Türk dilini yazmak için tarih boyunca birçok alfabe kullanıldığı bilinse de bunlar arasın­da şimdiye kadar en uzun ömürlü olanı ve bazı yörelerde hâlen kullanılanı Arap alfabe­si olmuştur.

Harf

Sonda

Ortada

Başta

Adı

Okunuşları

elif

a, e

hemze

', a, e, i, u, ü

be

b

pe

p

te

t

se

s

cim

c

çim

ç

ha

h

h

dal

d

zel

z

re

r

ze

z

je

j

sin

s

şın

ş

sat, sad

s

ﺿ

dat, dad

d, z

t

z

ayın

'a, h

gayın

g, ğ

fe

f

kaf

k

kef

k, g, ğ, n

gef veya kef-i farsi

g, ğ

kâf-i türki,nazal n

ng

lam

l

mim

m

nun

n

vav

v, o, ö, u, ü

he

h, e, a

lamelif

la

ye

y, ı, i

Türk dünyasında XIX. yüzyılda modernleşme hareketleriyle birlikte aydınlar arasın­da ortaya çıkan ulusal bilinç, demokrasi ve halkçılık düşünceleri, devlet yöneticilerinin “teb’a idare edilmesi geren bir sürüdür” anlayışını zamanla kökünden değiştirmiştir. Yö­netimler, özellikle aydınların ve burjuva sınıfının baskısı ile halka değer vermeye, ona say­gı göstermeye, ihtiyaçlarını karşılamaya kendilerini zorunlu hissetmişlerdir. Böylece güç­lü devlet olabilmek idealiyle, ulusu cehaletten kurtarma, terbiye etme (iyi vatandaş yetiş­tirme) amacıyla genel bir eğitim faaliyeti başlatılmış, öncelikle ilkokullar yaygınlaştırıl­mıştır. Okuyucu sayısının artmasına paralel olarak basılı kitaba, gazete ve dergiye olan ih­tiyaç da hızla artmıştır.

Arap harfleriyle herhangi bir şey basma, Arap harflerinin yapısı itibarıyla uzun zaman alıyor, dizgi işleri basım masrafının büyük bir kısmını oluşturuyordu. Aynı sebeplerle bir gazetenin günlük olarak çıkartılması, zaman bakımından da masraf bakımından da bü­yük bir problem oluşturuyordu. Matbaacılar, Arap harflerinin şekillerini biraz değiştire­rek (Şinasi, Ebüzziya Tevfik) hem dizgi işlerini hızlandırmak hem de güzel baskı elde ede­bilmek için bir hayli uğraştılar. Ahmet Cevdet Paşa (1854’te) ve Şemsettin Sami, Arap harf­lerine bazı işaretler (hareke benzeri) ilave ederek, kelimelerin doğru okunmasına önem­li ölçüde katkıda bulundular. Osmanlı aydınları, harflerin şekillerini (başta ortada, sonda) standartlaştırıp dizgi işlerini biraz kolaylaştırsalar da onların bu çabaları dizgi için harca­nan zamanı ve masrafı pek fazla azaltmadı.

Halbuki Osmanlı devletinde ilkokullar yaygınlaştırılınca ders kitaplarını, doğal ola­rak o zamana göre daha yüksek tirajla basmak, kitabı ucuza mal etmek gerekiyordu. Di­ğer yandan ilkokullarda çocukların anadillerinde (Türkçe) eğitime başlamaları, Arap alfa­besindeki okuma-yazma problemlerinin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Böylece Türkiye’de Arap harflerinin Türk dilinin yapısına uygun olmadığı ileri sürülmeye, Arap harflerini ıslah etmek için çareler aranmaya başladı. 1910’lı yıllardan iti­baren Hüseyin Cahit Yalçın, Celal Nuri İleri, Abdullah Cevdet, Kılıçzade Hakkı gibi Türk aydınları açık açık Latin harflerini kabul etmenin gerektiğini öne sürdüler.


