1552’de İdil-Ural bölgesindeki Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından yıkılmasından XIX. yüzyılın sonlarına kadar doğuya ve güneydoğuya doğru sürekli genişleyen Rus istilasıyla karşılaşarak ardı ardına egemen­liklerini kaybetti. Bu devletlerin halkları da Rus yönetimi altında yaşamaya mecbur oldu.

Asırlarca süren ve bazı bölgelerde hâlâ devam eden Rus yönetimi hiç silinmeyen, acı hatıralar bıraktı. Ruslar kendilerine Türk-Moğol ve Altın Ordu dönemlerinde hâkim olan Türk boylarından hınç ve kinle intikam aldılar. Hâlbuki Altın Ordu hâkim olduğu dönem­lerde, Ruslara dinî açıdan hiçbir baskı uygulanmamış, Rus sosyal ve kültürel hayatına do­kunulmamış, onlardan sadece vergi ve haraç alınmıştı.

İsmail Gaspıralı 1881’de Rusça yazdığı “Rusya Müslümanları” adlı eserinde Tatarların bu tavrını özellikle belirtir:

“Bu Tatar egemenliği hakkında ben bazı şeyler okudum ve işittim. Bu konuda yazılmamış ve söylenmemiş bir şeylerin olduğunu her zaman düşünmüşümdür. Sadece, genel olarak Tatar egemenliğinin Rusya için büyük musibetlere sebep olduğu, medeniyeti birkaç yüz yıl geciktir­diği söyleniyor. Bu tümüyle doğrudur, fakat, sanıyorum Rusya üzerinde bu kadar uzun süre, bu güç ve azametle başka bir soyun hakimiyeti olsaydı Rusya tümüyle mahvolurdu. Bunun örneklerini biz Slâv dünyasının batı uçlarında görüyoruz. Tatarlar, efendi olarak haraç top­lar; Asya’nın çocukları olarak çoğu zaman şirin kızları kaçırırlardı; ancak, Rusya’nın maişe­tine ve dinî hayatına hiç karışmazlardı. Ben tarihçi değilim -kolaylıkla yanılabilirim- fakat, bana öyle geliyor ki Tatar hâkimiyetinden söz ederken, onun Rusya’yı daha güçlü yabancı te­sirlerden koruduğunu; kendi karakteristik hususiyetleriyle ilk defa Kulikovo meydanında şekil­lenen Rusya’nın birlik fikrinin hazırlanmasına sebep olduğunu göz önünde bulundurmak ge­rekir... “Gaspıralı 2008: 89).

İsmail Gaspıralı, dönemindeki ağır sansürü göz önünde tutarak yazdığı “Rusya Müslümanları”nda, Rus hükümetinden kendi vatandaşları olan Müslümanları-Tatarları asimile etme siyasetinden vazgeçmesini, zaten isteseler de bunu tam olarak yapamayacak­larını ileri sürdükten sonra, “siz, bizim ihtiyacımız olan bilgiye erişmemiz için yolumuzu açın, bizim kendi dilimizde eğitim yapmamıza izin verin, biz de sizin vatandaşlarınız ola­rak Rusya’ya sadakatle hizmet edelim” teklifinde bulunur. Bu yaklaşıma rağmen, Rus yö­netimi asimilasyondan vazgeçmez, hatta Sovyet döneminde de aynı siyasete değişik yol­lardan devam eder.

Kazan’ın düşmesiyle birlikte Ruslar, katı haçlı ruhuyla hareket ederek, Müslüman Türk boylarına hiç merhamet etmeden, gayet büyük baskılar ve katliamlarla onları Hrıstiyan- laştırmaya (Ortodokslaştırmaya), Ruslaştırmaya başladılar. Kazan, Rus misyonerlerinin merkezi hâline getirildi. Rus yönetimi ve din adamlarına göre İslâmiyet bir din değildi, Müslümanlar “pagan” (putperest) ve camileri de “puthane idi” (Taymas 1966: 44). Bu ka­naati Korkunç İvan şöyle dile getirmişti. “Rusya’nın yeni tebası kâfirler, ‘gerçek tanrıyı ka­bul edip asırlardır varlığını sürdüren ve sürdürecek olan ‘kutsal teslise bizimle birlikte ham- detmeli!” (Rorlich 2000: 87).

