Abdullah Kadiri, Özbek romancılığının kurucusu ve en büyük yazarlarından birisidir. 1894 yılında doğan Abdullah Kadiri ailesini şu şekilde anlatır: “Başlangıçta zengin bir ailede mi fakir bir ailede mi doğduğumu fark etmedim. Fakat 7-8 yaşıma geldiğimde karnımın doymamasından, üstümdeki kıyafetlerin eskiliğinden, seksen yaşındaki bir ihtiyarın tarladaki emeğinin ancak bu kadarına yettiğini anladım.”

     12 yaşında çalışmaya başlar, bir yandan da okula gider. Okuldan mezun olmak ve Rusça öğrenmek fakir bir Türkistanlı aile çocuğu için tek kurtuluş yoludur ve Kadiri de bu kendini kurtaran seçkinler arasına girecektir. 1914 yılında gazeteciliğe başlar, 1920’li yıllarda ise edebiyata.

     Geçmiş Günler romanı bölümler halinde 1922-26 yılları arasında gazetede yayımlanır ve 1926 yılında ise kitap olarak çıkar. Geçmiş Günler’in yayımlanması Özbek edebiyatında yeni bir aşamadır ve millî edebiyat bu şekilde doğar. Gorki’nin büyük takdirlerini toplayan Kadiri “Ben Marks ve Lenin’in hararetli bir şakirdiyim. Çünkü ben Lenin’den ruh aldım, Marks’tan ilham aldım” dese de, Sovyet sistemi tarafından milliyetçilikle suçlanacak, önce hapse atılacak, eserleri yasaklanacak ve 1938’de kurşuna dizilecektir.

      Geçmiş Günler ise Türk Dünyası edebiyatında çok özel bir yer tutar. Türkistan romancılığının çıkış noktası olmasının dışında tam anlamıyla “millî kitap” özelliği kazanır. Roman yasaklanır, tüm nüshaları yok edilir, romanı bulunduranlar ise Sibirya’ya sürgüne gönderilir. Ama yine de gizli gizli çoğaltılır ve evlerde okunur. Baskıların en yoğun olduğu dönemlerde (1938-1952) ise ezberlenir ve bu şekilde dilden dile dolaşır.

     Geçmiş Günler hem Çarlık Rusyası’nın hedefi olan Türkistan’ın düşüş romanıdır, hem de büyük bir aşkın hikâyesidir. Romanın baş kahramanları Gümüş ile Atabey’in aşkları “Leyla ile Mecnun” hikâyesi gibi etkili olur. Modern dönemin bir aşk destanıdır ve aşkla birlikte evlilik, aile baskısı, kuma sorunu, kadın-erkek eşitliği, kıskançlık gibi güncel sorunlara da çağdaş bir bakış açısı sunar. Romanın Sovyetler Birliği devri baskılarına giremeyen bir paragrafı  -belki de Abdullah Kadiri’yi idam ettiren fikirlerin delili olarak kullanılmıştır- şöyledir: “Birliğin, beraberliğin ne demek olduğunu bilmeyen, sadece kendi çıkarlarıyla, ele geçirecekleri mevkileri veya dünyalığı düşünen birkaç soysuz Türkistan'da devamlı cirit atıyorsa, bizim insanlığımız nerede kaldı? Biz bu şekilde devam eder, birbirimizin ayıplarını ortaya çıkarmakla meşgul olursak, Ruslar sömürgeci ayaklarını Türkistan'a basarlar ve biz de gelecek nesillerimizi onların boyunduruğuna terk etmiş oluruz. Kendi evlatlarını kendi elleriyle kâfirin eline teslim eden, onları esarete sürükleyen biz atalarına elbette Allah lanet eder, oğlum! Babalarının mukaddes ruhlarının yattığı Türkistan'ı domuz ahırına çevirmek isteyen biz köpekler, elbette Yaratan'ın kahrını hak etmiş oluruz! Timur Koragâni gibi dâhileri, Mirza Babür gibi fâtihleri, Fârâbi, Uluğbek ve İbni Sinâ gibi âlimleri yetiştiren bir ülkeyi yok olmaya sürükleyenler, şüphesiz Tanrı'nın gazabına çarpılmayı hak etmişlerdir evladım!"

     Roman aslında Türkiye tarihine de paralel bir dönemi anlatmaktadır. Rus emperyalizmi bir taraftan İstanbul sınırına kadar dayanırken aynı zamanda tüm Türkistan’ı da ele geçiriyordu. Böylesi bir dönem Türkiye’de tam da 1838 sonrası Tanzimat ve Meşrutiyet dönemini başlatır. Yine edebiyatta Cedit Hareketi ortaya çıkar. Ceditçilik Türkiye’ye özgü değil Türklere özgü bir akım olacaktır. Türkiye’de Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’e oradan Mehmet Emin Yurdakul’a uzanan bir akımın benzeri Türkistan’da da ortaya çıkar. Abdullah Kadiri de böyle bir edebiyat kuşağının temsilcisidir.

      Geçmiş Günler’de gelenek, görenek, din, kumalık gibi toplumsal konular ele alınır. Ama kitabı yasaklatan bu değil Rus sömürgeciliğinin gelişimini anlatmasıdır.

     Geçmiş Günler’in lirik yanı ise son derece güçlüdür. Atabey ile Gümüş’ün aşkları gerçekten de bütün halkı derinden etkiler. Bu aşk, bir anlamda millî bir ruhun da inşa temeli olarak kavranacak ve Geçmiş Günler bir direniş kitabı haline gelecektir.

     Shekaspeare’in Romeo ve Jülyet'inden, Otello’dan  geri kalmayacak kadar güçlü bir eser olan Geçmiş Günler’i severek, bazen hüzünlenip göz yaşlarıyla; bazen de ders alarak okumuştum. Gümüş’ün sevdiği eşi için katlandığı kuması tarafından zehirlenmesi, Gümüş’ü zehirleyen kumasının aklını kaybedip yollara düşmesi insanı ağlatıyordu.  Babasını ve Ata’yı savunmak için çırpınan, deliller toplayıp yüksek mercilere sunarak onları idamdan kurtaran Gümüş, medeni kadının da sembolüdür. Ama söz konusu aşk olunca kaynanasının isteği ile alınan kumaya karşı çıkmaz. Ata’nın hizmetini gören Hasan Ali’ye yaşı ve tecrübesi için gösterdiği saygı ise milli kültürümüzün Türkistan’dan yansıması ve hepimize bir dersti. Taşkent’teki iç karışıklıklar, Margilan’daki entrikalar ve yargılamalar ise 19. Ve 20. Asırda Türkistan’ın içine düştüğü durumun sembol sahneleriydi.

     Hürriyet şehidi, mazlum insanların öncüsü Abdullah Kadiri’nin eserinden ve hakkında yazılanlardan ilham alarak yazmaya çalıştığım bu yazı onu tanıtmaktan acizdir. En güzeli yine bir mazlum ve hürriyet şehidi olan Abdülhamid Süleymanoğlu (Çolpan) ve Abdullah Kadiri’nin hayatlarını ve eserlerini okumaktır.

Kaynak: Türk Solu, sayı:261, 30.11.2009