Eskiden beri Avrupa’da ve Rusya’daki misyonerler arasında Arap harflerinin zorluğu yüzünden İslam toplumlarının cehalet içinde kaldığı varsayımı tekrar edilip duruyordu.

Rusya’da Kazanın düşmesiyle (1552) başlayan Hristiyanlaştırma hareketlerinde mis­yonerler, XVIII. yy.ın ortalarından itibaren Kiril alfabesini Müslüman olan veya olma­yan çeşitli Türk 

boylarının dillerinde dinî metinleri yazmak ve bastırmak için kullandılar.

Ruslarla iç içe yaşamak ve onların dilini bilmek mecburiyeti sebebiyle Kazan, Tiflis, Bakû, Taşkent gibi şehirlerde Türk aydınları Rusça öğretmek amacıyla yazdıkları kitaplar­da mecburen bazı kelime veya ifadeleri Kiril harfleriyle veriyorlardı. Aynı şekilde Ruslara herhangi bir Tür boyunun dilini öğretmek amacıyla yazılan kitaplarda da Türkçe kelime ve ifadeler Rus alfabesiyle yazılıyordu.

Bazı Türk aydınları da misyonerlerin etkisinde kalarak ve eğitimde kolaylık sağla­yacağına inanarak Kiril alfabesini kullanmaya başladılar. Kazaklardan Ibıray Altinsarin 1879da “Kirgizkaya Hrestomatiya" adlı okuma kitabını Kiril alfabesiyle yazıp bastırdı. XIX. yüzyılda Kulayev, Mirza Kazım Bey, V. Radloff, İlminski (hem misyoner, hem de bi­lim adamıdır) gibi Rusya'daki bazı bilim adamları da çeşitli konulardaki eserlerini (bazen Arap alfabesini de kullanmalarına rağmen) esasen Kiril alfabesiyle yayımlayarak, bu alfa­benin yaygınlaşmasını sağlasalar da Arap alfabesi, Çarlık Rusyası’ndaki Türk boyları ara­sında 1920’li yılların sonlarına kadar millî alfabe olarak kullanıldı.

Azerbaycan’da 1857de Mirze Feteli Ahundzade, Türkiye’de 1862de Münif Efendi bir konferansında bu meseleyi ele aldı. Kısa bir süre sonra, İngiltere’de İranlı Mirza Melküm Han, Arap harflerinin aslî biçimlerini koruyarak onları Latin harfleri gibi tek tek yazmayı ve metinleri bu şekilde basmayı teklif etti. Namık Kemal Arap harflerinin ıslahına yönelik bu hareketlere şiddetle karşı çıktı.

M.F. Ahundzade 1863’te İstanbul’a gelip Arap harflerini kendi yapısı içinde ıslaha da­yanan projesini Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’ye sundu; fakat, bu tasarı, baskı işlerindeki problemleri halletmediği gerekçesiyle kabul edilmedi. Bunun üzerine alfabe konusundaki çalışmalarını devam ettiren Ahundzade 1873’te Arap harflerinin ıslah edilmesi veya Latin harflerine geçilmesi gerektiğini kabul eder, nihayet 1877de Latin harflerinin kabulünden başka bir yol kalmadığını ileri sürer.

1879da Tiflis’te Mehemmedağa Şahtahtlı, Rusça ve Azerbaycan Türkçesiyle “Tekmil- leştirilmiş Müselman Elifbası" ve 1902de de “Savtî Şark Elifbası" adlı kitaplarını bastırır. 1903’te yayımladığı Şark-i Rus gazetesinde de Arap alfabesi tasarısını halka tanıtmaya baş­lar. İsmail Gaspıralı, Şahtahtlı’nın Arap harflerinin baş kısımlarının aslî biçimini mümkün olduğu ölçüde koruyarak, Türkçedeki dokuz ünlüyü Arap rakamlarıyla yazma esasına da­yanan tasarısını sert bir şekilde eleştirir; alfabe konusunda aralarında bir polemik başlar, tartışmaya başka kimseler de katılır.

