ve komutanı Emir Timur’un torunlarındandır. Cengiz Han’ın yerle bir ettiği Semerkand, Buhara ve bütün Maveraünnehir beldeleri Emir Timur ve varisleri zamanında yeniden imar edilmiştir. Dünya medeniyetleri tarihinde önemli bir yere sahip olan Semerkand, İpek Yolu’nun güney güzergâhındadır. Zerefşan ırmağının vadisindeki bu şehir tarihi boyunca ilim ve medeniyet beşiği, şairlere ilham kaynağı olmuştur. Afrasiyab (Alp Er Tunga) devri ve Karahanlılar devletinin önemli merkezleri olan bu beldeler, Bir dönem Arap ve Fars hâkimiyetinde kalmışlarsa da Cengiz Han’ın yıkım ve katliamı, başta Buhara ve Semerkand olmak üzere Maveraünnehir beldelerinde yerleşik diğer milletlerin sonu olmuş, Emir Timur’un Moğol hâkimiyetine son vermesinden sonra bu beldeler göçebe hayattan yerleşik hayata geçen Türklerin medeniyet yuvası haline gelmiştir. On beşinci asırda Timur’un baş şehri olan Semerkand yeniden ilim ve sanatın da merkezi olmuştu. Timur’un torunu Mirza Uluğbek, devlet adamlığının yanı sıra astronomi başta olmak üzere ilme de büyük önem vermiş, bu rasathaneyi yaptırmıştı. Bütün İslam ülkelerinde olduğu gibi ilim ve din arasındaki birliği ayrılık olarak gören “kaba softa” ve “ham yobaz” zihniyeti Uluğbek’in hayatına ve eserlerine kastetmişti. Çolpan Ata tepesinde, Ab-ı Rahmet deresi kenarındaki rasathaneden geriye kalan ve Özbekistan Cumhuriyeti tarafından restore edilen yıkıntıları dolaşırken koca bir tarih gözlerimin önünden geçti. Şimdiki optik aletlerle taşınabilir hale gelen teleskop yerine uzun ve kavisli bir tünele yerleştirilen cihazlarla yıldızları takip etmek için kurulan rasathane saldırıya uğramış, Uluğbek ve ekibinden Ali Kuşçu canını kurtarabilmiş, Fatih Sultan Mehmed’in yönettiği Osmanlı devletine sığınmıştı. Çok geçmeden İstanbul'da da Galata Kulesi'nden uçan Hezarfen Ahmed Çelebi cezalandırılacaktı. Yüzyıllar sonra herkes aya giderken Türkiye ve Türkistan'da ancak ay ışığı altında yürüyüş yapılabilir olacaktı. Rasathanenin yanındaki binada sergilenen el yazması eserler ve tarihi değere sahip müzik aletleriyle küçük bir müze kurulmuş. Müzeyi gezdikten sonra aşağıya indiğimizde Özbekistan Cumhuriyeti’nin tarihe vefa duygusunu gösteren Mirza Uluğbek heykelinin önünde hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Yabancı olduğumuzu konuşmalarımızdan anlayan Özbeklerle de hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde ise hatıra fotoğrafları yeniden, el ele, kol kola çekiliyor.

     Semerkand’daki ikinci durağımız Şah-ı Zinde. Yaşayan padişah manasına gelen bu isim Peygamberimizin amcaoğlu Kusem bin Abbas adına yapılmış bir külliye. Sıra sıra medreseler, türbeler. Hepsi Türk mavisi hâkim çinilerle kaplı. Türbe önünde hafızlar Kur’an-ı Kerim okuyorlar. Dualar ediliyor. Dualar, “âmin, Allahü ekber” diyerek, Hakk’a açılan ellerin yüzlere sürülmesiyle sona eriyor. Babaları çarlık Rusyası, kendileri Sovyetler Birliği devrini yaşamış orta yaş ve üstü Özbekler, Kazaklar, Türkmenler, Tacikler bu eserlerin harabe olmaktan çıkıp bugünkü halini gördükleri için çok mutlular. Bağımsızlık onlara henüz refah getirmemiş de olsa bu abidelerde dua etmenin serbest oluşu bile onları mutlu etmeye yetiyor.

