Cesedin karşısında ne yapacaklarını bilmeden duran bu iki delikanlıyı gören kimse yanlarından pervasızca geçemiyordu. Ama onların böyle kederli olmaları kendi yurtlarından uzakta, gurbette azap çektiklerini açıkça gösteriyordu. Hayatın bazen sefa bazen cefa veren elleri kulların başına dünyanın ne işlerini yağdırmaz ki. Geldiklerinden bugüne üç gün olmadan, babaları ansızın meydana gelen kalp krizinden öldü. Aşağı yukarı yirmi-yirmi beş yaşındaki bu iki kardeş cesedinin önünde taş gibi dikilmiş, babalarının ölümü birdenbire akıllarına gelmiş gibi hıçkırarak ağlıyorlardı.
     Çocukluk anılarında her bir şey için bir kıyas var. İyice hatırlıyorum. Bir senede ayvanımıza iki kırlangıç gelerek yuva kurdu... Ev kurmayı adamlar kırlangıçlardan öğrenmiş mi, yahut kırlangıçlar adamlardan mı acaba? Kısacası, kırlangıçlar yuvayı çamurla sıvamayı da unutmadılar. Günler geçti. Bu sağlam evcikte dört yavru peyda oldu. Ana baba makamına ermiş olan iki kırlangıç için ise iş daha da arttı. Sabah akşam dinlenmeden, bir yerlere giderek, gagasında yemek getiriyor, onu dört yavrusunun ağzına koyarak, yine geri dönüyordu. Gündüzleri sezilmiyor, ama güneş batınca, iki kırlangıcın hali kalmıyordu. Aynı günler arasında avlumuzun çevresinde bir yaban kedisi dolaşmaktaydı. Onu gördüğümüz zaman taşı, ayakkabıyı — elimize gelen her şeyi atarak kovuyorduk. Ancak onun da bir arzusu varmış. Bir günü akşam yavruların feryadını işitip, hepimiz avluya koşuverdik. Baktık ki iki yavru kaybolmuş, göze görünmüyordu. Vişne ağacının altında ise yaban kedisi, kanlı yalanmaktan nereye kaçacağını bilemeden duruyor, ana baba kırlangıçların kanatçıklarıysa saçılmış yatıyordu... İşte, bu iki çocuk da kimden yardım dilemesini bilmeden yabancı yurtta figan ediyor, ağzı kanlı kedi — hayat ise onları kanlı ağzını yaladıkça, bir köşede seyrediyordu. İkisini de: “Artık ne yaparız? Anneme, kardeşlerimize ne deriz? Köye nasıl gideriz?” – düşüncesi rahatsız ediyordu. Babası yol parası için akrabalardan borç alsa da, onları kanadı altına alarak, iyi niyetle gelmemiş miydi?
     Aniden büyük oğulun aklına Ramazan ağabeyin telefon numarasının kendisinde var olduğu geldi. İçine bir ışık yandı sanki. Ramazan ağabeyle bir köyden olmasalar da her halde bir yurdun adamları.  “Bir şey söyleyip, öğüt verir, ya? O bu ülkede yaşadığına iki-üç sene olmuş”. Büyük oğul zar zor telefon açarken, onun mahzun sesini duyarak, içinden taşmış ağlamasını tutamadı...
     Yarım saat geçmeden gelen Ramazan ağabey ne yapmasını, çocuklara nasıl nasihatte bulunmasını bilemeden, aklı durmuştu.
     — Yakın bir yerde bir mezarlık olabilir, — diye söylerken, çocuklar hıçkırarak ağlamaya başladı...     Kısacası, Ramazan ağabey yine bir yere gitti. Yaklaşık dört saatten sonra bugünkü tren için zorlukla bulunmuş iki tane biletle naylona sarılmış olan yeni bir halıyı alıp geldi.
     Trenin gitmesine daha iki buçuk saat vardı. Üç dert ortağı oraya, buraya koşarak, kırk beş dakika kalınca, güçlükle trene bindiler. Halıyı ne kadar usulca sardıkları halde, o çok ağır ve kabaydı. Ramazan ağabeyin öğüdüyle halıyı çıkış kapısı önüne koydular. “Orası çok serin, haberdar olunursa, yeter”. İki delikanlı Ramazan ağabeyle vedalaşırken, ardı ardına: “Ömür boyu borçluyuz,” — diyorlardı. Tren hareket edince, çocuklar hiç olmazsa da, babalarının cesetlerini yabancı yurtlara bırakmadan götürdüklerinden rahatlık duyarak iç çekiyorlardı.
     Tren ilerliyordu. İki delikanlı nöbetle vagonun çıkış kapısına gidip gidip, halıdan durmadan haber aldılar. Böylece beyaz-siyah renklerle bulaşmış hayatın bir günü geçti. Ama bu yüzyıllara uzanmış olan kara gün dünyayı daha iyice anlayamayan, sanki çocukluk hayalimde donakalan, kırlangıç yuvasındaki çırpınıp duran yavrular gibi dört yana kendini durmadan atarken çocuklara çok, pek çok şeyleri öğretti.
     İşte, o an... uçsuz bucaksız orman arasından şiddetle giderken tren içinden işitilmiş olan bir hıçkırık dünyayı alt üst etti. Bu hıçkırık önceki feryatlardan bin defa güçlü ve kederliydi...
     Halı yerinde yoktu.
     Hiç bir şeye aldırmadan ilerlerken trenin şiddeti aynı anda hayatın süratine benziyordu. İki günden sonra delikanlılar menzillerine vardılar. Yolcular gürültüyle trenden inmeye başladılar. İki delikanlıysa... Nitekim üç gün önce trene binen iki delikanlı da yavaşça trenden indiler.
     Yalnız onların saçları bembeyazdı...



Türkçesi: Alişir Tursunov