Kendini bilen her insan kendini dünyaya getiren, besleyip büyüten annesini sever. Dünyada anne için yazılmış şiir, roman ve hikâyelerin sayısı belli değildir. Yalnız insanda değil hemen hemen bütün canlılarda anneye bağlılık duygusu vardır.

     Şair Yavuz Bülent Bakiler’in Türk şairlerinin eserlerinden derlediği “Şiirimizde Ana” kitabı şairlerin anne sevgilerinin bir antolojisidir. Kitap, Yavuz Bülent Bâkiler’den Necip Fazıl Kısakürek’e, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Âşık Veysel’e kadar birçok şiir üstadının kaleminden dökülen inci taneleri misali şiirlerle bezenmiştir.

     Ötkir Haşimov[i] bir yazar. Çağdaş Özbek edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri. Kendisine şiir yazıp yazmadığı sorulduğunda:

“On sekize girmeyen kim var,

Bağından gül dermeyen kim var?

Senin hakkında dört satır yazıp

Sessizce sırdaşına gösterip

Komşu kızına vermeyen kim var?” diye cevap vermişti.

     Kısacası, şiire olan ilgisinin sokaktaki adam veya toy bir delikanlıdan öteye geçmediğini ifade etmişti. Ötkir Haşimov’un mütevazı karakterinden başka cevap da beklenmezdi.

     Ötkir Haşimov’un eserlerinde üç ana fikir üzerinde özellikle durulmuştur:Aşk, savaşın acı yüzü, anne sevgisi.

“Xayollarga Bolaman Tutqun” (Hayallere Esir Oluyorum) adlı uzun hikâyesinde seven bir gencin temiz duygularını, heveslerini, çaresizliğini, isyanını ve gözyaşlarını görürüz.

     “Iki Eshik Orasi” (İki Kapı Arası) ve “Tushda Kechgan Umrlar” (Düşte Geçen Ömürler) romanlarında iki savaş, büyük acılar, yokluklar, ihanetler, baskılar ve bu iki savaşın (İkinci Dünya Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali) insanlar üzerindeki tesirini görmekteyiz.

     Söz konusu iki romanda birçok annenin hikâyeleri vardır: İki Kapı Arasında romanındaki Kara Emme (Hala) metanet ve dirayet sahibi, biricik oğlu Kimsen’i ve milliyetçi olmakla suçlanıp sürülen öğretmenin kızı Rabia’yı kanatları altına almış bir anadır. Kocasına ihanet etmeye mecbur edilen Rana da evladı Muzaffer söz konusu olunca iyi bir kadın oluverir.Muzaffer’i annesiyle görüştüren de Kara Emme'dir. İhanete uğrayan Egemberdi bile Muzaffer’in annesini ziyaret etmesini engellemez. Kendisi cephedeyken ihanet eden, ayağı sakat olarak döndüğünde ise terk edip giden Rana’ya anne olduğu için saygı duyar. Münevver'in annesi ise erken ölen kocasından çok evin erkeği gibidir. Hem hasta kocasına hem de kızları Münevver'e bakmak için hiçbir fedakarlıktan kaçmaz. Savaş acılarının annesiz bıraktığı Muzaffer'den de sütünü esirgemez ama bu fedakarlık çok sevdiği Münevver'inin sonu olacaktır. Bu da fedakar anneyi kahredecektir.

Düşte Geçen Ömürler romanında da anneler hep fedakâr, hep cefakâr insanlardır. Aynen gerçek hayattaki gibi. Komiser Saat Ganiyeviç çok kötü bir adamdır. Kötülüğü babasından mirastır. Afganistan’ı işgal eden Sovyetler’in aynı yıllarda Özbekistan’da uyguladığı zulmün yerli işbirlikçisidir. Karısı da bunu öğrenmiştir ama çocuklarının hatırına o adama katlanır. Babası Seyyid olduğu için zulme uğrayan Fatma ölürken yalnız kızı Kurbanay’ı düşünür.

     Ötkir Haşimov’un kısa ve uzun hikâyelerden meydana gelen Dünyanın İşleri[ii] kitabı ise yazarın kendi annesine adanmış bir eserdir. Yazar kitabını takdim ederken: “Bu kitap, büyüklü küçüklü hikâyelerden ibaret. Fakat onların hepsinde benim için en aziz insan olan annemin siması var. Bu hikâyelerdeki insanların hepsinin yüzünü kendi gözlerimle gördüm. Yalnız bazılarının isimleri değiştirildi elbette. Bu kişilerin kaderi bir şekilde annemin kaderine bağlanmış.Dünyadaki bütün anneler, evladı ile olan ilişkileri yönünden birbirine benziyor. Aziz anneler! İşte bu sebeple, bu eseri size ithaf ediyorum” demektedir.

