Azerbaycan coğrafyası: En basit şekilde Azerbaycan, Güney Kafkasya’dan Irak’ın iç­lerine, doğu ve güney doğu Anadolu’dan İran’ın içlerine kadar uzanan, kuzey doğu ke­siminin bir kısmı Hazar denizi ile sınırlanan arazi olarak tanımlanabilir. Azerbay­can coğrafyası Rusların Kafkasya’yı işgali sebebiyle 1813’de Kuzey ve Güney ola­rak ikiye parçalanmıştır. Zamanında Rus yönetiminde kalan ve günümüzde Azerbay­can Cumhuriyetini oluşturan Kuzey Azerbaycan, nüfus ve arazi olarak daha küçük, İran yönetiminde kalan Güney Azerbaycan ise nüfus ve arazi itibarıyla daha büyüktür.

Azerbaycan Türkçesi (veya Azerî Türkçesi): Sözü edilen Azerbaycan coğrafyasında, Türk dilinin Osmanlıca ve Çağataycadan sonraki en geniş ve verimli kolu olan, kökleri bu arazideki Türk halklarının dip tarihine kadar uzanan, fakat, XI. yüzyıldan sonra Oğuz­ların bölgeye yoğun olarak gelmesinden sonra, bu coğrafyada oluşmaya başlayan “Oğuz yazı dili”nin doğu kolu olarak XIII. yüzyıl ortalarından itibaren Selçuklu, Moğol, İlhan­lı Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevî dönemlerinde ilk yazılı ürünlerini veren yazı diline, oluştuğu coğrafyadan hareketle Azerbaycan Türkçesi (daha kısa bir ifade ile Azerî Türk- çesi) denilir.

Azerbaycan Türklerinin günümüzdeki (2012) nüfusu yaklaşık olarak Azerbaycan Cumhuriyetinde 9 milyon, İran’da (Güney Azerbaycan’da) 25-30 milyon arasında, Gür­cistan ve Dağıstan’da 1 milyon civarında olmak üzere en az 35-40 milyon civarındadır. Bu da Türkiye dışındaki en büyük Türk nüfusunu Azerbaycan Türklerinin oluşturduğu­nu göstermektedir.

Azerbaycan (veya Azerî) Edebiyatı da bu yazı diliyle, tanımlanan coğrafyanın dışına taşacak bir genişlikte; Anadolu Türkleriyle Türkistan Türkleri arasında bir köprü ve te­mas noktası oluşturarak gelişen edebiyattır. Azerbaycan sözlü edebiyatı, bir yandan sözü edilen coğrafyada Türklerin tarih sahnesine çıkışına, diğer yandan Türkistan’daki genel Türk kültürüne bağlıdır. Tanımlanan bu coğrafyadaki yazılı edebiyat ise, XIII-XIV. yüz­yıldan itibaren ilk ürünlerini verir. Başlangıçta bu edebiyatın yazılı örnekleri, tıpkı dil­de olduğu gibi Anadolu Türkçesiyle ortaktır; ancak, XIV-XV. yüzyıldan sonra Azerbay­can Türkçesiyle, Eski Anadolu Türkçesi yavaş yavaş ayrışmaya başlayınca edebiyatta da nisbî bir farklılaşma görülür. Yine de XV-XVI. yüzyıla kadarki birçok yazılı eseri, Ana­dolu Türkçesiyle Azerbaycan Türkçesinin ortak mahsulleri olarak değerlendirmek doğ­ru olur; çünkü, yazı dili XIV. yüzyıldan sonra yavaş yavaş ayrışmasına rağmen, edebiyat­ta şekil ve muhteva itibarıyla bir fark yoktur. Azerbaycan Türkçesi ve edebiyatı,

XVII-XVIII. yüzyıllardaki mahallîleşme sebebiyle Anadolu Türkçesinden ve edebiyatın­dan belirli ölçüde farklılaşır.

 

1747'de Nadir Şah'ın ölümünden sonra İran'da ortaya çıkan kargaşa ortamı ve yö­netimin zayıflamasından yararlanan Kuzey Azerbaycan "bey"leri küçük devletler (Han­lıklar) kurmuşlardı. 1801'de Gürcistan'a yerleşen Ruslar 1804'ten itibaren bu Azerbay­can "Hanlıklarını ortadan kaldırdılar ve İran topraklarına girdiler. 1813'te Çarlık Rusya ve İran arasında imzalanan Gülistan Anlaşması ile Azerbaycan toprakları Kuzey ve Gü­ney olmak üzere ikiye bölündü. Böylece Rus istilasının Azerbaycan tarihindeki en önem­li ve kalıcı sonucu ortaya çıktı. Azerbaycan'ın nüfus ve toprak bakımından en büyük his­sesi İran'da kalmıştı.

XIX. Asrın Başlarında Azerî Edebiyatı

Rus istilasının bir sonucu olarak Azerî edebiyatı, XIX. yy.ın başlarından itibaren iki kola ayrıldı: Kuzey Azerbaycan’daki edebiyat, diğer sebepler yanında Rus etkisiyle asrî hayata göre şekillenmeye başlarken, Güney Azerbaycan’daki edebiyat, geleneksel yapı ve anlayış içinde gittikçe sönükleşiyor, bir taklit ve nazîre edebiyatı görüntüsünü de­vam ettiriyordu.

Kuzey Azerbaycan edebiyatındaki yenilik cereyanı gittikçe kuvvetlenirken, bir yandan da klasik edebiyat anlayışı hem Kuzey hem de Güney de varlığını sürdürüyordu. Azerî şa­irler -birkaç şahsiyet hâriç- uzun zamandan beri Fuzulî gibi kudretli sanatkârları taklit et­mekle yetiniyor veya eski şairlere nazîreler yazmaktan başka bir şey yapamıyorlardı.

Halk edebiyatı ise, kendi yolunda gelişimini sürdürmekteydi.

Azerbaycan edebiyatında modernleşmeyle birlikte yeni edebî türler de ortaya çıkar: Roman, modern hikâye, tiyatro eserleri, makale, tenkit, edebiyat tarihi vs. Aruz vezni­nin kullanımı giderek azalsa da günümüze kadar devam eder, tamamıyla ortadan kalk­maz. Gazel, XIX. yy.ın sonlarından itibaren, konusunda ve dilinde bazı değişikliklere uğ­rayarak yok olmaktan kurtulur. Bugün bile birçok Azerî şairinin gazel yazmakta olduğu­nu biliyoruz. Buna rağmen kaside, mesnevî gibi türler, yerlerini “poema” (manzum hikâye veya manzum roman) denilen nazım şekline bırakır. Kaside tür olarak görülmezse de Sov­yet döneminde bu ideolojinin önderlerine (Marks, Lenin, Stalin vs.) veya rejimin kendisi­ne, bazen mantık ve gerçeklik sınırları zorlanarak yazılan “medhiye”ler, aslında kavram ve mahiyet itibarıyla kasideciliğin devamı sayılabilir.

Klasik edebiyattaki mizah geleneği, gelişmekte olan modern edebiyatta da önemli tem­silciler yetiştirir. Bu tarzın temsilcileri arasında Baba Bey Şâkir (1770-1844), Gasımbey Zakir, Seyyid Azim [Ezim] Şirvanî sayılabilir. Bu gibi şairler, sosyal bozuklukları, adalet­sizliği, Rus memurlarının zalimliğini, rüşvetçiliğini, ahlâksızlığını, zalim ve çıkarcı “beyle­ri”, sahtekâr ve câhil din adamlarını ifşâ eden manzumeleriye tanınırlar. XX. yy. başların­da Mirze Ali Ekber [Elekber] Sabir mizah ve hiciv anlayışını değiştirerek satirik şiiri zir­veye ulaştırır.

Güney Azerbaycan'da Edebî Hayat

Bu asrın başlarında İran’da zaten zayıf olan merkezî yönetim çözülmeye başladı. Memle­ketin çeşitli yerlerinde mahallî derebeyleri (“han”lar) iyice güçlenmişti. Aslında İran, hiç bir zaman Osmanlı İmparatorluğu gibi merkezî bir yönetime sahip olamadı. Tabir câiz ise, en kuvvetli feodal; han veya büyük bir aşiretin reisi, İran’ı ele geçiriyor, diğer hanları ken­dine tâbi 

ediyordu. Safevîlerden Nadir Şah’a ondan Kerim Han Zende ve nihayet Kacar sü­lalesine yönetimin geçişi, hep bu şekilde olmuştu.

XIX. asırda da aynı durum devam ediyordu. Türk soyundan İran şahı Ağa Mehem- med Şah Kaçar’ın 1797’de Karabağ’da öldürülmesinden sonra, hanlıklar daha da güçlen­miş, nerede ise müstakil devletçikler hâline gelmişlerdi. Hanların ve onlara tâbi beylerin keyfî hareketleri, ağır vergiler, zulüm, Güney Azerbaycan Türklerini sosyal ve iktisadî ba­kımdan tam bir buhrana sürüklemişti. Bu duruma bağlı olarak memleketin kültürel ha­yatı da karmaşa içindeydi; güçlü kültürel merkezler yok gibiydi. Bu durum yazılı edebiya­tı epeyce zayıflatmıştı.

Kuzey Azerbaycan’ın Ruslar tarafından işgal edilmesine kadar, her iki Azerbaycan’da da siyasî, sosyal ve iktisadî şartlar birbirine benziyordu. 1813 Gülistan Anlaşması’ndan sonra Aras nehrinin sınırı teşkil ettiği, ülkenin Rusya ve İran arasında ikiye bölündüğü malumdur. Kuzey Azerbaycan, merkezi Tiflis’te olan “Kafkasya Umumî Valiliği”ne bağ­lanmış ve süratle merkezî bir idare kurularak hanların, beylerin nüfuzu kırılmıştı. Daha başka sebeplere de bağlı olarak Kuzey Azerbaycan’da ticaret hayatı canlanmış, Ruslar tara­fından siyasî ve sosyal hayat süratle değiştirilmişti.