Bu sebeple camiler, medreseler yıkıldı, din adamlarını öldürüldü, Tatarlara, Başkurt- lara ait maddî-manevî kültür mirası, yazma kitaplar, Müslümanların siyasî, sosyal, dinî kurumları yok edildi; geride çok az şey kaldı. Rus hizmetine giren ve Hristiyanlaşmayı kabul eden “bey”lere bazı imtiyazlar verildi ama, direnenler tamamıyla ortadan kaldırıl­dı (Taymas, 1966: 34-37). Tatarların büyük bir kısmı bulundukları şehirlerden, verimli topraklardan kovulup çıkarıldı. Onlardan boşalan verimli topraklar Rus aristokratlarına, manastırlara ve Rusya içlerinden kölelikten kurtulma vaadiyle göç ettirilen Rus köylüle­rine ve diğer bazı 

Hristiyanlara tahsis edildi. Tatarların şehirlere girmesi ve ticaret yap­ması bile yasaklandı.

“İmparatoriçe Annanın 1731 tarihli “ukaz”ıyla [fermanıyla] önlemler daha da ağırlaştırıldı. Yeni karar Müslüman kalmakta direnen Tatarları, Hristiyanlığı kabul ederek vergiden ve as­kerlikten bağışık tutulmuş kardeşlerinin yerine vergi ödemeye ve askerlik yapmaya zorluyor­du. Üstelik Hristiyan olmuş Tatarlarla Müslümanların her türlü ilişkilerini kesmeyi amaçla­yan yönetim, ‘yeni Hristiyanların imanlarını korumak’ bahanesiyle bir gurup Hristiyanlaşmış Tatarın bulunduğu her köyden Müslümanları sürüp çıkarıyor ve bunları Doğu Tataristan’ın ve Uralların en uzak köşelerine sürgün ediyordu (Benningsen-Quelquejay 1981:22).

Böylece zamanla Hristiyanlaştırılmış Tatarlar ortaya çıktı. Kreşin denilen bu toplulu­ğun bir kısmı zamanla dilini ve kültürünü tamamen kaybederek Ruslaştı. Kimlikleri­ni tam olarak kaybetmeyenler ise, XIX. asrın başlarından itibaren bütün İdil-Ural bölge­sinde görülen İslâmiyetin yeniden güç kazanmasına bağlı olarak İslâm’a dönmeye başla­dı. Rus makamları, kilise bunların geri dönmesini engellemek için mümkün olan her ça­reye başvurdu. Nihayet 1906’dan sonra Çarlık baskısının hafiflemesi üzerine, mahkeme­lere müracaat ederek İslâm dinine dönenlerin sayısı az değildi. Buna rağmen günümüz­de sayıları fazla olmasa da ana dilini tamamıyla kaybetmiş veya bir dereceye kadar Tatar­ca konuşabilen, Türk-Müslüman mazisini unutmamış küçük Kreşin toplulukları da var­dır. Aynı bölgede Çuvaşların ve diğer bazı küçük halkların Hristiyanlaştırılmasında Rus- lar daha başarılı oldular.

1522’den 1760’lara kadar büyük baskılarla süren, daha sonraki yıllarda değişik şart­lar ve görünümler altında 1917’ye kadar devam eden bu asimilasyon hareketleri Tatarla­rın üzerinde silinmez izler bıraktı. Eski Kıpçak yurdunda, birbirine denk olmayan güçler arasında cereyan eden bu haçlı savaşı, Tatarların İslâmiyete sıkıca sarılmalarına ve ulusal kimliklerinin ayrılmaz bir parçasının “İslâmiyet” olmasına sebep oldu. Rus istilasından sonra din adamlarının ve dinî tahsilin ortadan kalkması, zamanla Tatarları kendi içlerine kapalı bir toplum hâline getirdi. Böylece nesilden nesile daha çok ağızdan nakledilen din anlayışı ve bilgisi, giderek hurafelerle karıştı. XIX. asrın başlarına gelindiğinde sadece İdil- Ural bölgesindekiler değil, Çarlık yönetimi altında yaşayan bütün Müslümanlar, Ruslar- da gördükleri her türlü tavrı, onların hayat tarzını “kâfirlik” olarak algılamaya başlamıştı.