     Yazar Ak Aydınlık Geceler hikâyesinde masallar anlatan, masallarla oğlunu eğiten sıradan ama irfan sahibi anneyi anlatır.

     Teselli adlı hikâyede ise yazarın annesi ölmüştür. Herkes gibi mezarcı da onu teselli etmeye çalışmaktadır. Bu maksatla, ölen annesinin iyi bir insan olduğuna ölümünün ardından yağan yağmuru ve kabre konulmasından sonra açan güneşi şahit gösterir. Yazar ise “Yanıp duran yüreğime su serpen kalbin için teşekkür ederim. Yalnız… Her şey yağmurla bitse. Yine, hiç olmazsa, anacığımın ömrü üç gün uzasa da… Sonra yağmur değil devamlı taş yağsa razıydım…” diyerek annesine olan hasretini ve onun kaybından duyduğu acıyı dile getirir.

     Düş hikâyesinde de sağlığında her gece yolunu beklemesinden üzüntü duyduğu annesini düşünde, kendisine karanlıkta yürümesin diye ışık tutarken görür.

     Orta Asya Gazetesi başyazarıyla bir sohbetinde, hep annesini anlattığı, eserlerinde neden babasına yer vermediği sorulur. Yazar Dünyanın İşleri’nde babasını da anlatmaktadır. Babası da bilgili, otoriter ama müşfik, kimseye minnet etmeyen bir adam olarak tanıtılmaktadır. İlk eşinden olan kızını üvey anne (yazarın öz annesi) bulup eşiyle birlikte yıllardır ayak basmadığı baba evine getirir. Babanın gözleri dolar. Kızına şefkatle sarılır. Görücüler hikâyesinde ise baba yine otoritedir. Ne derse olacaktır ama kızını istemediği adamla evlendirmemek için bahane bulma işini anneye bırakır. En küçük bahaneyle görücülere red cevabı verilmesini buyurur.İman hikâyesinde yazarın babası hasta oğlu üşümesin diye bahçedeki kuru ağacı kesmiştir. Acımasız devlet görevlileri gelip cezai işlem yaparlar. Ağacı korumaktan çok rüşvet almanın peşindedirler. Saf anne onlara kurutulmuş meyve ikram ederek ortamı yumuşatacağını zanneder. Ancak rüşvetçiler yumuşamazlar. Baba gelecek her belayı göze alıp onları kovar.

     Ay Güneşten Nur Alıyor hikâyesindeki Doktor Arif’in annesi yazarın öğretmenidir. Risalet öğretmenin kocası savaşta ölmüştür. Yazarın halasının oğlu Efdal de Risalet’le evlenmek ister. Yetim oğlu Arif’i de kendi evladı olarak kabul etmeye hazırdır. Risalet teklifi reddeder ve başka bir şehre göçer.Savaşta kaybettiği kocasından kalan oğlunu okutur, doktor olmasını sağlar, evlendirir, torunlarını görüp ölür.

Annelerin bedduası alanın işi er veya geç bozulur. Düşte Geçen Ömürler romanındaki komiser gibi Kuru Yemişçi hikâyesindeki Dalabay da acımasızdır. Daha önce kesilen ağaç için rüşvet alamayan memur Dalabay artık vergi memuru olmuştur. Acımasız vergiler yazmakta, tahsil edemeyince de evde, bahçede, ahırda ne varsa alıp götürmektedir. Daha önce evleri talan edilen yazarın annesinin çocuklarına süt veren bir keçileri vardır. Onu da alıp götüren Dalabay’ın işleri bozulur. Evlenir de çocuk sahibi olamaz. Kimin ahını aldığını da bilmektedir. Karısı yazarın annesine gelip dert yanar. Anne yüreği dayanamaz, kadına çocuk sahibi olması için dua eder. Dalabay ise masum karısını suçlayıp evden kovar. Başka biriyle evlenen kadın çocuk sahibi olur. İkinci karısına da aynı zulmü yapacaktır ama kadın uyanıktır. Devlet katındaki büyüklere olan yakınlığını kullanarak Dalabay’ı işten kovdurur. Üstüne üstlük bir de attan düşer, sakatlanır. Artık sokakta kuru yemiş satacaktır. Bu safhada yazarın da annesi gibi yufka yürekli olduğu, düşmanlarına bile hak vermeye çalıştığı görülür: “Onu her gördüğümde farklı duygularla sıkılıyorum. Bir taraftan acıyorum. Belki o görevini yerine getirmiştir. Belki o zamanlar öyle yapmak gerekiyordu. Ama insanların işi böyle. İyi şeyler akıldan çıkıveriyor. Kötülüğü unutmak çok zor. Özellikle bu çocukluk hatırası ise… Onu her gördüğümde gözümün önünde anneme ettiği hakaretler aklıma geliveriyor. Annemin iri, yaş dolu gözleri zihnimde canlanıveriyor.”