Güney Azerbaycan’da ise eski hayat tarzı devam ediyordu. İki ayrı devlete tâbi olması­na, ayrı ayrı şartlarda bulunmasına rağmen, Kuzey ve Güney Azerbaycan’ın edebî, dinî ve kısmen de olsa iktisadî ilişkileri devam etmişti. Kuzey’de zamanla gelişen yeni hayat, ede­biyat anlayışı çok geçmeden Güney’e ulaşıyor, burada da meyvelerini vermeye başlıyordu.

Güney Azerbaycan’da ve aynı zamanda İran’da, yeni edebiyatın ilk temsilcileri arasın­da Türk olmalarına rağmen geleneğe uyarak eserlerini Farsça yazan Abdurrahim Talibov, Zeynelabidin Şirvanî, Mirze Ağa Tebrizî sayılabilir.

Yeni edebiyat anlayışı ve yenilik eğilimleri, Güney Azerbaycan’da çok yavaş bir şekil­de ortaya çıkıyordu. Yukarıda da belirtildiği gibi, klasik şiir ve edebiyat anlayışı, hem Gü­ney Azerbaycan’da hem de bütün İran’da günümüze kadar etkisini devam ettirmiştir. Bu­nun sosyal, siyasî, kültürel hayatla yakın ilişkisi olduğu şüphesizdir.

Asrın başlarında bu bölgedeki edebiyatta en çok rağbet gören nazım şekli gazeldir. Bu devrin gazellerinde, geleneksel şiir anlayışı ve konuları yanında, gittikçe daha belirgin bir hâl almaya başlayan gerçek insanî duyguların, kişisel duygu ve düşüncelerin, hayata ger­çekçi bir şekilde bakışın ifade edildiği görülür. Tasvir edilen sevgili artık muhayyel bir var­lık değil, canlı-kanlı gerçek bir insandır. Zamandan şikâyet, gittikçe gerçekçi bir anlayışa bürünerek sosyal, siyasî bir tenkit niteliği kazanır.

Geçen asırlarda olduğu gibi bu devirde de Güney Azerbaycan edebiyatında göze çar­pan en belirgin özelliklerden biri de hemen her şairin kendi ana dili yanında Farsçayı da kullanmasıdır. Hatta ana dilinden daha çok Farsça şiirler yazan Azerbaycan şairlerinin sa­yısı da az değildir. Bu anlamda iki dillilik, Güney Azerbaycan edebiyatının karakteristik bir özelliğidir, denilebilir.

Medrese tahsili görmüş, klasik Türk ve Fars şiirini yakından tanımış aydınların sade bir Türkçeyle “âşık şiiri tarzı”nda manzumeler yazmaları, Azerî halk edebiyatı, halk şii­ri için çok yararlı olmuştur. Bilhassa XIX. yy.da Andelip, Nebatî, biraz daha önceki dö­nemlerde Molla Penah Vakıf gibi büyük şairler, âşık şiirinin de klasik şiir gibi kalıplaşma­sını, belli mazmunlar ve alışılmış ifadeler içinde canlılığını kaybetmesini önlemiş; âşıklar üzerinde de olumlu ve kuvvetli bir tesir göstermiş, âşık şiirinin ufkunu genişletmesinde önemli rol oynamışlardır.

Şiirlerinde ince bir ruh, seçkin bir güzellik duygusu, coşkun sevgi tezahürleri görü­len Seyyid Ebulgasım Nebatî (1812-1873), çağının en büyük şairlerinden biridir. Ken­disi “seyyid” ve tarikat şeyhidir. Mükemmel bir medrese tahsili görmüş, Farsça ve Azerî Türkçesiyle şiirler söylemiştir. Tamamen orijinal sanatkârlık kudretine sahip bir şairdir. Şiir anlayışını, üslubunu, kendisinden önce yaşamış herhangi bir şaire benzetmek müm­kün değildir.

Güney Azerbaycanlı birçok şair gibi hayatı hakkında pek fazla bilgi olmayan Heyran Hanım’ın XIX. asrın başlarında Tebriz ve Hoy şehirlerinde yaşadığı, ana tarafından “Dünbülî” aşiretinden olduğu biliniyor. 4500 beyitlik divanında anadilindeki şiirleri, Fars­ça şiirlerine nazaran daha azdır. Klasik tarzdaki gazelleriyle Fuzulî’nin etkisinde kaldığı, bu büyük şaire nazireler yazdığı görülmektedir. Dili nisbeten sadedir.

Mirze Mehdi Şükûhî (1829/30-1896), Tebriz’de doğmuş, Merağa’da yaşayıp bu şehir­de de ölmüştür. Küçük yaşlarında yetim kalmış, tahsilini yarıda bırakarak baba mesleği aynacılıkla hayatını kazanmıştır. Tebriz’de bir din adamına yazdığı hicviye sebebiyle işleri bozulmuş, Merağa’ya göç etmeye mecbur olmuştur. Bu şehirde de “bezzazlık” (gezgin ku­maş, elbise satıcılığı) ile geçinmiştir. Maddî ve manevî sıkıntılar içerisinde kötümser bir ömür sürmüş, daha çok mizahî şiirleriyle tanınmıştır. Seyahate çıkarak Türkiye, Arabis­tan, Orta Asya ve İran’ın birçok yerini dolaşmış, sonra Tahran’a gelerek bir müddet kal­dıktan sonra Merağa’ya dönmüştür. Seyahati sırasında yakından tanıdığı Şark halklarının siyasî, sosyal ve dinî vaziyeti, zaten kötümser olan tabiatında derin izler bırakmış, şairi ge­lecek hakkında ümitsizliğe düşürmüştür. Şark halklarını istismar eden han, bey, sahtekâr din adamları, aç gözlü tâcirler, ahlâksız kimseler onun mizahî şiirlerinden yakalarını kur- taramamışlardır. Realist bir şairdir. Halkın yaşayını, âdetlerini, batıl inançlarını çok renk­li, akıcı bir dille, ince bir alayla dile getirir. Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazmıştır. Divanı kendi sağlığında Tebriz’de defalarca basılmıştır. Münazara-i Akl ü Aşk adlı bir mesnevi­si, Sadî’nin Gülistanı tarzında üç yüzden fazla, Farsça, küçük, nasihatâmiz hikâyeleri (la­tife) bulunmaktadır. Özellikle ilkokullardaki eğitim-öğretimin yenilenmesi yolunda dik­kati çekici düşünceleri vardır.

Kuzey Azerbaycan'da Modern Edebiyatın Ortaya Çıkışı

İleride de bahsedeceğimiz gibi, Rus istilâsından sonra, Rusça öğrenen, bu dilin edebiyatını ve bu dilin yardımı ile Batı Avrupa medeniyetini tanıma olanağı bulan Azerbaycan aydın­ları arasından ilk düşünürler ve bilim adamları yetişti. Batı düşüncesiyle temasa geçen bu ilk Azerî kuşağının üzerinde, Fransız ihtilâlinden sonra Avrupa’da oluşan hürriyetçi dü­şüncelerin, demokrasi idealinin, halkçılık prensiplerinin büyük etkisi vardır. Tıpkı ilk mo- dernist Rus aydınlarında olduğu gibi “Batı” düşüncesi, yerli, millî ve dinî bilgilerle çelişti­ği için bazı aydınlar bunalıma düştü. Bazıları tamamen “Batı” tarzı düşünceleri -ki dolayı- sıyle Rus tesirini- reddederek kendi içlerine kapanıp kötümser bir hayat yaşadı. Bir kısmı da tam tersine dinî ve millî kültürü kısmen veya tamamen reddederek “Batıcı”, radikal ye­nilikçi düşünceleri benimsedi. Bir kısmı da daha çok Türkiye’deki aydınları örnek alarak sentezci bir yol tutmaya çalıştı.

Asrî düşüncelerle temasa geçen, Rusların bulunduğu muhitlerde yaşayan veya Rus memuriyetinde, askerî hizmette bulunan birçok Azerbaycan Türkü, en azından “refor­mist” düşünceleri benimsedi. Diğer taraftan “Batı”yı ve Rus hayat tarzını tamamiyle red­detmeyen münevverler -ki bunların ekserisi medresede dinî tahsil görmüştü- özellik­le XIX. yy.ın ikinci yarısından sonra Türkiye, Mısır, Pakistan (o zamanki Hindistan) ve İran’da ortaya çıkan İslamcı ıslahat hareketlerine meyletti. Islahatçı düşünceler, asrın son­larına doğru Şeyh Cemaleddin Afganî (1838-1897)’nin de etkisiyle bütün Rusya Müslü­manları arasında süratle yayıldı ve bir hayli taraftar topladı. Birçok din adamı gelenek­sel içtihat anlayışını zorlayarak, “İslamı asrın idrâkine göre” yorumlamaya başladı. Sözü edilen her iki aydın zümresi de câhil halk tabakası ve softa medreseliler tarafından “tek­fir” edilmekten kurtulamadı.

