XIX. yüzyılın sonlarında Batılı tarzda ilk ürünlerini vermeye başlayan ve XX. yüzyılın başlarından itibaren Muhammed Ali Cemâlzâde, Sâdık Hidâyet, Bozorg Alevî, Sâdık Çûbek, Celâl Âl-i Ahmed gibi kimileri dünya çapında ün kazanmış büyük öykü ve roman yazarları yetiştiren çağdaş İran edebiyatı ülkemizde yeterince tanınmamıştır. Sâdık Hidâyet’in Behçet Necatigil tarafından çevrilen Bûf-i Kûr (Kör Baykuş, Varlık Yayınları, İstanbul 1977; 2. bs. YKY, İstanbul 2001) adlı romanı ile Sâdık Çûbek’in A. Naci Tokmak tarafından çevrilen Tengsir (Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1979) adlı romanı dışında, yayın dünyamız çağdaş İran öykü ve romanlarına uzun yıllar boyunca ilgisiz kalmıştır.

     Son zamanlarda, çağdaş İran öykü ve romanının en büyük temsilcilerinden birisi sayılan Sâdık Hidâyet’in tüm eserlerini temiz, anlaşılır ve açık bir Türkçe ile bir dizi halinde çeviren Mehmet Kanar, beş yıl gibi kısa bir sürede Sâdık Hidâyet’in Zinde be-gûr (Diri Gömülen, YKY, İstanbul 1995), Hâcî Âgâ (Hacı Aga, YKY, İstanbul 1998), Se Katre Hûn (Üç Damla Kan, YKY, İstanbul 1999), Seg-i Vilgerd (Aylak Köpek, YKY, İstanbul 2000) Sâye-rûşen (Alacakaranlık, YKY, İstanbul 2001) adlı eserlerini Türkçeye kazandırarak bu alanda büyük bir boşluğu doldurmuştur.

     1902-1951 yılları arasında yaşayan Sâadık Hidâyet’in “Bûf-i Kûr”dan sonra en başarılı eserlerinden sayılan ve “Üç Damla Kan”, “Girdap”, “Daş Âkil”, “Kırık Ayna”, “Af Talebi”, “Lale”, “Maskeler”, “Pençe”, “Nefsini Öldüren Adam”, “Hülleci” ve “Goceste Doj” adlı on bir öyküden oluşan “Üç Damla Kan” adlı kitabı 1932 yılında kaleme alınmıştır.

     Sâdık Hidâyet, kısa süren ömrü boyunca bunalımlar içinde kıvranmış, hafakanlar geçirmiş, sürekli ölümü ve ölüm ötesini sorgulamış, birkaç başarısız intihar girişiminin ardından nihayet yine intihar ederek ölmüştür. Hiç kuşkusuz bu durum yazar adına kötü bir şey olmakla birlikte, öykülerindeki başarının önemli bir kısmını geçirdiği bu ruhsal bunalımlara borçludur. Başta Bûf-i Kûr olmak üzere metafizik ve psikolojik tahlillere yöneldiği öyküleri son derece çarpıcı ve başarılıdır. Aristokrat bir aileden gelen, zengin bir çevrede yetişen, Hint kültürünü, Budizm’i, antik İran uygarlığını ve nihayet Fransızca yoluyla Batı edebiyatını derinlemesine tanıyan Hidayet, çağdaş İran öykücülüğünde Sigmund Freud’un psikanalizinden en çok etkilenen ve eserlerindeki karakter tahlillerinde ondan çokça yararlanan yazarlar arasında baş sırayı çekmektedir.

     Aslında Sâdık Hidâyet’i okunur bir yazar yapan özellikler bunlarla sınırlı değildir. O, çeşitli öykülerinde bir yandan yaşadığı dönem İran’ının canlı tasvirlerini çizerken bir yandan da modern öykü tekniklerinden yararlanarak eserlerini geniş kitlelere beğendirmeyi başarmıştır.

     Mehmet Kanar’ın gerçekten Farsça aslını aratmayan bir güzellikte çevirerek Türkçeleştirdiği ve bir bakıma yeniden hayat verdiği “Üç Damla Kan” bir solukta okunacak kadar heyecan verici; tekrar tekrar okunacak kadar merak uyandırıcı öykülerden oluşmaktadır.