Akşam olmuş, gün boyu ortalığı kaplayan bağırış çağırışlar dinmişti. Yaslı ay ışığının aydınlattığı Çubuk çayı ile Kızılcaköy arasında kalan savaş meydanındaki sükûneti yalnız ölülerle karışık kuruşuk yatan yaralılar ve can vermekte olanların inlemeleri, sahipsiz kalan, başıboş ve üst üste yığılmış cesetlerden korkan, yürüyecek yol bulamayıp huysuzlaşan ürkek atların huzursuz kişnemeleri bozuyordu.
     Bu geniş meydanda nasılsa bir gölge cansız cesetler arasında güçlükle adım atarak sendeleyerek yürüyordu. Bulutların kucağından kurtulup çıkan ay ışığı üstüne düştü ve gölgesi görünüşü, ortaya çıktı. O oğlunun cesedini aramaya çıkan bir ana, bir Türk annesi idi. Annenin gözlerinden akan sıra sıra damlalar ay ışığında parlayıp ışıldıyordu. O, oğlunun adını çağırıyor, oğluna hitaben tatlı sözler söyleyip feryad ediyordu. Onun bu feryatları birbiri ile savaşan, birbirini doğrayan ve perişan olup can veren her iki tarafın anladığı dilde, Türk dilindeydi. Aynı dili konuşan ama hükümdarları laftan anlamadığı için birbirine kılıç çeken askerler dünyaya gözlerini kapamadan önce kulaklarıyla işittikleri ana feryadının altında, uzaklarda kalan analarının adını anıp canlarını veriyorlardı.
     Anne, savaş meydanında uzun zaman, sendeleyerek yürüdü. Onun inlemeleri, uzun zaman ay ışığı altındaki meydanın üzerinde bazen yükselerek, bazen zayıflayarak çınladı.
     -Canım oğlum! Oğlum! Kutluk Beğ’im!
     Yaslı anne bu sözlerle, üzüntüden zayıflayan titrek sesi ile sesleniyordu. Bazen yürekleri paralayan ağlayışı anneyi boğuyor, sözlerini bölüyordu. Bu halde o savaş meydanını dolaştı.
     O sırada annenin kulağına inleme sesi geldi. Çok geçmeden inleyen ses tekrar işitildi, inleyen kişi sonunda nasıl olduysa bir sözü söyler gibi oldu. Kadın ses verip gayet yavaş bir sesle adının söylendiğini işitti. Kadının bütün bedeni titremişti. Alnından mercan gibi soğuk ter boşandı. Korkudan gözleri yuvalarından fırlayıp çıkacak gibi olmuştu. Kime seslendiğini kendi de bilmeden, yüksek sesle:
     -Kim o? Beni çağıran kim?
     Cevap işitilmedi. Ama çok geçmeden…
     Anne taş kesilip kaldı. Gözleri korkudan büyüdü. Oğlunun sesini tanımıştı. Oğlunun sesi:
     -Ana! Anacığım…
     -Tövbeler olsun…  Ey Allah’ım!
     Aklı başından gitmiş gibi bağırmaya devam etti:
     -Nasıl olur? Nasıl olur? Sen misin oğlum? Kutluk Beğ’im!
     Anne, sesin geldiği tarafa bir dakika kadar şaşkın bakışlarla baktı ve sonra hızla ölülerin üstünden atlayarak, aklını kaybetmiş gibi, deliler gibi şaşkınlıkla koştu. Sonunda oraya varıp oğlunun sesinin birbiri üstüne yığılı cesetler arasından geldiğini fark etti. Bütün gücüyle oğlunun bedenini yığının altından çekti. Ay ışığı oğlunun yüzünü aydınlattı. Gözlerinden durmadan yaş akıp duran yaslı anne sert bir sesle homurdandı:
     -Bu nasıl kader? Kim seni bu hale getirdi?
     O birden öfkeyle doğruldu ve elini kaldırıp kim bilir kime tehditkar bir ifadeyle bağırdı:
     -Lanet olsun sana! Lanet olsun!
     Oğlunun acıyla inlemesi annenin aklını başına getirdi. Oğlunun üstün eğilip onun yüzünü, gözlerini öperken kırık bir sesle feryad ediyordu:
     -Yaşıyor musun oğlum? Yaşıyor musun? Allah’ıma bin kere şükür, binlerce şükür… Ben şimdi yaralarını saracağım. Alıp eve götüreceğim seni…
     Can vermekte olan oğlu, annesinin alev alev yanan dudaklarının teması ve feryatları ile kendine gelir gibi olup gözlerini araladı ve zayıf bir sesle fısıldadı:
     -Üşüyorum anacığım… Çabuk beni eve götür…
     Son sözlerini söylerken boğazı hırıldamaya, sesi zayıflamaya başladı. Annesini görüşüyle gönlünde uyanan sevinç ve heyecanla birlikte iyice takatsiz kaldı. Güçlükle sesi çıkıyordu:
     -Anacığım… Ben… Ben… Ölüyorum…
     Anne o an oğlunun dünyaya gözlerini kapamak üzere olduğunu anladı. Yalvardı:
     -Ölme oğlum! Beni yalnız koyup gitme! Sensiz ben nasıl yaşarım?