Modern Azerbaycan edebiyatının öncüleri daha çok Rus hizmetine girmiş olan me­murlar, askerler, aydınlar arasından çıktı. Azerbaycan’da fikrî, edebî oluşumun, gelişmele­rin içinde bulunan ve ona yön veren ilk aydınlardan birisi şüphe yok ki Abbasguluağa Ba- kıhanov Güdsî (1774-1846)’dir. Gerçek manada âlim, mütefekkir, istidatlı bir şair ve tarih yazarıdır. Son Bakû (Bakı) hanının oğludur. Mükemmel bir tahsil görmüş, dinî ilimler ya­nında aklî ilimler, Şark edebiyatı okumuştur. 1819’da Tiflis’e çağrılarak Kafkasya Umumî Valiliği’nde “Şark dilleri mütercimliği” vazifesine tayin edilir. Orada Rusça öğrenir, Rus fi­kir ve siyaset muhitini, sosyal hayatını yakından tanır. Dostları arasında birçok “asilza­de” Rus subayı, bürokrat, edebiyatçı ve şair bulunuyordu. “Dekabristler”le de yakın ilişki­ler kurmuştu. Bu ilişkilerin Gütsî’nin fikrî hayatında, edebiyat ve tarih anlayışında olumlu etki gösterdiği anlaşılıyor. Yüzyılın ilk çeyreğindeki Osmanlı, Rus ve İran savaşları sırasın­da tercümanlık ve mütercimlik yaptı. Emekliye ayrıldı. 1835 yılından sonra babasının Em- sar köyünde bulunan mâlikânesine çekilerek eserlerini yazmaya başladı. 1846’da Hacca gi­derken geçtiği İstanbul’da I. Abdülmecid Han’a Arapça yazdığı Esrârul-Melekût adlı astro­nomiye ait eserini takdim etti. Padişahın emriyle, bu kitap Hayatizade Seyyid Şerif Bey ta­rafından Osmanlı Türkçesine çevrilerek 1848’de İstanbul’da bastırıldı. Eserin baş kısmın­da Abbasguluağa hakkında bilgi de verilmiştir. O devirde, Bakû hanlarının neslinden bir bilim adamının, İstanbul’da bir Türk hakanına, bir halifeye eser takdim etmesi tesâdüf ola­rak görülemez; aksine çok anlamlı bir davranıştır. Abbasguluağa’nın eserlerinde Rus isti­la ve esaretine karşı millî şuuru uyandıracak fikirler bulunduğunu göz önünde tutarsak bu hareketinin siyasî bir anlamı olduğu da düşünülebilir. Hacdan geri dönememiş, bu ziya­reti sırasında vefat etmiştir.

Azerî edebiyatında modern hikâyenin müjdecisi olan nâzım-nesir karışık olarak yaz­dığı Kitab-ı Askeriyye’de, mesneviler ve âşık hikâyelerinin etkisi görülür. Bir demircinin oğlu olan Asker ve sevgilisinin birbirine kavuşabilmek için akıllıca, temkinli ve tedbirli hareket etmeleri, bu sayede amaçlarına ulaşmaları, bu eseri, mesnevi ve âşık hikayelerin­den ayırır. Burada yeni bir “âşık” tipi şekillenmeye başlamıştır.

Şiirleri arasında Azerbaycan Türkçesiyle yazdığı ve pek meşhur olan “Tebriz Ehline Hi- tab”, Tebriz’deki esnafın, din adamlarının sahtekârlıklarını ifşa eden bir hicviyedir. Hâlen elde olmayan kaybolmuş bir “Divan’ı da vardır. Rusçadan, Kirilof’tan temsiller çevirdiği ve genel coğrafya hakkında bir eser hazırlamak istediği bilinmektedir. Abbasguluağa, “an­siklopedik” bilgiye sahip bir “maarifçi”dir.

Devrin en renkli simalarından birisi de Mirze Şefi Vâzeh (1794-1852)’tır. Müsteh­zi, serbest fikirli, zeki, üstat bir şair ve mâhir bir hattat idi. Klasik medrese tahsilini ta­mamladıktan sonra imamlık-hocalık yapmamış, ömrünü muallimlik ederek geçirmiştir. Gence’de ilk özel okulu açmış, 1846’da resmî Rus “Gence Realni Mektebi” açılınca oraya “Şeriat dersleri” öğretmeni olarak atanmıştır.

Mirze Şefi Tiflis’te Rus, Gürcü, Ermeni ve hatta bazı Batı Avrupalı aydınların da için­de bulunduğu geniş bir çevreyle ilişki kurar. Özellikle 1844’te oluşturduğu ve başkanlığı­nı yaptığı “Divan-ı Hikmet” adlı şiir ve sohbet meclislerinde hayatının en verimli döne­mini yaşar. O yıllarda Abbasguluağa Güdsî, M. F. Ahundzade, Kafkasya genel valisi tara­fından Tiflis’te davet edilerek Almanca öğretmenliğine atanan Freidrich Martin Bodenstedt (1818-1892) de bu meclise devam edenler arasındadır. Mirze Şefi, bu Alman yazar ve seyyaha Farsça ve Azerbaycan Türkçesi öğretir, hat ve edebiyat dersleri verir. Bu meclisler­de kendisi de Rus ve Batı Avrupa edebiyatı, kültürü hakkında bilgiler edinme imkânı bu­lur. Hocalığı sırasında Mirze Şefi’yle Bodenstedt iyice kaynaşmış, hoca-öğrenci birbirleriyle yakın dost olmuşlardı. Bu sebeple Bodensdt ülkesine dönerken Mirze Şefi, ona ken­di el yazısıyla şiirlerinin yazılı bulunduğu mecmuayı hediye etmişti.

Bodenstedt, ülkesine döndükten sonra Kafkasya’daki hayatını anlatan Tausend und ein Tag im Orient (Berlin, 1850) adlı eserini yayımladı. Bu eserinde Mirze Şefi’den ve ara­larındaki ilişkilerden de genişçe söz ediyordu. Eserde Mirze Şefi’nin Almancaya başarılı bir şekilde çevrilmiş şiirleri de bulunmaktaydı. 1851’de ise tamamen onun şiirlerinin çe­virisinden ibaret olan Die Lieder des Mirze Schaffy (Mirze Şefi’nin Şarkıları) adlı eserini neşretti. Bu eser kısa zamanda çok büyük ilgi gördü; tekrar tekrar basıldı ve çeşitli Avru­pa dillerine çevrildi. Eserin bu başarısı üzerine Bodenstedt 1873’ten itibaren “şarkıların” Mirze Şefi’ye değil, kendisine ait olduğunu ileri sürerek aynı eseri Aus dem Nachlasse Mir­ze Schaffys (Berlin, 1874) adıyla tekrar bastırdı.

Mirze Şefi uzun süren öğretmenliği sırasında mekteplerde kullanılabilecek Azerbay­can Türkçesi ders kitabının eksikliğini hissetti ve İvan Grigoryev’le birlikte çeşitli metin­lerden oluşan bir ders kitabı hazırladı: “Tatarskaya Herestomatiya Azerbaydjanskogo na- reçiya” [“Azerbaycan Şivesinin Tatar Ders Kitabı”] adlı, “antoloji” mahiyetindeki bu eser, iki bölüm ve sözlük kısmından ibaretti. Kitapta Derbentname, Karabağname gibi eserler­den tercümeler, Fuzulî’den şiirler vs. bulunuyordu. Bu ders kitabı İ. Grigoryev tarafından 1851’de Tebriz’de Kitab-ı Türkî adıyla taşbasma olarak ve 1856’da da Tiflis’te Rusça bastı­rıldı; ama, Rus sansürü izin vermediği için mekteplerde ders kitabı olarak kullanılamadı.

Mirze Şefi, Azerbaycan edebiyatının modernleşmeye henüz ilk adımlarını attığı bir devrede, klasik şiir geleneğinden ve tasavvuf anlayışından belli ölçüde uzaklaşarak yazdı­ğı, gerçek sevgiyi, dünya zevklerini ifade eden lirik şiirleri ve serazat düşünceleriyle yer al­mıştır. Ayrıca o dönemde bir Azerbaycan şairinin Avrupa’da - tercümeleriyle de olsa- se­vilerek okunmuş olması ilgi çekicidir.

Gasımbey Zâkir (1784-1857), Babası, Karabağ’da Cevanşir adlı büyük bir oymağın “bey”lerindendir. Bu sebeple önceleri Rus ordusunda subay olarak çalıştı. Sonra ayrılarak “Hındıristan” adlı köydeki malikânesinde yaşadı.

Azerî şiirinde Vâkıf ve Vidadî ile başlayan realizm çığırının, mahallîleşme cereyanı­nın XIX. yüzyıldaki en önemli temsilcisidir. Sözlü edebiyattaki “âşık tarzı şiir”den ba­şarıyla yararlanmıştır. Şiirlerindeki güçlü lirizm, güzellik ve aşk konularını sanatkârca, doğal ve samimi bir şekilde işlenmesi, modern Azerbaycan edebiyatının kurucusu M. F. Ahundzade’nin dikkatini çekmiş, bu yüzden Zâkir’in şiirlerini toplayarak bastırmak istemiştir.

Gazellerindeki dil, bir az daha ağır olmasına rağmen, koşma ve geraylı sade ve çok akıcı bir halk diliyle söylenmiştir. Manzum hikâyeleri, temsilleri ve mektuplarıy­la Azerbaycan’daki sosyal bozuklukları, adaletsizliği, Rus memurlarının zulmünü, ca­hil ve çıkarcı din adamlarını, keyfi hareketleriyle tanınan “bey”leri sert bir şekilde hicvetmiştir.

İsmail Bey Kutkaşınlı (1806-1869), Soylu bir alileye mensuptur. Rus askerî mektep­lerinde okumuş, 35 yıl Rus ordusunda subay olarak hizmet etmiş, topçu generalliğine ka­dar yükselmiştir. İyi derecede Rusça ve Fransızca biliyordu. Görevi sebebiyle Rusya’nın birçok yerlerinde bulunmuş, 1835’te Varşova’da, Fransızca yazdığı Rechid-bey et Saadete- Chanime [Reşit Bey ve Saadet Hanım] adlı hikâye kitabını yayımlamıştır. 1852’de Hacca gitti. Seyahat hâtıralarını “Sefernâme” adlı -tam ele geçmeyen- Azerî Türkçesiyle yazdı­ğı küçük bir kitapta topladı. Azerî edebiyatındaki yerini Reşid Bey ve Saadet Hanım adlı hikâyesine borçludur. Eserin baş kahramanları, o zamanki genç nesli temsil eder. Re- şid, soylu bir aileden olmasına rağmen, köylüleri seven, onların hür olmasını arzulayan bir gençtir. Saadet ise, merhametli, iyi bir kızdır. Devrin geleneklerine rağmen, evlene­ceği erkeği kendisi seçmek ister. Fakat, yine de babasına bağlıdır. İki genç, bazı hadise­lerden sonra birbirine kavuşur. Eserin en önemli yanı, kadın hukuku bakımından taşıdı­ğı yeni fikirlerdir. Yazar, kadınların içinde bulunduğu durumdan dolayı, İslâmiyeti suç­lamaz. Bu romantik eser, Azerbaycan sahasının ilk modern hikâyelerinden biri olması­na rağmen Fransızca olması sebebiyle pek fazla okunamamış, aydınlar üzerindeki etki­si de az olmuştur.

XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Azerî Edebiyatı

1850’lerde, Rus istilasından yarım asır sonra, bütün Kafkasya gibi Azerbaycan’da da siyasî, sosyal ve iktisadî hayatta büyük değişiklikler ortaya çıkar. Cemiyet hayatındaki bu değiş­melere paralel olarak Azerî edebiyatında da yeni düşünceler, yeni edebî türler görülür. Özellikle 1850’lerden sonraki yıllarda aydınlar arasında “maarifçi-demokrat” düşüncele­rin yaygınlık kazandığı görülür. Cemiyette hüküm süren cahillik, gerilik, siyasî ve sosyal bozukluklara sert eleştiriler yöneltilir. Bu konuları işleyen edebî eserlerde istibdatla mü­cadele fikri işlenir, en geniş manada hürriyet arzusu, vatan ve millet sevgisi yüceltilir. Yeni edebiyat, Avrupa’dan, Rus fikir hayatından gelen fikirlerin yanında, kendi ulusal köklerin­den de beslenir. Klasik Doğu ve Türk edebiyatından insan sevgisi, adaletsizliğe ve zulme karşı mücadele, halkçılık gibi düşünceleri devralır.

Seyit Azim Şirvanî (1835-1888)

(Azerî Türkçesinde “Seyid Ezim”), XIX. yüzyılın en büyük şairidir. Lirik şiirleri, tesirli satirik manzumeleriyle şöhret kazanmıştır. Şiirlerinde “Seyyid/Seyid” mahlasını kullandı. 1856’da tahsilini tamamlamak maksadıyla Irak’a gitti, Necef, Bağdad ve Şam’da medreselerde tahsilini tamamladıktan sonra memleketine dön­dü. Bir din adamı olarak çalışmadı; mektep açıp öğretmenlik yapmaya başladı (1869-70). Medreselerdeki alışılmış usullerden farklı olarak bu okulda çocuklara ilk önce anadille­rinde okuma yazma öğretilmesi, ayrıca tarih, coğrafya, matematik gibi dersler ve daha sonraki yıllarda da “Rusça” okutulması halk arasında çok yadırgandı. Seyit Azim, kendi­sini kâfirlikle suçlamaya kadar uzanan haksız hücumlara, iftiralara göğüs germek zorun­da kaldı.

Halkı aldatan cahil dini adamlarını; Rus yönetiminin kendilerine verdiği imtiyazlar­dan şımarıp halka kötü davranan, zulm eden beyleri; rüşvetçi Rus memurlarını; adaletsiz­liği, çeşitli sosyal bozuklukları; dine karıştırılan hurafeleri açıktan açığa yeren mizahî şiir­ler söylemeye başladı. Bu yüzden yoğun baskılarla karşılaşsa da yılmadı.

Seyit Azim, zengin bir tâcirin yardımıyla Hacca gitti. Bu sırada Kahire de dâhil olmak üzere Arabistan’ın birçok yerini dolaştı. Bu seyahatleri şairin Türk-İslâm dünyasını yakın­dan tanınmasına yardım etti. Türkiye ve İran muhitlerini de yakından tanıdığı, bu yöreler hakkında sağlam bilgi sahibi olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır.

Zamanın geleneğine uyarak Şamahı’da “Beytü’s-safâ” adıyla bir şairler meclisi kur­du. Şair olarak şöhreti kısa zamanda bütün Azerbaycan’a yayıldı ve kendisine “serâmed-i dövrân” (dönemin öncüsü) unvanı verildi. Hazır cevaplığı, güzel konuşması, kuvvetli ha­fızası, geniş bilgisiyle tanınmıştı.

1875’te Bakû’da yayımlanan Rusya Türklerinin ilk Türk gazetesi olan Ekinçi’nin ku­rucusu Hesen Bey Melikzâde Zerdabî’yle de ilgi kurar, gazeteye manzum mektup, şiir­ler, yazar. Ekinçi’nin idealleriyle kendi düşüncelerinin çok yakın olduğunu anladığından gazetenin yayılması ve yaşatılması için çalışır. Ekinçi’de yayımlanan şiirlerinde, “maarif- çi” ideallerden bahseder, cehaleti, hurfeleri sert bir dille eleştirir, halkın yeni mekteple­re ilgisini çekmeye çalışır. Ekinçi’den sonra Tiflis’te çıkartılan, Ziya, Ziya-yı Kafkaziyye, Keşkül gibi gazete ve dergilerde de aynı mahiyette şiirleri neşredilir. Böylece yeni dün­ya görüşünün, yeni şiir anlayışının Azerbaycan muhitinde yerleşmesinde büyük ölçüde etkili olur. Eserlerini Azerbaycan Türkçesi ve Farsça olmak üzere iki büyük grupta top­lamak mümkündür.

Seyit Azim’in, tamamlayamadığı “Tezkire”sinde Türkiye, İran, Azerbaycan gibi geniş bir Türk coğrafyasına yer verilmesi dikkati çeker. Yine de “tezkire”deki Azerbaycan şairle­rinin, çoğunu Şirvanlılar ve Güney Azerbaycanlı şairler teşkil eder. Türkçe külliyatı, “Eser­leri” adı altında üç cilt hâlinde yayınlanır (Bakû, 1967-74).

Seyit Azim, herşeyden önce halkın cehaletten kurtarılması için çocukların Usul-i Cedid mekteplerde, asrın ihtiyaçlarına göre, anadillerinde okutulması gerektiğini söy­lüyor, mekteplerde okutulacak ders kitaplarının çocukların anlayacağı sade bir dil­le yazılmasını istiyordu. Örnek olarak Rebiü’l-Etfâl adını verdiği manzum ve mensur hikâyelerden, temsillerden meydana gelen bir ders kitabı yazmış; fakat, Rus sansürü izin vermediği için bastıramamıştır. Kitap, Sadi’nin Gülistanı, Nizamî’nin Mahzenü’l-Esrâr’ı ile yakınlık gösterir. Mevlana’nın Mesnevisinden, Kelile ve Dimne’den yararlansa da, ay­nen çeviri yapmamış, konuları kendi düşüncesi, maksadı doğrultusunda yeniden, ser­best bir şekilde işlemiştir. Kitapta siyasî, sosyal, ahlakî meseleler hakkında çok güzel iş­lenmiş hikâyeler bulunmaktadır. Hikâyelerin sonunda anlatılan olaya ve maksada uy­gun atasözleri ve deyimlere yer verilmiştir. Böylece manzumenin didaktik etkisi arttır­mak istenmiştir.

Seyit’in eğitim konusundaki düşünceleri, 1883’ten sonra bütün Rusya Müslümanlarını içine alacak kadar geniş bir alanda faaliyet yürüten İsmail Gaspıralı’ya paraleldir.

Seyit Azim, Kafkasya ve Azerbaycan’daki Müslümanların “Şii” ve “Sünnî” olarak, Rusların da körüklemeleri neticesinde birbirlerine düşman kesilmelerini doğru bulma­mış, mezhep ayrımıyla mücadele eden şiirler yazmıştır. Ayrıca Kerbela hadisesi etrafın­da oluşan gelenekleri, yas tutma merasimlerini, dine karıştırılan hurafeleri, Ekinçi ga­zetesinde yayımlanan manzumelerinde sert bir şekilde tenkit etmiştir. O bu görüşleriy­le döneminde İslam-Türk âlemini etkisi altına almaya başlayan İslamcılık düşünceleri­ne yakın olduğunu gösterir. Ekinçi’yi yayımlayan Hesen Bey Melikzade Zerdabî’ye gön­derdiği ve bu gazetede yayımlanan manzum mektubunda belli başlı düşüncelerini bir arada görebiliriz:

Hesenbey Melikzade Zerdabî’ye Mektup

Ey Hesenbey, müellim-i dânâ,

Ey eden ehl-i âlemi ehya,

(... )

Ki, bu mektub kim, heyalımdır,

Ehl-i Gafgaze erz-i hâlımdır,

Edesen çap, ey gözüm nuri,

Ta ola ruzigâr meşhuri.

Es-salam, ey ehali-yi Gafgaz,

Ey reisan-i sahibü’l-e’zaz.

Esselam, ey güruh-i heyr-eser,

Milletin geyretin çeken kesler.

Kişide olmasa eger geyret,

Ondan elbette, yahşıdır övret.

Dad ü feryad, ey güruh-i izam,

Oldu zaye bu millet-i İslam. Günü-günden zelil ü har oldug, Möhnet ü güsseye düçar oldug.

Bu geder derd kim olur hadis,

Ona bî-elmlik olur bais,

Bir beladır bu derd-i nadanî,

Ki, onun elm olubdur dermani.

Bu teeccübdür, ey güruh-i beşer,

Bir kişi yatsa, nahoş olsa eger,

Ahtarıb bir tebıb-i dânâ-dil,

Ta ki, sehhet ona olsun hâsil.

İndi nahoşdu millet-i İslam,

Ona lazımdı eylemek encam. Derdimizdir bu derd-i nadanlıg Ki, tutubdur bizi peşimanlıg.

Geyriler etdiler tereggiy-i tam,

Galdı zilletde firge-yi İslam.

Kişinin olmadısa dünyası,

Bari lazımdır olsun ügbası.

Bizde ne ahiret, ne dünya var, Olmuşug bir yaman belaya düçar.