Rus esaretinden kurtulabilmek için sürekli doğuya doğru göç eden Tatarlar, zaman­la Rusya ile Türkistan arasında ticarete aracılık etmeye başladılar. Bu durum gelişmek­te olan Rus sanayicilerinin, tüccarlarının işine geliyordu. Onların ürettikleri mallar Çin’e Moğolistan’a, Güney Türkistan’a kadar Tatarlar eliyle ulaşıyor, o bölgelerden elde edilen ucuz hammaddeler de aynı yoldan Rusya’ya gidiyordu. Bu durumun kendilerine sağladığı menfaati, kârı göz önünde tutan Rus burjuvazisi ve sanayicisinin de isteğiyle Rus kraliçesi II. Katerina, 1763 ve 1776 yılları arasında Tatarların durumunu yumuşatan, onlara Rusya içinde de serbest ticaret imkânı sağlayan, bazı kanunlar, kararnameler yayımladı. Bu du­rum Tatarların Kazak bozkırında ve Güneybatı Türkistan’da ticaret kolonileri kurmalarını kolaylaştırdı. Rus yönetimini bir hayli sarsan, Tatar ve Başkurtların da desteklediği Puga- çev (1773-1774) ayaklanması sırasındaki gelişmelerden korkuya kapılan Ortodoks kilise­sinin “Kutsal Sinod”u da Müslümanlar üzerindeki baskının hafifletilmesinden yana tavır aldı. 1773’te “Dinî Hoşgörü” fermanı yayımlandı. Bunun ardından 1789’da merkezi Ufa’da (o zaman Ufa, Orenburg’a bağlı idi) olan Rusya Müslümanları Müftülüğü (Müftiyat veya Orenburg İdare-i Ruhaniyesi de denir) kuruldu. Hatta Rus hükümeti, masrafı devlet hazi- nesinden karşılanmak üzere Kazak bozkırında bazı camiler de inşa ettirdi. Bu idare Rusya Müslümanlarının bütün dinî meseleleriyle ilgilenecekti.

“Müftiyatın kurulmasının Tatarlar üzerinde, yaşadıkları süreci hızlandırıcı bir etkisi vardı. Bu hızlandırıcı etki, gerçek güçten ziyade, söz konusu teşkilatın yaratılmasına ilişkin sembolizm­den kaynaklanıyordu. Müftiyatın kurulması, Müslümanların ayrı bir dinî varlık olarak tanın­ması anlamına gelmekte, onların 

birlik şuuru ve özgüvenlerine önemli katkıda bulunmaktay­dı” (Rorlich 2000: 96-97; Taymas 1996: 99-101).

Rusların kendi siyasî ve iktisadî çıkarlarını gözeterek XVIII. yüzyıl ortalarında Müs- lümanlar hakkındaki tavırlarını yumuşatmaları, doğu-batı ticaretinde Tatar tüccarları­nın iyice zenginleşmesine, Türkistan (Buhara) medreselerine öğrenciler göndermelerine ve aynı zamanda Çarlık Rusya’sının değişik yerlerinde özellikle İdil-Ural bölgesinde ca­miler, medreseler yaptırıp din adamlarını himaye eden birer “mesen” olmalarına imkân hazırladı.

