İlk baskısı Nisan 1986'da yapılan eser, yazarın 4'üncü kitabıdır. Yazar bu eserinde, Koçaklar'da gördüğümüz destanî üslubunu tamamen terk etmiştir:
     "Sis bastırdı, açıldı.
     Yükselen binalar, yer yer, güneşin ışıklarını kesiyor, sokağa alaca gölgeler düşüyordu. Az sonra, yeniden yoğunlaşan sis, güneşin gözünü kör etti, ferini, ateşini söküp aldı. Fakat yine de, çıplak gözle ona bakmak zordu. Savran Ali, denedi bunu. Ellerini, şapkasının siperinin altına, alnına götürdü. Güneşe, öylece baktı. Gözleri kamaştı. Kaşlarının altında, göz pınarlarına yakın bir yerde, bir ağırlık duydu.
     Güneş yeniden, temelli kapandı, kayboldu. Sisler, güneşi yuttu. Etraf seçilmez oldu.
     - Keşke! dedi Savran Ali. Bu sis, hiç dağılmasa! Her şeyi örtse! Kusurlar, işlenmiş günahlar görünmese!" [1]
     Duru, sade ve sağlam bir Türkçe ile karşımıza çıkan, az sözle çok şey anlatan yazarın bu kitabında 13 hikâye yer alıyor. "Binlerce Susam" ve "Çekirgeler"in dışındaki diğer 11 hikâyenin hepsinde de asıl kahramanların çocuklar olduğunu görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda Bıldırki, çocuklar için yapıldığı söylenen edebiyatın fevkinde bir çocuk edebiyatının gerçek örneğini veriyor. Kendisiyle yaptığımız özel görüşmede, edebiyattaki sınıflandırmalara karşı olduğunu söyleyen yazar; "Yaptığınız edebiyatta çocuğu öne çıkarırsanız, meseleyi kökünden çözümlersiniz. Çocuklar için yazan yazar olmaktansa, çocukları da anlatan yazar olmak istiyorum." diyor.
     Eserde yer alan "Kırım" ile "Çekirgeler" adlı hikâyelerinde yazar, klâsik hikâye plânını kırmaya çalışıyor. Yazar bu tutumunu, daha sonraki bazı hikâyelerinde de deniyor. Hikâyecinin Park Günlüğü [2]'nde, iç içe geçmiş iki hikâye var: İlk hikâyede, Özlem'iyle tek başına sokaklarda yaşayan bir kadının, bakamadığı yavrusun düzenlenen bir oyunla elinden zorla alınmasına karşı gösterdiği tepki anlatılırken, ikinci hikâyede ise bulunan bir defterden anladığımız kadarıyla, birbirlerini delice seven, genelde parkta buluşan iki genç, birlikteliklerinden sonra doğacak çocuk yüzünden, onu daha çok erkeğin istemesi, kızın bu konuya olumsuz yaklaşması üzerine ayrılmaları anlatılıyor. Yazarın bu hikâyesinde trajik bir ikileme var: Çocuğu zorla elinden alınan Zehra Kadın, bağrına bastığı taş bebekle oyalanırken, ikinci hikâyedeki "taşbebek" Melek, taşbebekliğini kaybetmemek için, henüz doğmamış bir çocuk yüzünden, Şehzade'sinden ayrılıyor. Burada sanki günümüzün modern kadını taşlanıyor gibi. Bu hikâyesinde Bıldırki'nin terazinin iki kefesinde tarttığı, "olmazsa-olur" demeye getirdiği Söke'de gerçekten yaşanmış olan iki dramı anlattığını görüyoruz. Kendi deyimiyle yazar, arada bir "tezli hikâyeler" yazıyor. Bizim tespitlerimize göre Bıldırki, Türk hikâyeciliğine yeni anlatım biçimleri kazandırmanın örneklerini de veriyor.
   İşgale uğrayan ülkelerinden sürülen Kırımlıların, kırım günlerini anlatan "Kırım"da yazar; "Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda!" [3] sözleriyle hikâyesine başlıyor, aynı sözleri daha 5 yerde de kullanarak, okuyucusuna hiç sezdirmeden olaylar arasındaki geçişi sağlıyor. Bunda, Bıldırki'nin şair yanından getirdiği bir yönünü görüyoruz. Sanki yazar, hikâye bölümleri arasında "nakarat" yaparak bağ kuruyor. Bu hikâyede Mustafa Cemiloğlu'nun doğuşu da sürpriz sonuç olarak karşımıza getiriliyor. "Çekirgeler"de bu tavır, Romen rakamları ve alfabetik harflerle karşımıza çıkıyor: "C"
     Sözüm ona, medenî dünyada yaşıyorum. Az buçuk, ben de medenî sayılırım. Ülkemde, Avrupa’ya, bu medenî dünyaya en yakın uçta yaşamıyor muyum? Çalışmakmış! Fazlasını verdim, köle oldum. Bir Maria'nın gönlünü almadım diye, barbarlara karıştım. İşimi kaybettim. Medenî yürüyüşmüş! Hak aramakmış! İçine tüküreyim. Çekirgeler gibi sokakları dolduracaksın. Ulu orta konuşacaksın. Bunca adamı tedirgin edeceksin, korkutup ürküteceksin. Olmazsa, kapı dışarı edeceksin!
     - "Bütün Türkler, dışarı!"
     Oh, ne âlâ!
     İşsizlik, canıma tak etti. Hangi kapıyı çaldımsa, ellerim boş, çevrildim. Çeşitli hakaretlere katlandım. Niçin?
     Hepsi yalan! Bunca tuzaklar birer masal!
     Bizi, körpe yaşta çektiler buraya. Aklımızdan, gücümüzden, işimizden faydalandılar. Alın terimizin karşılığını bile, onların kasasında sakladık. Ülkemizden gelen seslere aldırmadık. Daha çok kazanabilmek hırsına kapıldık.
     Sonuç?
     Sonuç ortada.
     Geride kalan posamızı ne yapacaklar?
     Elbette, cadde-sokak, çarşı-dükkân, okul-ev, şehir-köy, ulu orta meydan meydan haykıracaklar:
     - "Türkler, dışarı!"
     Karşı koyacağız.
     - "Karşı koyacağız da, ne olacak?"
     Kendi payıma ben, bıktım, sıkıldım, tükendim. En iyisi, yurda dönmek, değil mi?
     ...
     Öncüler, dönmeye başladı. Çekirgelerin akını kırıldı.
     ...
     Çekirgelerden kurtuldum.
     Artık, memleketimdeyim.
     Çok şükür!" [4]
     Anlatım biçimi arayışı açısından "Endişe" de dikkat çekici bir hikâyedir. Bu hikâyede giriş bölümü, sonuç bölümünde de tekrarlanarak, sanki "giriş-sonuç" birleştirilmesine ulaşılmak istenmiştir.

 

14x20 ebadındaki 96 sayfalık kitabın kapak kompozisyonunu İlhan Doğan hazırlamış. *

_________________________________

* GÜLER Hilâl , SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI, s.395 -398
[1] BILDIRKİ Oyhan Hasan, Üçüncü Günün Öğlesi / Binlerce Susam,.s.46 Doğruluk Matbaası-İzmir 1986
[2] BEŞPARMAK A.K.S.D. Sayı:2 s.16 vd. Ekim 1989
[3] ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ, s.39
[4] ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ, s.59 vd.