Her vilayetde var beş-on kesebe,

Elli min seyyid ü ahund, telebe.

Elli derviş, elli mersiyehan,

Hamının sözleri tamam yalan.

Elli min sühte, elli min sail,

Elli min hoggabaz-i nagabil.

Hamının fikri helgi soymagdır,

Guru yerde bu helgi goymagdır.

Helge bunlar hamı gurublar dâm,

Bir bunu anlamır bu gövm-i avam.

Şiemiz Sünniye edir töhmet,

Sünnimiz Şieden eder giybet.

Bizi puç etdi Şie, Sünni sözü,

Ehl-i İslamın kor oldu gözü.

Bize sairler eyleyir töhmet,

Çün tereggi edibdir her millet.

Gerçi var iş ganan kişi tek-tek,

Ekser-i helg avamdır bî-şek.

Neylesin iş gananlar, ay gardaş?

Gurunun oduna hem yanar yaş.

Bab-i elm olmayıbdır bize mesdud,

Kesb eden yohdur anı, ne sud.

Bundan evvel egerçi kesb-i ülum,

Müşkül idi ve leyk, ey mehdum,

İndi işler çıhıbdır asane,

Resm-i dünya düşübdür sahmane,

Tapıb övza-i mesai teğyir,

Göye çıhmağa helg edib tedbir.

Parohod oldu geşti-yi yelkan,

Özge sahmane düşdü helg-i cahan.

Leyk biz bilmenik göz açmağı,

Köhne işlerde galmışıg bagi.

Babamızdan ne görmüşük evvel,

Dehi ondan sevayi olmaz emel.

Bî-heber olmuşug şerietden,

Başımız çıhmır elm-i hikmetden.

Olmuşug misl-i tenbel-i Bağdad,

Edirik cümle beht elinden dad.

Kesb içün Hezret-i Resulullah

Dedi: “El-kasibü hebibullah!”

Zinet-i şehs elm-i edyandır

Elmsiz şehs misl-i heyvandır.

(... )

Çünki var idi bizde nadanlıg,

Bize üz verdi çoh perişanlıg.

İndi Şirvan’da açmışıg mekteb,

Dersimiz Rus ü Türk ü Fars ü Ereb,

Zehmeti çohdu, heç nef’im yoh.

Leyk Hegg’e ümidvarem çoh

Kim, bu zehmetler olmaya zaye

Belke bu macera ola şaye.

Şeyhü’l-İslâm ü müfti-i İslam

İkisi bir olub, ede encam

Çünki bunlar reis-i milletdir

Me’den-i lütf ü kan-ı geyretdir.

Seyid Azim Şirvani’nin lirik şiirlerinde mutasavvıfane ifadeler görülse de tasavvufla alakası, sadece klasik şiir uslûbundan gelen tesirlere bağlıdır. Gazellerinde Fuzulî’nin etkisi görülmesi­ne rağmen, taklitçi bir şair değildir. Sosyal, siyasî muhtevalı şiirlerinde açık anlaşılır dü­şünceler, hicivler sert bir dille ifâde edilmiştir. 1840’ta Rus yönetimi Azerbaycan’da bazı “bey”lerin, toprak ağalarının imtiyazlarını kaldırır, birçok “bey”in toprakları ellerinden alınır. Fakat, halk arasında Çarlık aleyhinde hareketler ortaya çıkıp şikâyetler artınca Rus hükümeti geri adım atar. “Bey”, “hanzade” olduklarını ispat edebilenlere imtiyazlarının iade edileceği açıklanır. Bunun için kurulan özel yerel komisyonlar, “soyluluk” beratı ver­meye başlar. Bazı açgözlü kimseler, bu komisyonlara para yedirerek “bey” olduklarına 

dair berat almayı başarır. Böylece gerçek sayının çok üstünde “bey”ler ortaya çıkar, yeni “bey”ler türer.

Seyid Azim, bu hususta yazdığı manzumelerinde hadiseleri, şahısların gerçek adlarını da vererek kaleme alır. Bu arada Rus memurlarının haksız kararları, rüşvete düşkünlükle­ri, “bey”lerin açgözlülüğü, sahtekârlığı çok sert bir dille hicvedilir.

Seyid Azim Şirvanî, devrinin ilerici, maarifçi şahsiyetleri arasında özel bir yer tutar, şi­irleriyle modern edebiyatın ufuklarını genişletmesinde birinci derecede rol oynar. Ayrıca bir öğretmen (“muallim”) olarak da birçok gencin gözünü açar, onların zamanın ihtiyaç­larına göre yetişmelerini sağlar, Azerbaycan’da medenî hareketin gelişmesine büyük yar­dımlarda bulunur. Yetiştirdiği öğrenciler arasında geleceğin satirik şairi ve modern şiirin gerçek kurucusu, Mirze [Elekber] Aliekber Sâbir de vardır.

Modern Edebiyatının İlk Büyük Temsilcisi: Mirze Feteli [Feth Ali] Ahundzade (1812-1878)

Daha önce ilk belirtileri ve ilk temsilcileri kısaca anlatılan modern Azerbaycan edebiya­tı, 1850’lerden sonra Mirze Feteli Ahundzade’nin şahsında en büyük temsilcisini bulur. Ahundzade, tiyatro yazarı, şair, edebiyat teorisyeni, mütefekkir ve reformisttir.

Babası Mirze Mehemmed Tağızâde, Tebriz civarındaki Hamine kasabasının soylu ai­lelerinden birine mensuptu. Annesiyle babası ayrılınca Feteli’yi annesinin amcası, ta­nınmış din adamı Ahund Ali Asgar, kendi yanında alıkoyarak tahsil ve terbiyesiyle biz­zat meşgul olur; onu bir din adamı olarak yetiştirmek ister. Feteli bu yıllarda annesinin amcası ile birlikte Azerbaycan’ın birçok yerlerinde dolaşır, yayla ve köy hayatını yakın­dan gözlemleme imkânı bulur. Bu gözlem ve intibalarını daha sonra yazacağı eserlerde bilhassa, tiyatrolarında zengin bir malzeme olarak kullanır. Ali Asgar, Feteli’yi çok se­ver onu kendine evlatlık edinir. Bunun için Feteli “Ahundzade” olarak tanınmaya başlar. Resmî Rus vesikalarında ise “Ahundov” imzasını kullanır. 1832’de Hacca giden Ali Asgar, yirmi yaşlarındaki Feteli’yi, tahsiline devam etmesi için Gence’de bırakır. Bir yıl kadar kaldığı Gence’de Feteli, devrin tanınmış şair ve hattatlarından Mirze Şefi’yle tanışır. On­dan “nestalik” dersleri almaya başlar. Kısa zamanda Mirze Şefi, Feteli’yi tesiri altına alır, telkinleriyle onun dinî tahsilini yarıda bırakmasına sebep olur. Mirze Şefi, cahil, menfa­atperest din adamlarını “şarlatan” olarak kabul ediyordu. Hacdan dönen Ahund Ali As- gar, Feteli’nin medrese tahsiline devam etmeme kararını anlayışla karşılayarak onu 1834 yılında Tiflis’e götürür, Kafkasya Umumî Valiliğine müracaat ederek, Feteli’nin “Şark dil­leri mütercimi” vazifesine tayin edilmesini sağlar (1834). Hatta, ona Rusça öğretmesi için bir memur görevlendirilir. Feteli, çok zaman geçmeden Rusçayı mükemmel bir şekilde öğrenir. Valilikte diplomatik yazışmaları kaleme alan masada çalışır, mahkeme evrakını, çeşitli kanunları tercüme eder. Bu bakımdan Çarlık yönetiminin siyasetini, devlet düze­nini çok iyi kavrar.

Ahundzade, Tiflis’te çok geniş bir muhit edinmekte gecikmez. İşi, ona bu fırsatı ve imkânı sağlar. Rus devlet memurlarıyla, askerlerle, diplomatlarla -ki o zaman Osmanlı İmparatorluğu ve İran’ın da Tiflis’te konsoloslukları vardı- Tiflis’e gelip giden yabancılar­la, Rus aydınlarıyla, Dekabristler gibi siyasî sürgünlerle de tanışır; bir kısmıyla yakın dost­luklar kurar. Bu ortamın onun dünya görüşünün şekillenmesinde çok etkili olduğu şüp­hesizdir. Ahundzade görevinde “albay” rütbesine kadar yükseltilir.

1848 yılında Nasirüddin Şah’ın tahta çıkışı münasebetiyle Rus hükümetinin İran’a gönderdiği heyete dâhil edilir. Bu vesileyle İran’ın birçok yerlerini gördüğü gibi Hamne’de yaşayan üvey kardeşlerini de ziyaret eder. Bu seyahat intibalarını daha sonra yazacağı ti­yatro eserlerinde ve Kemalüddevle Mektublarında kullanır. 7 Mart 1849 tarihine kadar İran’da kalır. Bu arada memleketin ileri gelen devlet adamları, şairleri, sanatçıları ile görüşür, İran’ın yönetimi hakkında bilgi edinir. Din adamlarının devlet idaresindeki etkili rolü

Ahundzade’nin özellikle dikkatini çeker.