     Daniyar türbesi de ziyaretçilerle dopdolu. Daniyar, İslam tarihinde peygamber veya veli olarak bilinen Danyal’dır. Türbesinin Türkiye’de, Tarsus’ta olduğu bilinmekteyse de Semerkand’da da bir makamı bulunmaktadır. Yunus Emre’nin, Nasreddin Hoca’nın kabri olarak bilinen mekânların çokluğu göz önüne alındığında bu gayet normaldir. Zira sevilen şahısların gerçek kabirleri yanında onlara saygı abidesi makamlar yapılmış, tarih boyunca hangisinin gerçek kabir olduğunun karıştırıldığı olmuştur. Uzun bir lahit ve uzun bir ziyaretçi sırasıyla karşılaşıyoruz. Ziyaretçiler arasına karışıp bu mekânı da geziyoruz.

     İki Semerkand var. Birisi tarihi şehir, birisi bugün yüz binlerin yaşadığı şehir. Biz tarihi şehirdeyiz. Öğle vakti geçmiş. Midelerimizin sesine kulak veriyoruz. Bir sokakta tanıdık bir tabela var: İstanbul Kebapçısı. Hemen oraya yöneliyoruz. Özbek yemekleri, Türk yemekleri, ne ararsanız var.
Semerkand şehrinde bizim için en önemli yerlerden birisi Emir Timur’un türbesi. “Guramir” diyenler çoksa da Emir Timur makberesi demek kulağa daha hoş geliyor. Kapısında tarihi iyi bilen rehberler var. İsterseniz çok uygun ücretlerle sizi gezdirip Timuriler tarihini de anlatıyorlar. Şansıma Muhammed adlı bir delikanlı isabet ediyor. Muhammed, Özbek edebi dilini çok güzel konuşuyor. Her Türk onu anlayabilir. Emir Timur ve hanedan mensuplarının kabirlerini dolaşıyoruz. Dış kısmı sekiz yanlı prizma olan bu anıt kabrin iç kısmı dikdörtgen şeklinde. Türbe duvarları Türk mavisi, beyaz ve bordo sırlı tuğlalarla kaplı olup kufi yazılı desenlerle ile süslenmiş. Türbede Emir Timur ve iki torunu olan Uluğbek ve Muhammed Sultan ile iki oğlu Şahruh ve Miran Şah ile hanedanın bazı üyelerinin mermer lahitler halindeki kabir taşları yerleştirilmiştir. Sadece Emir Timur’un mezar taşı nefritten yapılmıştır. Bu taşın torunu Mirza Uluğbek tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.