     Oğlu son kez gözlerini açıp annesine baktı ve ellerini annesine uzatmış halde bir anlık ızdıraptan sonra can verdi.
     Ağlamaya bile mecali kalmayan anne oğlunun cesedini sıkıca kucakladı. Neden sonra bir gayretle onu yeşil bir çarşafa sardı, bütün gücüyle sürümeye başladı. O, yaşlı olsa da hala güçlüydü.  Ağlayarak, feryad ederek cesedi sürükleyip giderken bazen birden durup kalıyor, deliler gibi kendi kendine bir şeyler söylüyor ve tekrar çeşitli şekillerde yatan cesetlerle dolu yoluna devam ediyordu.
     Yine durdu, yine kendi kendine konuşmaya başladı:
     -Ben seni babanla dedenin yanına gömerim oğlum. Orası güzel yer, köyümüzü görürsün. Ben de evimizden mezarını görürüm. Görürüm de seni hatırlayıp ağlarım. Dualar ederim. Sen daha çocukken…
     O sırada birisi inledi. Anne, durduğu yerde etrafına bakındı ve karşısında kocaman gözlerini kendisine dikmiş bir savaşçıyı gördü. Anne, ay ışığının güçlükle aydınlattığı askerin yüzüne göz atarken kaskatı kesilip kaldı. Delikanlı oğluna benziyordu. Onun gibi kalın kaşları, onun gibi sivri burnu, onun gibi kalın dudakları, onun gibi genç, onun gibi gürbüz… “Ya Rab, onlar iki damla su gibi birbirlerine benziyorlar!” Lakin anne, üst başından inleyip yatan delikanlının Türkistanlı olduğunu anladı. Bir zamanlar dedelerinin yaşadığı Türkistan’dan…  Belki bu delikanlı ana yurdumuz dedikleri Nur Ata dağlarındandır… Neden kendi yakınları başlarına kılıç çekip gelmişti?
     Anne bunları düşünürken delikanlıya ne kahır ne de nefret duymuyordu. Yalnız ona gerçekten acımıştı. Türkistanlı savaşçıya yaklaşan kadın eğilip yarasını gözden geçirdi. Omuzu yarılmış, çok kan kaybetmiş, uzun zaman baygın yatmış, yüzünün rengi kar gibi bembeyaz kesilmiş delikanlı anneden gözlerini ayırmıyordu. O, kendisini dünyaya getiren annesini görüyordu…  Karnab çölünde çobanlık yapan babası nerdeydi acaba? Sanki o ateşler içinde yatıyordu da annesi ona pervane olmuştu. Gülümseyerek annesini teselli etmeye çalışıyordu:
     -Kışın kar fırtınasında çölde kalmışım ana… Beni eve kim getirdi? Anacığım, içim yanıyor, su ver… Korkma ana, korkma… İyileşeceğim. Babama söylemedin mi? Biraz sonra ateş gibi olacağım. Babama ben söylerim… İçim yanıyor… Anne, sana söylüyorum… Su ver! Bakıp durmasana ya…
     Anne, Türkistanlı gencin sayıkladığını anladı. “Yarası ağır” diye düşündü kadın. Sonra, omzundaki yün örtüyü alıp delikanlının üstünü örttü. Bir müddet yaralının karşısında düşüncelere daldı ve tekrar oğlunun cesedi sarılı çarşafı sürüyerek yola koyuldu. Biraz sonra delikanlının sesini işiterek durdu:
     -Ana, sana diyorum. Ana, su ver…
     Savaş meydanının kenarında arabası duruyordu. Öküz koşulu arabayı komşusundan isteyip almıştı. Anne bir gayretle oğlunun cesedini arabaya yükledi. Sonra hırsla öküzü dürttü ya eli taş kesiliverdi. Tekrar o Türkistanlı askeri… Oğluna benzeyen delikanlıyı gözlerinin önüne getirdi. Hızla geri döndü. Delikanlı hala sayıklayıp yatıyordu. Hala annesine su vermesi için yalvarıyordu. Ana, yün örtü ile delikanlının omzunu sarıp bağladı. Sonra yanında getirdiği koyun postunu yere yayıp delikanlıyı sürüyerek götürdü.
     “Eve varıp üstünü değiştirmek lazım. Yoksa komşuların onu öldürecekleri kesin… Yarası ağır ama Tanrı merhamet ederse sağalıp yaşaması mümkün. Zavallının anası şimdi ne yapıyordur acaba?..”  Dolunay ışığında delikanlıyı sürüyüp götürürken bunları düşünüyordu.
     Nice dakikalardan sonra birinin hayatı sönmüş, diğeri hayata tutunan iki asker bedeni yüklü araba Kızılcaköy ‘e doğru yol almaya başladı. Öküzlerin çektiği arabayı dünyanın en acılı annesi  sürüyordu. Dolunaylı gece, seher vakti yaklaşmış, anne tarifsiz acılar içindeydi…

Özbekçe (Latin alfabesi)