1851’de S. Petersburg’daki Rus Coğrafya Cemiyeti'nin Kafkasya Şubesi’ne üye olarak kabul edilir. 1850’den itibaren tiyatro eserleri yazmaya başlar, bunları 1859’da Temsilat adıyla bastırır. 1857 yılından itibaren, fikrî hayatının en büyük faaliyetlerinden biri olan “Alfabe” meselesiyle uğraşır. Arap harflerini ıslah amacıyla hazırladığı Farsça layihasını (projesini) Türkiye, İran ve Rusya’nın önde gelen devlet adamlarına gönderir. Bu husus­ta büyük mesai ve emek harcar, birçok kimselere mektuplar yazar. Kanatince İslâm dün­yasının geri kalmasının, cehalete boğulmasının esas sebebi; okunması ve yazılması çok zor olan Arap alfabesidir. 1857’de söz konusu layihasını İstanbul’a Osmanlı devleti ilgili­lerine göndermiş fakat, bir cevap alamamıştır. Buna rağmen ümitlidir, birtakım ıslahatla­rın (reformların) yapıldığı Türkiye’de layihasına değer verileceği kanaatindedir. Bu sebep­le 1863’te Rus yönetiminden izin alarak İstanbul’a gelir. Arap harflerini kendi esasları içe­risinde ıslah etmeyi düşündüğü layihası, Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye’de Münif Efen­di (Paşa’nın)’nin ve kendisinin de hazır bulunduğu bir komisyonda görüşülür. Fakat, layi­ha bilhassa kitap basma meselesindeki zorlukları ortadan kaldırmadığı, okuma-yazmayı pek de kolaylaştırmadığı gerekçesiyle reddedilir. Buna rağmen Ahundzade’ye “maarif ko­nusundaki çok önemli hizmetleri” dolayısıyle 4. dereceden Mecidiyye nişanı verilir.

Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye’ye Temsilât’ını da takdim etmiştir, bu eser de toplan­tıda görüşülür; edebî bakımdan yararlı olduğu belirtilerek Osmanlı Türkçesi’ne “tebdili” kararlaştırılır. Ne yazık ki Cemiyetin bu yoldaki kararı gerçekleşmemiş, “Temsilât” Türki­ye Türkçesine çevrilmemiştir. Bu iş gerçekleşseydi Temsilat, tiyatro tarihimizde önemli bir rol oynayabilirdi. Nitekim, Ahundzade’nin kendisi de sonraları Münif Paşa’ya bir mektup yazarak İstanbul’da tiyatro binası yapılmakta olduğunu öğrendiğini, eserlerinin bu tiyat­roda sahnelenmesini rica eder. Alınan karara rağmen Temsilât’ın Türkiye Türkçesine çev- rilmemesinden duyduğu üzüntüyü dile getirir.

Ahundzade, İstanbul’dan hayal kırıklığı ile ayrılır; fakat, alfabe ıslahı konusunda­ki çalışmalarından vazgeçmez. Türkiye’deki bazı edebiyat tarihçilerinin zannettiği gibi Ahundzade, İstanbul’a Arap harflerinin Latin harfleri ile değiştirilmesi yolunda bir tek­lif getirmiş değildir. Latin harflerine geçme fikrini ilk defa 1873’te İstanbul’daki “Hakaik” gazetesine yazdığı bir mektubunda açıklar. Hatta, bu tarihte bile, Latin harfleri için kesin kararını vermemiştir. Zirâ, sözkonusu mektubunda iki projeden bahseder; biri Arap harf­lerini ıslah etmek, ikincisi Latin harflerine dayalı yeni bir alfabe kabul etmek şeklindedir. Ahundzade, ömrünün son yıllarında 1877-1878’de alfabe hakkındaki son ve kat’i kararını verir: Arap harfleri tamamen terkedilmeli, onun yerine Latin harflerine dayanan bir alfabe kabul edilmelidir! Bu yoldaki kanaatinden o kadar emindir ki “şimdi olmasa bile gelecek nesiller mutlaka bu işi yapacaklardır” diye bu konudaki kesin inancını açıklar.

Ahundzade’ye, edebiyat tarihi ve Azerbaycan’ın sosyal-siyasî hayatında mühim bir mevki kazandıran Temsilât’taki komedileri, “Alfabe layihası”, “Kemalüddövle Mektubları” ve edebî, dinî, sosyal, siyasî konulardaki tenkitleridir. Ahundzade’nin temel prensip ola­rak pozitif düşünceyi, akıl ve mantığı mutlak ölçü olarak ele aldığı görülür. Onun bu tu­tumu, reformist kişiliğinin oluşmasında, Fransız ihtilalinden sonra Avrupa’da ortaya çı­kan fikrî gelişmelerin doğrudan doğruya etkili olduğunu gösterir. Çok iyi olan Rusçası ve daha az ölçüde bildiği düşünülen Fransızcası Avrupa bilim ve fikir hayatının kapıları­nı kendisine açmıştır.

1850-55 yılları arasında 6 komedi (Hekâyet-i Molla İbrahimhelil Kimyager; Hekâyet-i Mösyö Jordan Hekim-i Nebatât ve Derviş Mestelişah Câdûgûn-ı Meşhur; Hekâyet-i Vezir-i Han-ı Lenkeran; Hekâyet-i Hırs-ı Guldurbasan; Hekâyet-i Merd-i Hesis Hacı Gara; Mürafie Vekillerinin Hekâyeti) yazar. Rus sansürü bunların baskısını geciktirir. O arada Hekâyet-i Yusuf Şah (veya Aldanmış Kevakib) adlı bir hikâye de yazar. Böylece bütün bu eserlerini Temsilât adıyla Tiflis’te bastırır (1859). Sansürden izin beklerken komedilerini Rusçaya da çevirir. Bu çeviriler Türkçelerinden daha önce basılır ve sahneye konulur. Yine de Temsilât Türkler ve Müslümanlar arasında yazılan ilk tiyatro eserleri olur.

Ahundzade, bu piyesleriyle kudretli bir dramaturg olarak karşımıza çıkar. Piyesler­de tenkit hedefi olarak seçilen tipler, sosyal meseleler, onda büyük bir müşahede kudre­ti ve tahlilci bir zeka olduğunu gösterir. Bu eserleriyle, Azerbaycan’da nesir dilinin geliş­mesinde, tiyatro hayatının hem nazarî hem de pratik olarak kurulmasında büyük rol oy­nar. Komedilerinde, sosyal bozukluklar, hurafeler, câhil din adamları ve çıkarcı derviş­ler, saf, bilgisiz köy kadınları, eşkıyalığı yiğitlik gösterisi zanneden oba delikanlıları, “eski günler”deki talancılık, eşkiyalık ve hırsızlığın özlemini çeken “bey”ler, hanlık devrinde­ki saray entrikaları ve idarecilerin adaletsizliği, Tebriz’deki dava vekillerinin hilekârlık ve dolandırıcılığı, İran ve Rus hükûmetlerinin zulmü, halka karşı acımasız tutumları, bu pi­yeslerde çok sert bir şekilde -bazan üstü kapalı- olarak tenkit edilir. Nitekim bu yüzden Temsilât, Rus sansüründen geçerken bazı yerler, eserden çıkartılır.

Ahundzade tiyatroyu, cemiyeti terbiye etmek, kötü alışkanlıkları, sosyal bozuklukla­rı, insan tabiatındaki kötü ihtirasları ortadan kaldırmak yolunda yararlı bir vasıta görür. Yazılış tarihinden bir buçuk asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen, piyesleri, bu­gün bile değerini korumakta, sahnelerde ilgiyle seyredilmektedir. Çünkü, bugünün ce­miyetinde bile geçerli olabilecek, insanî zaafları, sosyal bozuklukları genelleştirme başa­rısı göstermiştir.

Ahundzade’nin düşüncelerini, görüşlerini derli toplu bir şekilde fikrî bir eser olan “Kemallüddövle Mektubları’nda görmek mümkündür. Bu eserin yazılışı, yayılması ve basımı bir hayli dikkat çekici hadiselerle doludur. Tiflis’te 1866-1867 yıllarında kaleme alınmıştır. Esas itibariyle Ahundzade’nin hayalinde canlandırdığı iki şahsın (İran şehzadesiyle Hin­distan şehzadesinin) birbirlerine yazdıkları mektuplardan ve bu mektuplara başkalarının verdiği cevaplardan ibarettir.

Ahundzade’nin bu eserini; Voltaire’in “İngilizler Hakkında Mektuplar” veya “Felsefî Mektuplar’ıyla Montesquieu’nün “Acem Mektupları” adlı eserlerin etkisinde kalarak yaz­dığı düşünülebilir. Kemalüddevle Mektubları, üslup ve kurgusu bakımından Voltaire’in eserine daha yakındır. Tabiî olarak Voltaire Hristiyanlığa, Ahundzade ise İslâmiyete hü­cum etmiştir. Ahundzade’yi herşeyden önce böyle bir eser yazmaya sürükleyen, “dinin in­san cemiyetinin ilerlemesine, yükselmesine ve gelişmesine mâni olduğu” yolundaki ka­naatidir. Sert ve açık tenkidin de yararına ve gerekli olduğuna inanmaktadır. Bu bakım­dan insan ahlâkının terbiyesi, cemiyetin yükselmesi yolunda “nasihatâmiz” eserlerin hiç­bir fayda vermeyeceğini düşünür. İnkılapçı düşünür kişiyi, düşünmeye sevkedecek sert ve acı uyarıların gerekli olduğuna inanmıştır. Komedilerini, birçok mektubunu, özellikle Kemalüddevle Mektubları’nı bu sebeple yazar. Açık fikir tartışmalarının, ilerleme ve yük­selme için birinci şart olduğunu düşündüğünden, bu mektupları sözü edilen tarzda ya­zıp, tanıdıklarına nüshalarını çoğaltarak göndermiş, İslâm dünyasında din, cemiyet, insan hakkında, genel bir tartışmayı başlatmak istemiştir. Kendi deyimiyle o, İslâm dünyasın­da “protestanizm emele getirmek” (gerçek bir reform yapmak) istiyordu. Yani Avrupa’da olduğu gibi Doğu’da da dinî hayatta, sosyal ve siyasî düzende köklü reformlar yapmak, Ahundzade’nin en büyük emeliydi. Bunun gerçekleşebilmesi için de din adamları ve mü­nevverler arasında çok geniş bir tartışmanın başlatılmasını gerekli görüyordu. İşte Kemalüddövle Mektublarını bu maksatla yazmıştır. Ahundzade, böyle bir tartışmada ilmin ga­lip geleceğinden emindir.