     Bir yandan dolaşırken aynı zamanda tarih aramızda bir tarih sohbeti de sürüp gidiyor: Bizim sığ tarihçilerimiz Ankara savaşını kazanıp Yıldırım Bayezid’i yendiği için Timur’u kötülemeyi bilirler. Ancak, savaşın öncesinde olup bitenler, iki hükümdarın mektuplaşmaları, Yıldırım’ın kullandığı ağır ifadeler bu tarihçileri nedense pek ilgilendirmez. Bizim tarihimiz, belki birçok milletin tarihi kardeş kavgalarıyla doludur. Yıldırım babasını kaybettiği savaşın sonunda padişah olur olmaz kardeşini öldürtmüştür. Sultan Selim savaşı kazandığında aynı milletten olan ve aynı dili konuşan Memluk sultanı Tumanbay Kahire kapısında asılmıştır. Alp Arslan’ın Bizans imparatoruna gösterdiği dostça tavır kardeş kavgalarında kimseye gösterilmez. Timur ise savaşıp yendiği ve esir aldığı Yıldırım’ı kaçmasını ve isyan etmesini önlemek için yanında gezdirmiş, esarete dayanamayan Yıldırım ölmüştür. Burada Âşık Paşaoğlu tarihini hatırlatıyorum: Timur’un niyeti arkadan bir saldırıya uğramamak için Yıldırım’ı Türkistan’a kadar götürüp serbest bırakmaktır. Ancak kaderi değiştirmek padişahların bile elinde değildir. Yıldırım’a savaşı kaybettiren gururu, Anadolu askerlerinin Osmanlı ordusundaki Sırplarla birlikte savaşmaktansa Timur’un yanındaki eski beylerinin yanında savaşa katılmaları Ankara’da Osmanlı devletinin mağlubiyetine yol açmıştır. Ancak, bazı Avrupalı yazarların fantezilerindeki Timur’un Yıldırım’ın hanımına servis yaptırma, dans ettirme rivayetlerinin tarihi değeri yoktur. Şah-ı Nakşibend dergâhında silkelenen halının tozuna boynunu uzatan, Moğollarla savaştığı yıllarda çaresiz kalıp bozkırlara sığındığı dönemlerde dahi namazı terk etmeyen Timur’dan bu tür bir davranış beklenemez. Yıldırım, mektuplarında Timur’a “kim savaştan kaçarsa karısı boş olsun” demiş bile olsa…
     Makberenin giriş katındaki sembolik lahit ziyaretinden sonra Muhammed beni yerin altındaki gerçek kabre indirmek istiyor ama tamirat sebebiyle aşağı inemiyoruz. Timur’un Türk ve İslam tarihindeki önemini öğrenmek için çok araştırma yapmamız gerektiğini bir kez daha düşünüyorum. İzmir’den Çin’e uzanan büyük bir imparatorluğu kurup idare eden adamın son durağı burasıydı. Giderken yanında bir şey götürmemiş, hepsini bu dünyada bırakmıştı. Ama onu burada da rahat bırakmamışlardı. 1930’lu yıllarda hangi akla hizmet ettilerse Ruslar Emir Timur’un naaşını alıp götürmeye kalkmışlardı. Özbeklerin itirazlarına kulak asmamışlar, “bu naaşın yerinden alması büyük bir felakete sebep olur” sözünü de hurafe deyip geçmişlerdi. Emir Timur’un naaşı Rusya’ya götürüldükten hemen sonra İkinci Dünya Savaşı başlamış, Alman orduları Moskova kapılarına dayanmıştı. Özbeklerin sözlerini hatırlayan Rus yetkililerden hiç biri bunu Stalin’e söylemeye cesaret de edemiyordu. Nihayet bilimsel(!) gerekçelerle naaşı yerine tevdi ettiler. Alman orduları önce durakladı. Sonra geri çekilmeye başladılar.
Muhammed’le vedalaşıp Registan meydanına geçiyoruz. Registan, kumlu yer demek. Eski çağlarda buralardan geçe akarsular buraya kum taşımış. Eski Semerkand’ın merkezi olan bu meydan, bugün de Özbekistan’da önemli kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Meydanda tarihi niteliğini veren üç medrese var: Mirza Uluğbek medresesi, Şirdar Medresesi, Tillakâri medresesi. Her biri farklı tarihlerde yapılmış ama üçü bir yerde. Gözümde Registan meydanını Türkistan’ın sembolü yapan üç bina.
     Mirza Uluğbek Medresesi bunlardan ilk yapılanı. 1417-1420 yıllarında Mirza Uluğbek tarafından yaptırılan medrese iki katlı, dikdörtgen şeklinde bir yapı. Mirza Uluğbek kurdurduğu bu medresede bizzat kendisi ölümüne kadar matematik ve astronomi dersleri vermiş. Medresede elli kadar talebe hücresi varmış. Bugün müze olan bu binanın giriş katında hediyelik eşya, halı ve kitap satılıyor. Bir mağazada gözünüzün önünde ipekli Semerkand halıları dokunuyor. İsterseniz sipariş verebiliyorsunuz. Biz tezgâhın başında fotoğraf çektirmekle yetiniyoruz. Bir kitapçıda Ali Şir Nevai’nin gazellerinden seçilmiş “Vefa Kılsan” adlı kitabı görüyorum. Açıp bakıyorum. Gazellerin Rusça tercümeleri var. Türkçe veya Özbekçe tercümeleri veya gazellerin asılları için böyle güzel tezyin edilmiş kitapçık olup olmadığını soruyorum. Ellerinde yokmuş. Birazcık sitem ediyorum. Kitabı bulup bana gönderme sözü veren kitapçı adresimi ve telefonumu alıyor. Kitapçı elindeki el yazması bir kitabı almam için bana gösteriyor. Ancak, tarihi eser olan bu kitabı almamın uygun olmayacağını, onun olması gereken yerin Özbekistan kütüphaneleri olduğunu ifade ediyorum.
     Şirdar Medresesi (Aslanlı Medrese) 1619 - 1636 yılları arasında Semerkand valisi olan Yalangtuş Bahadır’ın emriyle önceki medresenin bir kopyası olarak, ikinci bir medrese yaptırılmış ve Şirdar Medresesi adı verilmiştir. Uluğbek medresenin karşısında bundan yaklaşık iki yüzyıl sonra Şirdar Medresesi simetrik olarak inşa edilmiş (1636). Mimari özelliklerinin Uluğbek medresesine benzemesine dikkat edilmiştir.
     Tillakârî Medresesi 1646 - 1660 yılları arasında, Mirza Uluğbek medresesinin karşısına adeta ona simetrik olarak, mescid ve medrese olarak inşa edilmiş. İç süslemelerinde altın kullanıldığı için halk arasında adı “tillakârî” (altın işlemeli) olarak kalmış.
     Registan meydanına Türkistan’ın en önemli meydanı sıfatını veren bu üç eser tek tek ne kadar güzel olsalar da asıl güzellik üçünün bir arada olması. Medreseleri gezip çıkarken kapıdaki yeşil üniformalı bir görevli istersek bizi minareye çıkarabileceğini söylüyor. Çıkışın serbest olup olmadığını soruyoruz. Yasak olduğunu ama bizim için bir ayrıcalık olabileceğini belirtiyor. Bize gösterdiği bu fevkalade nezaket için teşekkür ediyorum. Yukarı çıkmıyoruz.
     Medreselerden çıkıp meydanın bir köşesindeki çay bahçesine oturuyoruz. Yeşil çaylarımızı yudumlarken bu meydanda oturmanın zevkini yaşıyorum. Üç abide medrese tam karşımda. Girip çıkan yüzlerce insan. Aralarında Mirza Uluğbek’i göreceğimi hissediyorum bir an. Satıcılar gelip geçiyor. Bir tanesi böri (kurt) dişinden anahtarlık satıyor. Bizim çarşılarda satılan mavi nazar boncukları gibi.
     Sırada Bibi Hanım mescidi var. Şehrin tarihi dokusunu doya doya yaşamak için yürümeyi tercih ediyoruz. Registan meydanının biraz ilerisinde boş bir alan. Burada Sovyetler Birliği devrinde içki üretimi yapılıyormuş. Bağımsızlıktan sonra Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un emriyle yıkılmış. Kerimov Semerkandlı. Ülkenin her yerinde imzası var ama Semerkand’da her adımda bu imza ile karşılaşıyoruz.