Rus yönetimi altında yaşayan Türk aydınları arasında alfabe problemi Türkiye’den daha rahat bir şekilde tartışılıyor, hükûmet buna engel olmuyordu. Hâlbuki Osmanlı dev­letinde Arap harflerinin ancak ıslahından bir dereceye kadar söz edilebiliyor, değiştiril­me fikri aydınlar arasında kapalı bir şekilde tartışılıyordu. Bu sebeple Rusya’daki Türk- ler arasında alfabe problemi XX. yy. başlarından itibaren giderek daha fazla tartışılır bir hâle geldi.

Bu tartışmaların özellikle Azerbaycan’da yoğunlaştığını görüyoruz. 1918de kurulan millî Azerbaycan Cumhuriyeti, alfabe problemleriyle ilgilenmesi için bir komisyon kur­muş, Bolşeviklerin Azerbaycan’ı ele geçirmeleriyle bu girişim yarıda kalmıştı.

1910’lu yıllardan itibaren İdil-Ural Tatarlarının gazetelerinde, kitaplarında fonetikleş­tirilmiş bir Arap alfabesi kullanımı giderek yaygınlaşır. İ. Gaspıralı da pek istemese bile 1911’ten itibaren Tercümanda kısmen fonetikleştirilmiş bir imlayla bazı yazılar yayımlar.

Ahmet Baytursunoğlu 1912’de “Okuv Kuralı” adlı alfabe-okuma kitabında Arap alfabesi­ni, Kazakçanın ses özelliklerini tamamıyla yansıtacak şekilde fonetikleştirir ve bu alfabe geniş kabul görür. Özbekler de bu gelişmeye uyar; Abdurrauf Fıtrat’ın da içinde bulundu­ğu bir gurup 1923’te dokuz ünlünün varlığına dayanan bir Arap alfabesi hazırlar ve ıslah edilmiş (fonetikleştirilmiş) bu alfabe Özbekistan’da kullanılır.

1917 Rus Devrimi’nden sonra hem ıslah edilmiş Arap alfabesinin hem de Latin harf­lerine geçmek isteyen aydınların sayısı bir hayli artar. Sovyetler Birliği yönetimi, kendi amaçlarına daha uygun bulduğu için Latin alfabesine geçmek isteyen aydınları destekler; 1920’li yılların başlarından itibaren Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti’nde Latin alfabesine geçiş için komiteler kurulur, alfabe tasarıları hazırlatılır, bu mesele geniş bir şekilde tartış­maya açılır ve alfabe değiştirme, o günkü şartlar altında “orta çağdan kurtulmanın”, “feo­dal dönemin ve burjuva kültürünün kokuşmuş havasından çıkışın” yolu ve çaresi olarak bir “kültür devrimi” anlayışına dönüştürülür. Böylece Arap harflerinin ıslah edilme ge­rekçeleri de unutulup gider. Konu ilerici- gerici tartışması hâline getirilir. Arap harflerini ıslah etmek isteyenler gerici, devrim karşıtlı, Latin harflerini savunanlar ilerici, devrimci olarak tanımlanmaya başlar. Bu şartlar içinde Sovyetler Birliğindeki Türk boylarının mat­buatında kısmen Latin harfleriyle çeşitli metinler, gazetelerde, dergilerde bazı yazılar çı­kar, Latin harflerine ait değişik alfabe tasarıları birbiri ardınca yayımlanır.

Bu faaliyetler sonunda, Türk aydınları arasında Arap harflerinin ıslahı veya Latin harf­leriyle değiştirilmesi yolundaki eğilimlerin artık olgunlaştığını gören Sovyet hükümeti 1926’da Bakû’da I. Türkoloji Kurultayı’nın toplanmasını sağlar. Adından da anlaşılacağı üzere bu kurultay genel Türkoloji problemlerini ele almıştır. Buna rağmen Sovyet siyaseti­nin amacına uygun olarak alfabe konusundaki tartışmalar kurultaya damgasını vurur, di­ğer konular bu tartışmanın gölgesinde kalır.

