Kazakistanda Rus istilası yaklaşık olarak 1731 yılında başlayıp 1869’da sona erdi. Bir müd­det Kazak feodal yöneticilerinin (beylerin) işbaşında kalmalarına izin verilse de sonraları yönetim tamamen Ruslara geçti. “Rus idaresi, Kazaklarla olan münasebetlerinde 1860 yı­lına kadar Kazan Tatarlarını aracı olarak kullandı. Bunlar da, Kazaklar üzerinde siyasî ve iktisadî tesirlerde bulunmak ve göçebeler üzerinde İslam inancını güçlendirmek suretiyle bundan istifade ettiler” (Devlet 1999: 31).

XIX. asrın başlarında İdil-Ural medreselerinde yetişen din adamlarının veya belli se­viyeye gelmiş medrese öğrencilerinin, yaz mevsiminde Kazaklar arasına yayılarak imam­lık ve öğretmenlik yapması âdet hâline gelmişti. Ayrıca Kazanda 1830’lu yıllardan son­ra kitap basım işinin gelişmesi, Kazan, İstanbul, Kahire gibi şehirlerde basılan dinî, edebî, tarihî kitapların bu gezgin hocalar, tüccarlar veya İstanbul üzerinden Hac ziyaretinden dönen kafileler tarafından Kazak bozkırına sokulması, Kazaklar arasında da yeni fikir­lerin yayılmasına hizmet etti. Diğer bir deyişle yeni din anlayışını, yeni eğitim metotla­rını benimsemiş Kırımlı ve özellikle İdil-Urallı (Tatarlar, Başkurtlar) genç din adamla­rı, XIX. asrın sonlarına doğru modernleşme açısından Kazaklar üzerinde Ruslardan daha fazla etkili oldular. Rus etkisi, daha çok yönetimde görev alan Kazak soyluları veya Rus mekteplerinde okuyan, askerî hizmete giren çok daha az sayıdaki Kazaklarla sınırlı oldu­ğu hâlde bu medreseliler, geniş coğrafyaya yayılmış bozkır halkını etkilediler. XX. yüzyıl başlarından itibaren ise “Usul-i Cedid” medreseler, (Kazan, Ufa, Troysk, Omsk gibi şehir­lerde) aynı zamanda Kazak aydınlarını yetiştiren merkezler hâline geldi. Bunlar arasın­da özelikle Kazanda Medrese-i Muhammediye, Ufa’da Medrese-i Aliye [Medrese-i Gali­ye], Orenburg’da Medrese-i Hüseyniye ve Troysk’ta Medrese-i Resuliye, oldukça iyi sevi­yede eğitim vermeleriyle tanınmışlardı. Medrese-i Aliye’de Türkiye’den giden hocaların da ders verdiği bilinmektedir.

İstiladan sonra Kıpçak Bozkırı’nın ve batı Sibirya’nın değişik yerlerinde yeni ku­rulan şehirlerde 1780’li yılların ortalarından itibaren Rus resmî mektepleri açılmaya başlasa da buralarda okuyan Kazakların sayısı çok değildi. 1789’da Orenburg’ta açılan mektepte tercümanlık ve mütercimlik okuyan öğrenciler arasında Kazaklar da vardı. 1825’te Orenburg’ta ve 1846’ta Omsk şehrinde açılan askerî okullarda Kazak soylula­rının bazı çocukları da okumaya başladı. Bu okullardan mezun olan Kazaklar, Rus yö­netiminde çeşitli memurluklarda görev aldı ama, Kazak modernleşmesine önemli bir katkıda bulunmadılar.

1841’de Bökey Orda’da, Cihangir Han, “kendi ordasında ilk defa Türkçe ve Rusça asrî bir mektep açtı. Oğullarıyla birlikte sekiz Kazak çocuğunu Orenburg Neployev Askerî (Kadet) Mektebi’ne verdi.” (Togan 1981: 266). Z. V. Togan, aynı eserinde Cihangir Han’ın, eşinin ve çocuklarının doğu ve batı dillerinden birkaçını bildiklerini, yüksek kültüre sahip olduklarını özelikle belirtir ama, asrın başlarında bu seviyede eğitimli ve Kazak modern­leşmesinde etkili olan yöneticilerin, aydınların sayısı çok azdır.