     Bibi Hanım, Emir Timur’un sevgili eşi. Onun hatırasını yaşatan bu güzel mescidi gezerken iç süslemelerine hayran oluyorum. Caminin yapımında, Emir Timur’un yaptığı seferlerde gördüğü farklı mimarilerden yararlanılmış. Yüzlerce usta ve mimar çeşitli ülkelerden getirtilerek bu camiin yapılmasında görevlendirilmiş. Moğolların yakıp yıktığı Orta Asya’yı yeniden imar edip Çin’den Adalar (Ege) Denizi’ne, Sibirya steplerinden Hindistan’a uzanan büyük bir devlet kuran Timur’un şu sözleri aklıma geliyor: “Gücümüzü görmek isteyenler yaptığımız binalara baksınlar.” Bu sözü şiar edinen Özbekistan her şehirde –özellikle Taşkent’te- milli mimariye uygun yeni binalar inşa ediyor. Tarihi olanları da imkânlar ölçüsünde restore ediyorlar. Bibi Hanım mescidi yazdığım için okuyanların gözünde küçük bir ibadet yeri canlanabilir. Burada binlerce kişinin ibadet edebildiği her camiin adı “mescid.” Bibi Hanım mescidinin minberine çıkıp Cuma hutbesi okuyan hatip gibi bir fotoğraf çektirerek ayrılıyorum.