Bu eserde sadece dinî problemler ele alınmış değildir. Onların yanında sosyal, siyasî, ahlakî meselelere de geniş yer verilir. Hürriyet, demokrasi, kadın hukuku, mektep-maarif meseleleri, ekomomik problemler vs. de tartışmaya açılır.

Şarkı bir bütün olarak düşünür. Onun nazarında Şark, İslâm ülkelerinden, Türkiye, İran, Hindistan ve -kısmen- Rusya’dan ibarettir. Fransız ihtilalini, ihtilalcilerini ve ihtila­lin mütefekkirlerini çok iyi tanır. Bunun için halkın “ihtilal”le iktidarı ele geçirebileceğini iddia eder. Başka bir yolla “zalim-despot”ların elinden iktidar alınamaz, halk hürriyetine kavuşamaz, der. Halkın kendi kendini idare edeceği demokratik, adaletli bir idarenin has­retini çeker. Cemiyeti düzenlemek için medenî kanunların zarurî olduğunu bildirir. Halk devleti “kanun-i esasî”ye (anayasaya) sahip olmalıdır. Padişah veya sultan varsa onun da bu esas kanuna uyması gereklidir, der. İngiltere’yi bunun için örnek gösterir.

İnkılapçı mütefekkirde “millet” kavramı yoktur; bütün Müslümanları bir “halk” ola­rak görür. Nazarında bir İranlı ile Azerbaycanlının veya bir Türkiyelinin hiçbir farkı yok­tur. Anadolu Türkleriyle Azerbaycan Türklerinin aynı soydan geldiğini bilmez gibi görü­nür veya hususa hiç önem vermez. Ömrünü “Elsine-i Selase” mütercimi, tercümanı olarak geçiren bir kimsenin bu hususu bilmemesi imkânsızdır. Bir başka deyişle “ümmet” anlayı­şından kopmadığından “milliyet”e önem vermediği düşünülebilir.

Çağındaki Rus yönetiminin zulmünü, bozuk düzenini açıktan açığa tenkit etmekten çekinir. Zaten o dönemde bir Rus memurunun bunu yapması da imkânsızdır. Fakat, eser­lerinde zaman ve zemini değiştirerek bu eksiğini telafi etmenin yolunu bulur. Mesela; Mü- rafie Vekilleri, Lenkeran Hanının Veziri ve Aldanmış Kevakib’i bu gözle incelersek, aradığı­mızı fazlasıyla buluruz. İran’da tiyatro eserleri yazan ve yazdıklarını değerlendirmesi için Ahundzade’ye gönderen Mirze Ağa Han’ın, açıkça İran devletini ve vezirleri piyeslerinde tenkit ettiğini görünce onu uyarmıştır; “Muasırları, hususen İran gibi despot bir devlet­te tenkit etmek tehlikelidir, vak’ayı daha eski devirlerde cereyan etmiş gibi gösteriniz!” .

Ahundzade, ansiklopedist bir şahsiyettir. Devrinin birçok meseleleri hakkında fikir­lerini söylemiş, eleştirmiş, bazen de çözüm yolları tavsiye etmiştir. Kaleme aldığı eserler, mevzu bakımından da çeşitlilik gösterir: tarih, coğrafya, din, felsefe, aklî ilimler, edebiyat, tiyatro vs. Bu kadar değişik meşguliyet arasında estetik, sanat, edebiyat gibi konularda da yeri geldikçe ya özel yazılar yazmış ya da uygun gördüğü bir eserinde, bir vesileyle gerekli gördüğü konudan, husustan söz etmiştir. Bu görüşleri, estetik problemlerden, sanatın ma­hiyeti ve vazifelerine kadar uzanır; edebî eserin şekli, içeriği ve üslubu gibi mühim mese­leleri de içine alır.

Azerbaycan sahasında, biraz daha geniş bir coğrafyada değerlendirecek olursak, Rusya ve İran’daki Türkler arasında, modern edebiyatın nazarî meselelerine önem vermiş ve bu konulardaki düşüncelerini bilinçli olarak kaleme almış ilk şahsiyettir. Edebî, tenkidî me­seleler hakkındaki değerlendirmelerini, nazarî görüşlerini şu yazılarında derli toplu ola­rak bulabiliriz: Fehrist-i Kitap (1859, Temsilât’ın önsözü), Nazm ve Nesr Hakkında (1862), Tenğid Risalesi (1862), Hekâyet (1865), Kritika (1871, bu eleştiri, İran’da çıkan Millet adlı gazete için yazılmıştır), Mirze Ağanın Piyesleri Hağğında Kritika (1871). Ayrıca Kamalüd- dövle Mektubları nda da yerli geldikçe edebî meselelerden söz eder.

Ahundzade, realist bir sanat görüşüne sahiptir. Realist bir eserde en belirgin özellik olarak “satirik” hüviyeti öne çıkarır. “Halkı terbiye etmek ve ahlâkını güzelleştirmek işin­de, devleti nizam-intizama sokup kanunların tesirini arttırmada tenkitten daha faydalı bir vasıta olamaz” der. Tenkidi, eski cemiyeti yıkmak, yeni hayat tarzını kurmak işinde en et­kili araç olarak görür.

Piyesleri sebebiyle tiyatro sanatından daha geniş olarak söz eder. Kendisinin Türk- İslam dünyasında ilk tiyatro eseri yazan şahıs olduğunun bilincindedir. Şarka hâkim olan cehâlet ve batıl inançlardan, kötü alışkanlıklardan, menfaatçilikten insanları kurtarmada 

tiyatro eserlerinin önemli bir rol oynayabileceğini düşünür. Piyeslerin açık, anlaşılır bir dille yazılmasını, içlerinde ahlâka aykırı sözler ve hareketlerin bulunmamasını teklif eder. İnsanlar üzerinde komedilerin daha fazla tesir bıraktığında inandığı için dram ve trajedi­ye arka planda değer biçer.

Ahundzade, XIX. asırda Azerbaycan edebiyatının en büyük edebî-fikrî şahsiyetidir. Değeri yüksek eserler ortaya koymuş, yeni edebiyatın temelini atarak kendisinden son­ra gelenleri büyük ölçüde etkilemiştir. Dili, modern edebiyatın ihtiyacı olan seviyeye yükseltmiştir.

  1. F. Ahundzade’nin

“Hekâyet-i Merd-i Hesis Hacı Gara” Komedisinden bir Parça

Komedinin Özeti

Rus istilasından sonra Karabağ’da işsiz güçsüz kalıp geçim sıkıntısı çeken “bey”lerden biri olan Haydar, nişanlı olduğu hâlde parasızlıktan düğün yapamamaktadır. Çareyi İran’dan kaçak mal getirmekte görür. Nişanlısının itirazlarına rağmen hasis bir tüccar olan Hacı Kara’dan faizle para alır arkadaşlarıyla İran’a kaçak mal getirmeye gider.

Hacı Kara da daha fazla kâr etmek amacıyla onlara katılır. Karısı Tükez’in “Bu kadar malın var, kaçakçılığa niye gidiyorsun” şeklindeki itirazlarını dinlemez.

Haydar Bey ve arkadaşları Karabağ’a sağ salim gelseler de yolda onlardan ayrılan Hacı Kara, Rus jandarmaları tarafından yakalanır ve kaçakçılık yaptığı arkadaşlarını da ele ve­rir. Ağır cezaya çarptırılacakları sırada Haydar Bey’in nişanlısı Suna Hanım, jandarma komutanına durumu açıklayıp yalvarır. Bunun üzerine, Haydar Bey, Dağıstan’daki savaşa gönüllü gitmesi şartıyla affedilir. Hacı Kara ise hudutta soyduğu Ermeni köylülere önemli miktarda tazminat ödeyerek yakasını kurtarır.

Birinci Meclis’ten Bir Parça

(Haydar Bey, obasının yakınında arkadaşı Sefer Beyle birlikte, Asker Bey’in gelmesini beklerken, konuşmaya başlar.)

Haydar Bey - Ey Tanrım, bu nasıl bir asırdır, bu nasıl bir zamanedir? Ne at binmenin bir kıymeti var ne tüfek kullanmanın hürmeti var! Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar, kadınlar gibi yayla damının içinde oturup durursan serveti, paraya nerden kazana­caksın? Ah geçen günler! Geçen devirler! Her haftada, her ayda bir kervan soymak olur­du, bir ordu dağıtmak olurdu. Şimdi ne kervan soymak mümkün, ne de ordu dağıtmak. Ne Kızılbaş savaşı var, ne Osmanlı savaşı. Eğer orduya katılsan bile, ancak çıplak Lezgile- rin üzerine gitmek zorundasın. Yüz bin zahmetle birini dağların delik deşiğinden çıkart- san, eline bir dağarcıktan, bir kürkten başka bir şey geçmeyecek. Nerede o Kızılbaş ve Os­manlı savaşı ki bütün Karabağ’ı altın gümüşe gark etmişti. Aslandüz’deki talandan şimdi­ye dek çok evler abat oldu. Emir Aslan Bey’in çocukları, dün yine Ağcabedi pazarında ba­balarının Osmanlıdan gasp ettiği gümüş at takımlarını satıyorlardı. Böyle bir savaş olsun, herkesten önce, deste başında giden ben olurum! Bir hüner gösteririm ki Zaloğlu Rütem de göstermemiş olsun. Benim işim budur! Ne var ki Kaymakam çağırıp diyor: “Haydar Bey, rahat dur! Eşkiyalık etme, yol kesme, hırsızlığa gitme!”. Pişman oldum dedim ki Kay­makam Bey, biz de bu işleri yapmak istemiyoruz, ama gerektir ki siz de bizim gibi soylu insanlara bir ekmek kazanma yolu gösteresiniz. Dinle bak, bana nasıl cevap verdi: "Hay­dar Bey, çiftçilik, bağcılık et, alış-verişle meşgul ol!”. Ben Banazorlu Ermeni miyim ki sa­bahtan akşama kadar çift süreyim; Lemberanlı mıyım ki ipek böceği besleyeyim veya Lek miyim ki köylerde çerçilik edeyim.