Dağıstan ve batı Türkistan medreselerine gidebilen ve oralarda dinî tahsil yapan Tatar­lar Buhara, Semerkant medreselerinde skolastik düşünceyle karşılaştılar. Yine de bir dere­ceye kadar Arapça, Farsça öğrendiler, günlük pratiklerle ilgili dinî bilgiler edindiler. Daha sonraki yıllarda az sayıda da olsa İstanbul, Kahire, Mekke, Medine gibi şehirlerde oku­yanlar ise Türkistan medreselerine göre dahi ileri seviyede olan Türk-Arap medreselerin­de görüp öğrendiklerini, XVIII. asrın sonları ve XIX. asrın başlarından itibaren İdil-Ural bölgesinde, sayıları gittikçe çoğalan medreselerde yaymaya başladılar.

Böylece Rus istilasından sonra İdil-Ural bölgesinde yeni açılan medreselerde, yavaş yavaş dinî bilgiler yenilendi. Gerçek dinle hurafe arasındaki farklar açığa çıkmaya başla­dı. Tahsilleri sırasında İslâm medeniyetinin eski eserlerini okuma, inceleme imkânı bulan Abdunnasır Kursevî (1776-1813), Şıhabüddin Mercanî (1818-1889), Arif Sayranî, Ni- zameddin El-Kuruçî gibi din adamları, daha ileri bir adım atarak cemiyetteki yanlış din anlayışını, Türkistan medreselerindeki skolastik düşünceyi eleştirdi ve “içtihat” anlayışını, akılcı düşünceyi yeniden İslam toplumuna hatırlatmaya, onu uygulamaya koymaya baş­ladılar (Togan 1981: 219-220, 488). Böylece İdil-Ural bölgesinde başlayan ve daha sonra diğer bölgelere de yayılan yeni medreselerde din dersleri yanında aklî ilimler, Rusça gibi dersler de okutulmaya başladı.

Türkistan’la yakın ilişkiler, İdil-Ural bölgesinde tarikatleri ve tasavvuf düşüncesini de güçlendirdi. XIX. yüzyılda bütün İdil-Ural bölgesinde, hem Tatarlar hem de Başkurtlar arasında, kaynağı Türkistan olan ve kökleri İran süfîlerine, özellikle Türk dervişleri Ahmet Yesevî ve Süleyman Bakırganî’ye kadar uzanan tarikatler, özellikle Nakşibendi tarikati bir hayli yaygındır ve “hikmet” tarzı dinî-ahlakî şiirler halk arasında sevilerek okunmuştur. Türkiye’den de Kemal Ümmî (?-1475)’nin bu bölgelerde çok sevildiğini belirtmek gerekir. Bu tarz kitapların halk arasında çok okunduğunu, Kazan’da defalarca yapılan baskıları da göstermektedir. Sufî şairlerin dili tabiî olarak Çağatay Türkçesine yakındır ama, zamanla bu tarz eserlerin dilinde de mahallîleşme yani Tatarca veya Başkurtçaya (kısmen Kazak- çaya) doğru bir gelişim görülür. Çünkü tarikat şiiri, tabiatı gereği geniş halk yığınları ara­sında ezberlenmekte ve ağızdan ağıza dolaşmaktadır. Bu sufi şairler, hangi Türk halkına mensup olurlarsa olsunlar, kuzeybatı bölgesinde eskiden beri kullanılan, Çağatay Türkçe- sine dayanan anlaşılır bir dille yazdıklarından sadece Kırım’da, İdil-Ural bölgesinde Ta­tarlar, Başkurtlar arasında değil batıdaki bazı Kazaklar arasında da sevilerek okunmuşlar­dır. Bunlar arasında Tacetdin Yalçıkul [Yahşıkul], Ebilmenih Kargalı, Hibatulla Salıhov, Şemsetdin Zeki, Şeyh Zeynullah Resuli (1833-1917) sayılabilir.