Bazı Türk aydınlarının Latin harflerini kabul etme gerekçeleriyle Sovyet hükümetinin kabul etme gerekçeleri tabiatıyla birbirinden epeyce farklıdır ama, sonuç değişmez.

Kurultaya Türkiye’den de Avrupa’dan da bazı delegeler davet edilir. Komünist yöne­tim, kurultayda Sovyet delegeleri üzerinde büyük baskılar kurularak Latin harfleri lehine karar çıkarmayı başarır. Yine de yapılan büyük baskılara rağmen, ıslah edilmiş Arap alfa­besinden yana tavır koyan delegeler de vardır. Delegeler aynı zamanda bütün Türk boyla­rı için tek bir Latin alfabesinin uygulanmasını kararlaştırır. Ortak edebî dil ve ortak imla kurallarından vazgeçilmediği “Ortak edebî dilde aynı imla şekillerinin korunmasını önere­rek Kurultay, bazı Türk dillerinde karşılaşılan bölgecilik (dağınıklık) meyillerini reddediyor” (1926 Bakû Türkoloji Kurultayı 2008: 460) şeklinde karar alınmasından anlaşılıyor. Böy- lece Sovyetler Birliği içindeki Türk boyları aralarındaki bağları devam ettirebileceklerdi.

Kurultaydan kısa bir zaman sonra Sovyetler Birliğindeki Türk boyları arasında Latin harflerine geçiş başladı.

Sovyet yönetiminin asıl isteği, Türkler arasında eğitimi kolaylaştırmak değil, Müslü­man Türk halklarının Arap alfabesiyle bağını ortadan kaldırarak onları eski dinî-millî kül­türlerinden koparmak ve aynı zamanda alfabeleri farklılaştırarak onları birbirinden uzak­laştırmak idi. Böylece Sovyetler Birliği’nin görünürdeki “beynelmilelci, hümanist kültü­rü” içinde, onları daha kolay “Sovyetleştirmek” yani dolaylı olarak Ruslaştırmak mümkün olacaktı. Ayrıca İsmail Gaspıralı’nın 1880’li yıllardaki teşebbüsleriyle başlamış ve 1920’li yıllara gelindiğinde Türk boyları arasında bir hayli taraftar bulmuş ve yaygınlaşmaya baş­lamış “tek ulusal kimlik”, “ortak edebî Türk dili” ve “ortak modern kültür” ideali, sömür­geci Rusları eskiden beri korkutmuş, onların Türk boylarını ayrı ayrı bir “ulus” hâline ge­tirme siyasetinin önündeki en büyük engel olarak değerlendirilmişti. Nitekim 1926’daki Bakû Kurultayı’na katılan bazı delegeler, özellikle Tatarlar ve Kazaklar, ıslah edilmiş Arap harflerinin eğitim öğretim için istenilen sonuçları verdiğini ileri sürerek (belki de Rusların asıl niyetini bildiklerinden) Arap harflerinin değiştirilmesine karşı çıkmışlardı.

Önceleri Rus misyonerlerinin siyaseti olan Türk boyları arasında ayrı ayrı “millî diller yaratmak” idealinde XX. yüzyıla gelinceye kadar belli ölçüde mesafe alınmış ve bir hay­li tecrübe kazanılmıştı. Bu işteki ön büyük engel, ortak İslam kültürü ve onun temsil eden Arap alfabesi ve bu alfabeyle bütün Türkistan’da ve Kuzey-Batı Türklüğü arasında Çağa­tay Türkçesiyle oluşturulmuş dinî, edebî ve ilmî medeniyet eserleri idi. Önceleri bu bütü­nün içinden özellikle İlminski ve etrafındakilerin çabalarıyla Tatarca ve Kazakça (bazı iyi niyetli Tatar ve Kazak aydınlarının da yardımıyla) ayrı bir yazı dili olma aşamasına getiril­mişti. Diğer yandan Taşkent'te de Ostroumov’un başında bulunduğu Türkistan Vilayetinin Gazetesinde Çağatay Türkçesinin bütünlüğünü bozma faaliyeti yürütülüyordu. Zeki Veli- di Togan bu durumu şöyle açıklar:

“Ostroumov gazetesinin dili bozuk bir şivede idi. ‘Sertiye’ tesmiye ettiği bu dili tatarca ve ka- zakçadan uzaklaştırmak için kulandığı hususî usulleri vardı. Meselâ makalelerde ‘kelgen, ‘toq- tay turgan, ‘tilegen, ‘büyük’, ‘pek’, ‘güzel’, ‘balıq’, ‘geçinir’, ‘et satar’gibi kelimeler olursa bun­lara tatarca ve kaçakçadır diye kızar ve ‘kilgen, ‘tokhtay dürgân, ‘khohlegân, ‘kâtte’, cûde’, ‘çiraylîk’, ‘belîğ’, ‘zendegârçilik qılur’, goştfuruşluq qılur’ diye tashih edermiş. Yabancı kelime­lerdeki ‘o’ harfine mukabil, arabîyazıda ‘a’ kullanmak (meselâ ‘vagon’, poezd’yerine 'vagan, fayiz’), âhengi Taşkent şehri ahalisinin telâffuzuna göre bozmaktaki mübalağa daha ziyade Ostroumov gazetesi zamanında takarrür etmiştir. Yoksa Khokand, Khıyva edip ve muharrirle­rinin eserlerindeki dil, eski Çağatay ananesini ve düzgünlüğünü oldukça muhafaza ediyordu" (Togan 1981: 503). [Alıntıda yazarın imlasına dokunulmamıştır.]

İlminski ve Ostoumov’un siyaseti, Sovyet döneminde alfabe değişikliği yapılırken bir basamak daha ileriye götürüldü. Latin alfabesine geçişte bütün Türk boylarının aydınla­rı, bilim adamları büyük ölçüde “alfabe ortaklığı”a, alfabelerde ortak harf ve seslerin bu­lunmasına büyük ölçüde özen gösterseler de 1938’de Kiril alfabesine geçişte, alfabe bir­liği tam olarak bozuldu. Özellikle de Çağatay Türkçesinin merkezinde bulunan Özbekçede, Buhara, Taşkent ve Semerkant gibi şehirlerde asırlarca süren medrese eğitiminin ve bu şehirlerde bulunan Taciklerin etkisiyle konuşma dilinde ortaya çıkan değişiklik­lerin alfabeye yansıtılması için büyük bir çaba gösterildi. Böylece Özbek yazı dilindeki ünlü sayısı azaltıldı, Türkçe kelimelerdeki büyük ve küçük ses uyumu, imlada hemen he­men yok sayıldı; Bazı Özbek milliyetçilerinin Özbekçede de dokuz ünlünün gösterilme­si, Tacik tesirlerinden uzak Fergana bölgesi ağızlarının edebî dil için esas alınması görüş­leri, Sovyet tarih anlayışının etkisinden kendilerini kurtaramayan yöneticiler tarafından (hem Sovyet döneminde hem de bağımsızlıktan sonra) engellendi. Aksine Kiril alfabe­sine geçilirken Özbekçeyi çevreleyen Türkmence, Kazakça ve Kırgızcada tam bir fonetik imlâ kullanılarak yazı dili ve fonolojik anlayışa dayanan eski alfabe birliği, tam olarak or­tadan kaldırılmış oldu.

Sovyetler Birliği’nde Latin alfabesine geçişin kesinlik kazanması ve uygulamanın başlamasından sonra, Rus yönetimin hiç beklemediği bir şey olur: 1 Kasım 1928’de Tür­kiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nde uygulanan Latin alfabesini de göz önünde bu­lundurarak alfabeyi değiştirme kararı alır, Türk halkları arasında yeniden alfabe birli­ği sağlanmış olur.