     Biraz ilerde bir mektep. Mektep ilkokul birinci sınıftan lise öncesine kadar uzanan, bazı yerlerde lise öğrenimini de içine alan okul. Mektebin bir kısmı okul idaresi tarafından eğitim müzesi haline getirilmiş. Burası sıradan bir mektep değil. Cumhurbaşkanı yetiştirmiş bir mektep. Mektebin dağılma saatiymiş. Tahminime göre on yaşlarında yedi veya sekiz öğrenci çantalarıyla yanımızdan geçiyorlar. Çocuklarım mı aklıma gelidi yoksa çocukluğum mu bilmiyorum. İçimde çocuklarla fotoğraf çektirme isteği doğdu. Yarım yamalak, telaffuzu bozuk Özbekçemle seslendim: “Balecanlar, iltimas, suretge tüşemizmi?” (Can evlatlar, lütfen resim çektirelim mi?) İçlerinden birisi: “Hob boladı” (tamam, olur) diye cevap veriyor. Çocuklarla resim çektiriyorum. Birkaç kare resim, biraz da sohbet. Aramızda yabancı yok. Başka bir grup öğrenci geliyor. Arkadaşım da onlarla resim çektirmek istiyor. Çocuklar kaçıyorlar.
     İmam Maturidi türbesi. Kimdir Maturidi. İslam dünyasında itikadi mezhep olarak ehl-i sünnet yolunu tutanların büyük imamı. Akaid ilminde öncü kişilerden. Zamanla yok olup üstünde “Cufut” (Yahudi) mahallesi kurulan büyük âlimin mezarını tespit ettiren İslam Kerimov burayı da yeniden inşa ettirmiş.
Siyab Pazarı’na girdiğimizde vakit hayli geç olmuştu. Pazarı gezip bugünlük bu kadar diyoruz. Çünkü ilerde çok özel bir mekâna gideceğiz: İmam Buhari. Karanlık olmadan oraya yetişmemiz gerek.
     Semerkand’ın Payarık kasabasına bağlı Herteng köyündeyiz. Ünlü hadis âlimi İmam Buhari, Buhara Emirinin çocuklarına özel ders vermeye yanaşmaz. Derslerinin herkese açık olduğunu belirterek idareye ters düşer. Sonunda Buhara’yı terk etmek zorunda kalır. Semerkand yakınlarındaki bu köye yerleşir. Türkistan’ı adım adım, kanla, zulümle işgal eden Ruslar 1868 yılında Semerkand’ı da ele geçirirler. İmam Buhari’nin uzun yıllar halkın teveccüh ettiği kabri Sovyetler Birliği devrinde depo olarak kullanılmış. Bağımsız Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov tarafından türbesi yeniden imar edilmiş. Halen türbe, mescid ve yanında Hadis Öğretim Merkezi ile gül bahçeleri içinde hizmet vermekte.

     Dış kapıdan girdiğimizde türbe ve etrafına bir göz atıyorum. Tam karşıda sembolik makam. Altında kabir olmalı. Bir yanda mescid ve abdest alma yerleri. Diğer yanda medrese hücrelerine benzer odalar. Biraz ilerde, başka bir bahçenin içinde hadis öğretim merkezi var. Bahçeler rengarenk güllerle dolu. İslam aleminde Allah’ın vahyi olan Kur’an-ı Kerim’den sonra en muteber kitabının yazarı olan âlimin mekanına abdest alarak girmek gerek. Abdest alma yerlerinde sürekli sıcak su var. Uzaktan gelenler için duşlar da açık. Tekrar avluya dönüyoruz. Mescid kalabalık. Türbenin etrafı ziyaretçilerle dolu. Yeni evlenenler gelinlik, damatlık kıyafetleriyle buraya gelmişler. Yaşlı dedeler, nineler. Küçük çocuklar. Böyle kalabalık bir mekânın olmazsa olmazı satıcılar da var tabii. Türbeyi ziyaret ediyoruz. Bilenler İmam Buhari için Kur’an okuyorlar. Kalabalık bir gruptan yaşlıca bir adam dua ediyor, aile fertleri ve etraftakiler el kaldırmışlar: “Amin, Allahü ekber.” Satıcılar bir şeyler satmaya çalışıyorlar. Biz de ufak tefek hediyelik eşyalardan bir miktar alıyoruz. Sekiz veya dokuz yaşlarında, kara kaşlı, kara gözlü, zayıf, küçücük bir kız tarak satmaya çalışıyor. “Kızım! Benim saçım yok ki” diyorum. O zaman kadın taraklarını uzatıyor: “Kızınıza alın.” Aksilik işte. Kızım da yok. Ondan da bir kartpostal alıp çıkıyoruz. Gül bahçelerinde, güller arasında resimler çektiriyoruz.
“Gül alıp,gül satarlar
Gülden terazi yaparlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül.”
     Gül bahçelerine veda edip yola çıkıyoruz. Üç saatlik yolumuz var ama Cizak’da durup açık havada aş (pilav) yemeden gitmek olmaz. Usta, aşı bizim için demleyeceğini, hazır olmadığını söylüyor. Öyle güzel söylüyor ki kalkıp gidemiyor, bekliyoruz. Saatler gecenin yarısını geçtikten sonra Taşkent’e girebiliyoruz.

Dünyanın İşleri
Dünyanın İşleri

Powered by OrdaSoft!