Bahçede arıklıya
      Varmam ben çarıklıya
      Allah nasip eylesin
      Boynu kravatlıya.


     Bir dost çevresinde, günlük olaylar ve kültür konusunda, gelişigüzel de olsa, hemen herkes düşüncelerini söylüyordu. Bir ara, bir dostum;
     - Cemil Meriç'i, dedi, biliyor musunuz?
     Çevremdekileri süzdüm. Hemen hepsi, aynı kaynaktan beslenmiş olan kişilerdi. Bir başka dost, dayanamadı. Benden de atik davrandı.
     - Bilmez olur muyuz? Kütüphane gibi bir adam, dedi.
     Diğeri:
     - Kim bilir ne zengin kütüphanesi vardır? diye atıldı.
     Her ikisine de karşı çıktım.
     - Cemil Meriç, dedim, ne kütüphane gibi bir adam, ne de kütüphanesi olan adamdır.
     Konuyu açan dostum, irkilir gibi oldu. Alay eder gibi yüzüme baktı. Kim bilir, belki de; "İşte açığını yakaladım." diye düşündü.
     Ben, devam ederek;
     - Sözü edilen kişi, dedim, kendisi kütüphane olan bir adamdır.
     Söylemek istediğimi anlamış gibi yaptılar.
     - Doğru, dediler.
     Basit adamlar için günlük olaylar, sadece yaşanır. Onlar için tek amaç; günlerini gün etmektir. Günlük olaylar ve kültür arasında bir ilişki var mıdır? Varsa bu ilişkiler, neye dayanır? İnsanın veya toplumun yaşayışındaki yeri ve önemi nedir? Bu gibi sorular, hayatı, sadece yaşanılır tarafından görenlerin düşünce alanlarında yoktur. Olsa bile, böyle sorular, onlarda yankısını bulmaz.
     Çünkü basit adamlar, daha çok gündelik çıkarlarının peşinde koşar. Bu çıkarlarını sağladıkları oranda, sonsuz derecede mutlu olur, sevinir. Günlük dertlerimi çözebildim diye övünürler bile.
     Sözün özü, basit adam; okumayla ilgisini hepten kesen ya da kökten kesmiş olan insandır. Sakın yanlış anlamayın. Basit adam, cahil olan insan demek değildir. O, okumak için değil, bakmak veya kuponunu kesmek için gazetesini alır. Oturma odalarının en seçkin, çıplak gözle en önce görülecek olan köşelerini, dolap süsü olan irili ufaklı, ciltli ciltsiz, üstesine üstlük bol resimli kitaplarla boydan boya doldurur. Fakat ne dolabın, ne de kitapların kapağını açar.
     Doğrusu, böyle dolaplardaki kitaplara acırım. Onlar daima, çürük bir nem kokusuyla baş başa kalırlar. Çok ileride bir gün, böyle kitapların modası da geçer, sonunda evin en küçük yaramazının eline düşerler. Sevimli yaramaz; gözüdür, kaşıdır demez, elindeki herhangi bir kalemle, sanki duyduğu nem kokusundan hıncını alıyormuş gibi, garip dolap süslerinin sonlarını çabuklaştırır. Yaramazın elinden arda kalanlar, belki de bir fıstıkçıda, çerez, fındık külâhı olurlar. 
     Bir toplumun değeri de, okumuşlarıyla değil, ancak okuyanlarıyla artar. Okuyan bir adamı düşünelim. Onun, günlük olaylar karşısındaki tutumu bile, bir başkadır. Basit adam gibi: "İp, inceldiği yerden kopsun!" demez. Cahil adam gibi de, gözü kara olmaz. Akıllıca ve soğukkanlı olarak, olayların üstüne gider. Hesaplıdır. Yapılacak hataları en aza indirmeye çalışır.
     Tutulacak yolun da en doğrusunu, en güzelini arar, bulur. Aklından geçmiş endişesini ve gelecek kaygısını çıkarmaz. Bakarkör olmadığı gibi, "okur kör"de değildir. Onun için, kendi çıkarları değil, içinde yaşamak zorunda olduğu toplumun huzuru önemlidir. Bu huzuru sağlamak için de, gereken zamanlarda kendisini aradan çıkarır.
     Okuyan adam, zor zamanların adamıdır. Okuyan adam, bir bakıma, yaşadığı çağın en büyük sancılarının yüklenicisidir. Onlar herkesin derdiyle dertlenirlerken, mutlulukları da hep başkalarına bırakırlar. Zaferle gururlanmaz, yenilgiler karşısında ezilmez, bir köşeye sinip de saklanmazlar.
     "Ağaçlar, ayakta ölür!" derler.
     "Ağaçlar, ayakta ölür!"
     Doğrudur.
     Fakat siz de bana, daima ayakta kalacak olan bir şey söyleyiniz derseniz, hiç çekinmeden, karşınıza okuyan bir adamı çıkarırım. Çünkü onlar için ölüm, yoktur! Olsaydı, bugün bile, ölümsüz Atatürk'ten söz edebilir miydik? O zaman, hem çağına, hem gelecek çağlara damgasını vuran bu ölümsüz adamın, Selânikli basit komşusundan ne farkı kalırdı, değil mi?
     Hâlbuki okuyan adamların en önde gelenlerinden biri olan Atatürk'ü, bugün yalnız biz değil, bütün dünya tanıyor, biliyor, anıyor, hatta arıyor da. Oysa Selânikli komşusunun adını bilene, henüz daha rastlayamadık. İkincisini ne soran, ne arayan, ne de tanıyan var. 
     Okuyan adam, sadece kendisinin değil, herkesin ve çağının bütün sorumluluğunu, ağır yükünü omuzlarında taşır. Bu yükün altında ezilse de, okumaktan geri durmaz. Belki hep hüzünlüdür, üzüntülüdür. Ama yüreğinde, okyanuslara bile sığmayacak kadar büyük olan sevgi tomurcukları taşır. Bu tomurcukların açılmasını sağlamak lâzım.
     Çünkü o zaman dünya, daha da güzelleşecek, kin ve öç alma, yerini kardeşliğe ve iyiliğe, güzelliğe bırakacaktır. Sevgi tomurcukları açtıkça, basit adamlar bile okumaya alışacak, cahil kalanlar da okumak için kapılar aramaya başlayacaktır. 
     Ne dersiniz? Atatürk'ün çağdaş Türkiye'sinin ilk günleri, böyle değil miydi? O günlerdeki huzur da, okumaktan ve okuyan adamların düşüncelerinden kaynaklanmıyor muydu?
     Şimdi de bizim, öyle bir huzura ihtiyacımız yok mu?
     O hâlde, ne mi yapalım?
     Bol bol okuyalım.
     Hem de, ne bulursak!
     Okuyalım.
     Okumak, aydınlık ufuklarla kucaklaşmak demektir.