Birçok Türk aydınının, halkın eğitim seviyesinin yükseltilmesinde, kültürel kalkınma­da etkili olacağı, dünyaya açılmayı kolaylaştıracağı için destekledikleri Latin alfabesine geçme, Sovyet yöneticileri için “Ruslaştırma”nın birinci aşamasıydı. Latin harfleri kabul edilip, Arap harflerini kullanmaya devam etme fikri tamamıyla aydınların gündeminden düştükten sonra 1938-40’ta Sovyet hükümeti ikinci aşama olan alfabeleri Kirilleştirmeye başladı. Latin alfabesinde bütün Türk halklarının aynı alfabeyi kullanması temel düşün­ce olarak kabul edilmişti. Kabul ettirilen Kiril alfabesinde bu temel prensip de bozuldu; her bir Türk halkına ayrı bir alfabe uyarlandı, üstelik alfabelerdeki harflerin sırası da de­ğiştirildi. Bununla da yetinilmedi Kiril alfabesindeki aynı karakter (harf), alfabelerde baş­ka başka sesleri karşılamak için kullanıldı. Mesela, Azerî Kiril alfabesindeki “A”, “O”, “E” harflerinin fonetik değeri ile Özbek alfabesinde kullanılan aynı harflerin fonetik karşılı­ğı bir değildi. Böylece konuşarak birbirini anlayan Türk boyları, birbirinin yazılarını oku­yamaz hâle geldi.



Bunun tersine Türk boylarının hiç birinin lehçesi için gerekli olmayan ama, Rusçada var olan E (ye), M (yu), % (ya) gibi çift sesleri karşılayan harfler veya sadece Rusçada olan ^ (ts), ^ (Şç), harfleri ve b (kalınlık), b (incelik) işaretleri de sırf Rusça kelimelerin aslî imlalarıyla yazılabilmesi için kabul ettirildi. Stalin’in ölümünden sonra Sovyet rejiminin biraz yumuşamasını fırsat bilen Türk boyları, değişik tarihlerde bu harfleri, işaretleri, al­fabelerinden çıkarmaya başladılarsa da bazılarının alfabelerinde bunlar günümüze kadar devam etmektedir.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsız Türk cumhuriyetlerinde Latin alfabesi yeniden gündeme geldi. Problemi görüşüp tartışmak için Marmara Üni­versitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün girişimiyle 18-20 Kasım 1991’te İstanbul’da “Miletler Arası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu” düzenlendi. Bu sempozyuma ka­tılan Türk dünyası temsilcileri, Türkiye’de kullanılan Latin alfabesini esas alarak 34 harfli bir Latin alfabesi tasarısını kabul edip bu tasarıyı Türk cumhuriyetleri yetkililerinin dik­katine sundu.

Türk dünyasında alfabeyi birleştirmek için ele geçen bu tarihî fırsat iyi kullanılamadı. 25 Aralık 1991’de Azerbaycan’da nispeten çok yakın bir Latin alfabesi benimsendi ama, 12 Nisan 1993’te Türkmenistan’da ve 2 Eylül 1993’te Özbekistan’da kabul edilen Latin alfabe­leri, bilim ve siyaset çevreleri için hayal kırıklığından başka bir şey olmadı. Böylece uzun zaman süren Rus yönetiminin etkilerinden kısa zamanda kurtulmanın mümkün olmadı­ğı da anlaşılmış oldu.

Günümüzde Gagavuzlar da Latin alfabesine geçmiştir. Tatar ve Başkurtlar arasında Latin harflerine geçiş Rusya Federasyonu tarafından engellenmiştir. Ukrayna’ya bağlı Kı­rım Otonom Cumhuriyeti’nde yaşayan Kırım Tatarları arasında resmen alfabe değişikliği olmasa da Latin harfleriyle kitap ve süreli yayın da basılabilmektedir.