     Usta adlı hikâyesinde yazarın annesinin dini inançlarıyla merhameti karşı karşıya gelir. Hikâyeye başlarken yazar Özbeklerin hayat tarzı hakkında çarpıcı bir tespitini ortaya koyar: “Özbeklerin tatili ya ev yapmakla geçer ya düğün dernekle.” Evlerine ek bölümler inşa eden usta içkiye düşkündür. Ara sıra votka alacak kadar avans ister. Yazar da verir. Annesi buna çok kızar. Birkaç gün yazar eve uğrayamaz.Ustanın canı içki ister. Anne dinine ters düşen bu işe yanaşmaz ama yalvarmalara dayanamaz. Bir miktar parayı düşürürmüş gibi yapar. Bir müddet sonra vefat eder. Usta borcunu ödemeye geldiğinde bunu öğrenir ve mezarını ziyaret etmek ister. Ancak sarhoş olduğu için gitmeye utanır. Birkaç gün ağzına içkinin damlasını koymaz. Önce oğluna borcunu öder, sonra annenin mezarını temiz ağızla ziyarete gider. Anne mezarı evliya mezarı gibidir. Ona saygı gösterilir.

     Kertenkelenin Kuyruğu hikâyesinde ise annenin öfkeli yüzünü görüyoruz. Herkesi tatlı dille ve güler yüzle ağırlayan yazarın annesi, parası olmayanları küçük gören satıcı kadını evinin önünden kovar. Lakin hak etmediği bir suçlamayla karşılaştığı zaman yine yüreği dayanmaz. Oğlundan yardım ister. Çünkü o kadının da iki çocuğu vardır.

     Borç hikâyesindeki annenin tavrı bambaşkadır. Her ay aldığı emekli aylığını ne yaptığını şakayla karışık soran oğullarına: “Borçlarım var. Onlara veriyorum” der. Yazar annesinin borçlarının ne olduğunu uzun müddet sonra öğrenir.Para, çocuklara alınan hediyelere harcanmaktadır: “Ninem, geçen yıl bana doğum günümde yeni ayakkabı alıverdi… Baha’ya üç tekerlekli bisiklet, Bahti’ye de yepyeni bir elbise.

     Yazar her yıl tatil dönüşü annesine yün çorap almaktadır. Annesi buna sevinmekte, herkese oğlunu övmektedir. Ayaklarındaki ağrıların bu yün çoraplarla biraz azaldığını söylemektedir. Anneye göre ağrıların sebebi yaşlılık. Hâlbuki yazar gerçeği bilmektedir. Çocukluğunda, soğuk bir kış günü hasta oğlunu tedavi ettirmek için yalınayak yola düşen annenin ayakları ta o zamandan bu yana rahatsızdır.

     Ninni hikâyesinde ise annenin ninnisi ile mezarlıkta Kur’ân-ı Kerim tilaveti karşılaştırılıyor. Yazar bu iki sese meftundur: “Sabahleyin yağmur yağmıştı. Mezarlık kapısının demir parmaklıklarında su damlaları parlıyordu. Yerde göllenmiş sulardan güneşin parlak ışıkları aksediyordu. Buz gibi kapı kolunu tutup kaldım. Bir tarafta Kur’ân-ı Kerim tilaveti, bir tarafta ninni… Hayret, bunlar birbirine zarar vermiyor, birbirini reddetmiyor, ikisi birleşip bahar havasıyla dolan gökyüzünde, mezarlık içindeki patikaların kenarında püskül çıkaran kavakların üstünde kanat çırpıyorlardı: “Rabbenâ, amennâ…” “Ninni, ninni...” Tuhaf oldum. Uzun bir müddet demir parmaklıklı kapıya dayanıp kaldım.” Bu hikâyede, dünyanın bütün annelerinin aynı dili (sevgi dilini) kullandığı, bu sebeple her milletten çocuğun anneleri tercümansız anladığı bilhassa vurgulanmaktadır.

     Ötkir Haşimov’a göre en ağır günah ise anneyi üzmek, kırmak ve ağlatmaktır.

     Dünyanın İşleri’nde uzun ve kısa hikâyelerden sonra kitabı bitirirken eklediği “İltica” başlıklı yazısında annesinin mezarını ziyaret eden yazarın teessürünü görüyoruz:

“Anne, ben geldim... İşitiyor musun anne, ben yine geldim…

Baksana anne, sonunda baharın ilk günleri geldi. Hatırlar mısın, her yıl baharın gelişiyle birlikte sizi yanıma alırdım, kırlara çıkardık. Sen, pırıl pırıl güneşi, parlak gökyüzünü, yemyeşil fidanları görüp mutlu olurdun. Hatırlar mısın, torunlarının toplayıp getirdiği kardelenleri gözlerine sürüp hayırdualar ederdin.