Arz ettim ki Kaymakam Bey, hiçbir zaman Çevanşir aşiretinden çiftçi, ipek böceği ye­tiştiricisi görülmemiştir. Benim babam Kurban Bey, bu işleri yapmamış, ben ki onun oğluyum ben de yapmayacağım! Suratını astı, yüzünü çevirdi, atını sürüp gitti."

Azerbaycan'da Tiyatro (XIX. Yüzyılda Oluşumu ve Gelişmesi)

Türkiye’de olduğu gibi Azerbaycan’da da tiyatronun ortaya çıkışı, herşeyden önce Avrupaî hayat tarzının tesirine bağlı olmuştur. Kafkasya ve Azerbaycan Türklerinin bu hayat tar­zı ile ilk defa Tiflis’te karşılaştıkları söylenebilir. Bakû ise 1860-1880’li yıllardan sonra pet­rol sanayiinin gelişmesine bağlı olarak süratle değişip Avrupaî bir şehir niteliği kazanır. Tiflis’te prenslerin, asilzâdelerin, büyük devlet memurlarının konaklarında bu bölge aha­lisinin yabancı olduğu yeni bir yaşama biçimi hâkim olmuştu. Gayr-ı Müslimler bu yeni hayata kısa zamanda ayak uydurdular; fakat, Müslümanlar -ki bunların büyük bir çoğun­luğu Türklerdi- bu hayata uzun zaman yakınlık duymadılar; bu hayatı “kâfir”lerin yaşama biçimi olarak kabul edip, uzun zaman dışında kaldılar.

Avrupaî hayat tarzının doğal bir sonucu olarak Tiflis’te tiyatro eserlerinin sahnelen­mesi için özel bir yere duyulan ihtiyaç hat safhaya geldiğinde genel vali Knyaz (Prens) Vo- rontsov 1849-1851 yılları arasında bir tiyatro binası yaptırır ve maiyetinde çalışan Türk, Gürcü, Ermeni aydınlarını tiyatro eserleri yazmaları için teşvik eder. Böylece Mirze Fe- teli Ahundzade, 1850’den itibaren altı komedi ve bir hikâye yazar. Fakat, Rus sansürü Ahundzade’nin bu komedilerini Azerbaycan Türkçesiyle bastırmasına izin vermez. Ya­zar, böyük bir ihtimalle sansürün Türkçe neşre izin vermeyi geciktireceğini bildiğinden (çünkü kendisi de valilik kaleminde görevliydi, işlerin nasıl yürüdüğünü gayet iyi biliyor­du) bir yandan komedilerini yazarken diğer yandan da onları Rusçaya çevirmeye başlar. 1851’den itibaren bu Rusça çevirileri, Türkçelerinden daha önce Tiflis’te Rusça yayımla­nan “Kavkaz” adlı gazetede art arda neşredilir. Kaderin garip bir cilvesi olarak Azerbay­can Türkçesiyle kaleme alınan, Azerbaycan’ın bu ilk tiyatro eserleri, önce Rusça basıldık­ları gibi, sahneye de önce Rusça ve Ruslar tarafından konuldular! Komediler yine Rusça olarak 1853’te Tiflis’te kitap hâlinde neşredilir.

Komedilerin ilk defa Rusça olarak oynanmaları şaşırtıcı değildir. Zirâ, 1850’lerde, Ahundzade’nin kendi deyimiyle “Müslümanların tiyatro ile yakından ve uzaktan hiç bir münasebeti yoktur”. Bu sanatın ne olduğunu 1850’lerde, Tiflis’te yaşayan, Rus muhitiyle ilişkileri, yakınlığı olan çok az sayıdaki Müslümandan başka kimse bilmiyordu. Bu sebeple ilk temsiller, Rus ve gayr-i Müslim kimseler tarafından gerçekleştirilir. Ahundzade’nin Rus­ça sahneye konulan ilk eseri “Mösyö Jordan’dır. 1851 yılı mart ayı içerisinde Petersburg’da asilzâdelerden birinin evinde düzenlenen müsamerede sahnelenir ve büyük bir ilgiyle kar­şılanır. İkinci olarak Hekâyet-i Hırs-ı Guldurbasan, 31 Ocak 1852’de Tiflis’te yine Rusça oynanmış, Ahundzade de seyirciler arasında yer almıştır.

Daha sonraki yıllarda Ahundzade’nin komedileri, Rusya başta olmak üzere Fransa, İn­giltere gibi memleketlerde de sahnelenir. XIX. asrın ikinci yarısında Batı Avrupa’da en çok tanınan Şarklı yazarın, Ahundzade olduğunu söyleyebiliriz.

Yazar, komedilerinin ana dilinde sahneye konulması için gayret sarfetmesine rağmen, onun bu isteği yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşir. 23 Mart 1873 tarihinde Bakû’da meş­hur gazeteci Hesen Bey Melikzade Zerdabî ve geleceğin tiyatro yazarı, Necef Bey Vezirli (1854-1926)’nin yönetiminde “Bakû Realni Mektebi”nin öğrencileri, “Lenkeran Hanının Vezirî’ni sahneye koyar. Böylece Azerbaycan tiyatro sahnesi de açılmış olur. Bu temsil ba­şarıyla sonuçlanmış, tekrar tekrar sahnelenmiştir. Henüz profosyonel bir tiyatro toplulu­ğunun oluşması için zaman çok erkendir. O dönemde oyun sahnelemek, daha çok öğret­men ve öğrencilerin uğraştığı bir iştir.

1880 yılından sonra tiyatro faaliyetlerinde bir canlanma görülür. Özellikle “Gori Muallim Mektebi”ni bitiren genç öğretmenler, gittikleri yerlerde öğrencilerini başları­na toplayarak çeşitli eserleri sahneye koyar. 1880 yılında ilk profesyonel denilebilecek “Dram Cemiyeti” Nahçivan’da kurulur. Bu tiyatro cemiyetinin önde gelen üyeleri yine öğretmenlerdir.

XX. asrın başlarında Bakû, zengin bir sanayi şehri hâline gelmiş; ticaret gelişmiş, şeh­rin nüfusu artmış; hem Rusya’nın değişik yörelerinden hem de İran gibi İslâm ülkelerin­den gelen -çoğunluğu işçi- çeşitli meslekten insanlarla, Rus yönetim ve askerleriyle, epey­ce güçlü olan Ermeni kolonisiyle, şehir kozmopolit bir hüviyete bürünmüştü. Bakû pet­rollerinin yarattığı iş olanakları her ırktan insanı kendine çekiyordu. Bu gelişmenin zara­rı yanında faydası da vardı. Bakû’da kültür ve sanat hayatı da süratle gelişti. Azerbaycan kültür ve basın hayatının merkezi artık Kafkasya Umumî Valiliği’nin başkenti Tiflis değil, Bakû idi. Gazeteler Bakû’da çıkmağa başladı. Şehir kısa zamanda Avrupaî bir hüviyet ka­zandı. Buna bağlı olarak Bakû’da zengin iş adamları ortaya çıktı. Rusçayı çok iyi öğrenmiş bir genç nesil, Batı medeniyetini yakından tanıyan aydınlar sınıfı oluşmuştu. Rus meşru­tiyeti (1905), ardından gelen İran meşrutiyet hareketleri (1906-1911) ve Türkiye meşruti­yeti (1908), İslamcılık, Türkçülük, sosyalistlik, Batıcılık gibi politika ve kültür anlayışları Azerbaycan’ı derinden etkilemeğe başlamıştı. Bu çerçeve içinde tiyatro da gelişimini bü­yük bir hızla sürdürüyordu.

İlk tiyatro binası 1858’de Şamahı’da inşa edilmişti ama, 1880’de Baku'da Hacı Zeynela- bidin Tağıyev tarafından yaptırılan mükemmel bina, Azerî tiyatrosunun gelişiminde çok önemli bir rol oynadı. Bunu yine Bakû petrol zenginlerinden Mayılov’un yaptırdığı tiyat­ro binası izledi. Bu binalarla şehir, Avrupa çapında sahne imkânlarına kavuşmuş oluyor­du. Nihayet Nicat (Necat), Sefa, Neşr-i Maarif gibi ilk profesyonel tiyatro toplulukları da oluştu.

1880’li yıllardan itibaren Azerbaycan tiyatrosunun ve sahnesinin gelişmesinde H. Zerdabî, Necef Bey Vezirli, S. M. Genizade, N. Nerimanov gibi aydınlar büyük rol oy­nadı. Bunların bazısı hem aktör hem rejisör hem de piyes yazarı olarak birkaç işi bir­den yapıyorlardı.

Ahundzade’den sonra ikinci tiyatro yazarı olarak görülen Necef Bey Vezirli (1854- 1926)’nin piyeslerinde Azerbaycan’ın sosyal ve kültürel problemleri realist bir şekilde işle­nir. Daha çok şehir hayatını, tüccar ve zengin sınıfın yaşantısını ele alan bu piyeslerde, sözü edilen zümrelerin ahlâken yaşadığı buhranlar, kendi milletine yabancılaşması, toplumdan kopuşu, geniş halk yığınlarının dertlerinden uzak, sorumsuz bir hayat yaşaması acı bir is­tihza ile tasvir edilir. Necef Bey, 1896’da ilk trajedi (facia) olan Müsibet-i Fehreddini yaz­dı. Diğer piyesleri arasında Ev Terbiyesinin Bir Şekli (1875), Gemi Lövbersiz Olmaz (1876), Daldan Atılan Daş Topuğa Deyer (1890), Sonraki Pişmanlık Fayda Vermez (1890), Adı Var Özü Yoh (1981), Yağışdan Çıhdığ YağmuraDüşdük (1895), Pehlivan-ı Zemâne (1898-1900) sayılabilir. Bu eserlerin dışında yazarın tercüme ve tebdil (adapte) piyesleri de vardır.