Sosyal ve dinî hayattaki bozuklukları eleştirme mutasavvıf şair ve din âlimi Gabd- rehim Utız [Abdürrahim Otuz] İmeni (1754-1834)’nin şiirlerinde de görülür. On yıl

Buhara’da okuyan (1788-1799), Afganistan’da bulunup ülkesine dönen Utız İmeni, döne­minde yeni içtihatların gerekli olduğunu ileri sürdü, din adamlarının cehaletini ve ahlakî zaaflarını eleştirdi, cehalete karşı çıktı; halkı bilim ve sanat öğrenmeye, kız erkek ayrı­mı yapmadan çocuklarını okutmaya ve Rusça öğrenmeye davet etti. İdil-Ural bölgesin­de çok okunan ve defalarca basılan Sufî Allahyar’ın Çağatay Türkçesiyle Sebatü’l-Gacizîn [Âcizin] ve Farsça Muradul-Garifin [Ârifîn] adlı eserlerine Arapça şerhler yazdı. Karısı Hamide’nin ölümü sebebiyle 1789’da yazdığı iki mersiye, Tatar edebiyatında sıradan bir insan, bir kadın hakkında yazılan ilk mersiye olması ve daha da önemlisi tanımış bir din adamının sevdiği eşini kaybetmesinden duyduğu samimî duyguları yansıtması bakımın­dan önemlidir.

Sufî şairler arasında babasının hac seyahati sebebiyle Dağıstan Azerbaycan üzerin­den Türkiye’ye gelen ve önce Diyarbakır’da sonra İstanbul’da iki yıl tahsil alan, uzun yıllar Rusya’nın bazı bölgelerinde medreselerde hocalık yapan Tacetdin Yalçıkul (1768-1838) dikkati çeker. Şiirlerinden başka dinî, ahlakî eserleri de vardır; Sebatü’l-Âcizîn için yazdı­ğı ve kızı Azize’nin ismini verdiği Risale-i Gazize adlı şerh çok meşhurdur.

Ebilmenih Kargalı (1782-1833) Buhara’da tahsilini tamamladıktan sonra, 1816 yılın­da Buhara emirinin Türkiye’ye gönderdiği elçilik heyetinde görev alır. İstanbul’dan Hacca giderek memleketi Kargalı’ya döner. “Terceme-i Hacı Ebilmenih” adlı eserinde bir kısmını Hac ziyaretinde yazdığı tahmin edilen münacat, kasideler, manzum hikâyeler bulunur. Bu eserde kendisi hakkında da bilgiler verir.

Hibetulla Salıhov (1794-1867) Tuhfetü’l-Evlad manzumesinde Arapçanın fonetik özelliklerinden (Tecvid’ten) söz eder. Mecmagı’l-Edeb [Mecmaü’l-Edeb] adlı dinî-ahlakî eserinde şeyh ve mürit olmanın şartlarından söz eder. Bu eserinde lirik şiirleri, üstadı Devletşa İşan’ın ölümü hakkında yazdığı iki mersiyede de yer alır. Diğer manzumelerin­de de sosyal bozukluklardan, adaletsizlikten, zenginlerin veya soyluların halka yaptıkları haksızlıktan, eziyetten, hocaların, şeyhlerin menfaat-perestliklerinden söz edilir.

Şemsetdin Zeki (1822-1865) Doğuştan kördür. Orenburg bölgesinde Zek çayının ya­kınında bir köyde doğduğu için Zekî olarak anılır. Memleketindeki medreselerde okuduk­tan sonra kendisini daha da geliştirmek amacıyla Kazan’a gider Gölboyu Medresesi’nde okur. Birkaç yıl sonra bilgili bir hoca olarak dersler vermeye başlar ama, öğrencilere tar­tışmayı, mantıkla hareket etmeyi tavsiye ettiğinden medreseden kovulur. Memleketine dönerek orada müderrislik eder. İyi derecede Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1865’te Hac­ca giderken Taganrog şehrinde vefat eder. Tatarca yazdığı lirik ve mistik gazelleri halk ara­sında büyük bir şöhret kazanmıştır. Şiirlerinde felsefî derinlik, incelik, akıcı bir dil dikka­ti çeker. Fuzulî’ye nazireler yazmıştır.