Bugün… Senin üstünde kardelenler çıkıp büyümüş.Yok, yok anneciğim… Ağladığım filan yok. Biliyorum, ben ağlarsam sen huzursuz olursun. Şimdi, şimdi geçer. İşte geçti bile…

Anne! Sabahleyin yağmur yağdı. Sen bahar yağmurunu severdin… Sonra güneş çıktı. Bak, güneş nasıl da parlıyor? Hatırlar mısın anne? Bana güneş hakkında bir masal anlatırdın? İşte o güneş nasıl da parlıyor, görüyor musun?

Hatırlar mısın anne, kardeşime ninniler söylerdin. Ben o ninnilerin ahengiyle kendimden geçer, uyur kalırdım. O beşikte ben de yatmışım. Ninnilerinle ben de avunmuşum.

Ne yapayım anne, ben ninni söylemeyi bilmiyorum. Mezarını okşasam sen de huzur bulur musun? İşte anneciğim, işte… Hayır, hayır! Ağladığım filan yok.Şimdi… Şimdi geçer.

Hatırlar mısın anne? Sen bir kere, yalnız bir kere, onu da şaka yaparak; “beni de kitabında yazsan ya oğlum” demiştin. Ben: “Kitabımda sizin neyinizi yazayım” demiştim. Üzülme, ben şaka yapmıştım. İşte o kitap. Hayır, onu ben yazmış değilim. Onu yazan sensin. Ben onu kâğıda geçirip insanlara dağıttım, o kadar. Ben onu dünyadaki bütün annelerin okumasını istiyorum. Biliyorum, dünyadaki bütün anneler iyidir. Öyle olsa da onların hepsinin sana benzemesini istiyorum.”

Bütün eserlerinde annelerin ne kadar yüce insanlar olduğunu anlatmaya çalışan yazarın Dünyanın İşleri kitabı, onun annesine bağlılığını; bunun yanında dünyanın bütün annelerindeki çocuk ve insan sevgisini anlatan en güzel eserlerden biridir. Bu eser “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadis- i şerifinin adeta bir şerhidir.

 


[i]Ünlü Özbek yazar Ötkir Haşimov 4 Ağustos 1941 tarihinde Taşkent’in Dombirabad mahallesinde doğdu. Taşkent Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesinde okudu. Çeşitli gazetelerde, yayınevlerinde görev yaptı. Özbekistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra bir dönem Özbekistan Âlî Meclisine girdi. Özbekistan’da telif hakları kanunu çıkarmak için mücadele etti. Özbekistan üniversitelerinde dersler verdi.

Çöl Havası adlı ilk hikâyesi 1963 yılında yayımlandı. Titizliğiyle tanınmış yazar Abdullah Kahhar’ın dikkatini çekti. Savaşın Son Kurbanı, Yenge, Muhabbet, Rençberin Bir Günü, Ömürlük Alışveriş, Güneş Terazisi, Ak Bulut Apak Bulut gibi onlarca hikâyesi; Rüzgâr Esiverir, Bahar Geri Dönmez, Kalbine Kulak Ver, Dünyanın İşleri, İki Kere İki Beş kıssaları; Nur Var ki Gölge Var, İki Kapı Arası, Düşte Geçen Ömürler gibi romanları yayımlandı.

Ernest Hemingway, Simonov, Kuprin ve çeşitli yazarlardan Düğünler Mübarek Olsun, O Sizden Bu Bizden, Vicdan İlacı, İnsan Sadakati, Katliam gibi eserleri tercüme etti.

Eserlerinde Özbek halkının manevi dünyası, adet ve gelenekleri, hayat tarzı, manevi dünyası tasvir edilmiştir. Dili bugün Özbekistan’da kullanılan, yaşayan Özbekçedir.

Ötkir Haşimov, farklı bir yazardır. Bilmediği konuda, anlamadığı meseleler hakkında kalem oynatmayı sevmez. Kahramanlarını gerçek hayattan alır. Onların yalnız dış görünüşünü değil iç dünyasını da okuyucuya vermeye çalışır. Bu kahramanların şahsında bir devrin insanının yaşadığı sevinçleri, ıstırapları, tarihi olayları okuyucularının gözlerinin önüne serer.

 

[ii] Ötkir Haşimov, Dünyanın İşleri, Bilge Oğuz Yayınları, İstanbul 2014