Ruslar’ın II. Katerina devrindeki yumuşak tavırları çok sürmez; İdil-Urallı mollaların, medrese öğrencilerinin Kazaklar üzerindeki etkisinden rahatsız olmuşlardır. Tatar etkisi­ni engelleyebilirlerse, Kazakları çok daha kolay bir şekilde asimile edeceklerini, Hristiyan- laştıracaklarını sanırlar. 1860’lı yıllardan sonra asimilasyon siyasetine geri dönerler. Ka­zak bozkırında Rus harfleriyle Kazakçanın da okutulduğu resmî okulların sayısı artar. Rus okullarında Kazakça XVIII. yüzyılda general Skalon’un hazırladığı Rus harfli “Alfabe”yle okutulmakta idi. 1870’li yıllardan itibaren misyoner papaz ve Türkolog Nikolay İlminski (1822-1891)’nin yine Rus-Kiril harflerine dayanarak yazdığı “Kendi Kendine Rusça” adlı kitap kullanılmaya başlar.

“Zaten Çarlık Rusyasının kültür ve eğitim politikası, hakimiyeti altına aldığı Miletleri Ruslaş­tırma esasına dayanıyordu. Rus hükümetinin bu konudaki tutumu hiçbir tereddüte yer bırak­mayacak kadar açıktı. Nitekim Rus halk eğitim bakanı D. A. Tolstoy, 1870 yılında şöyle yaz­mıştı: Ülkemizde yaşayan geri kalmış halkları eğitmekteki esas gaye onların muhakkak Ruslaş- tırılması olmalıdır. Böylece onlar Rus halkıyla karışıp, eriyip gideceklerdir.” (Kesici 2002: 722).

Bu asimilasyon siyaseti sebebiyle Ruslar eskiden beri Tatarlarla Kazakları birbirinden ayırmaya gayret etmişlerdir. Nitekim 1789’da kurulan Orenburg İdare-i Ruhaniye’sinin görevi Kazak bozkırı ile doğu Avrupa arasında olan Müslümanların dinî işleriyle ilgi­lenmekti. Başlangıçta Kazak Müslümanları da bu kurumu bağlı idi fakat, sonradan, ka­sıtlı olarak bu idarenin ilgi alanından çıkartıldılar ve uzun müddet başıboş bırakıldılar. Rus yönetimi, misyoner papazlar ve onların etkisindeki bürokratlar, Kazakların Müslü­man olduğuna inanmıyor; onları şeklen Müslümanlığı kabul etmiş, aslen animist bir kit­le olarak görüyordu. Hâlbuki XVI. yüzyıl başlarındaki son Moğol istilası (Kalmukların istilası, devletlerinin adı Cungar Hanlığı idi.) başka sebepleriyle birlikte Budizmle Müs­lümanlık arasındaki bir din savaşına dönüşmüş, bu savaşta özellikle Kazaklar İslâmiyeti ve Türkistan’ı savunmuştu. Tarihlerinde Aktaban Şuburundu olarak anılan bu dönem­de Kazaklar, büyük kayıplar vermiş, çok acı günler yaşamıştı. Bu dönemin olayları Ka­zak halk hikâyelerine ve kahramanlık destanlarına da yansımıştı. Bu mücadeleye konu olan bazı Kazak kahramanlık destanları açıkça “Gazavatname” özelliği taşımaktadır. Bü­tün bunlara rağmen Rus yönetimi, özellikle de papaz İlminski, Kazakları tam manasıyla “Müslüman” saymak istememiştir. Rus resmî makamlarının bu tavrı, XIX. yüzyıl sonla­rında Şokan Velihanov, Ibıray Altınsarin gibi bazı Kazak aydınlarını yanıltsa da daha son­ra “Cedit” hareketi içinde yer alan Kazaklar, ulusal “Alaş Orda” hareketine öncülük eden Kazak milliyetçileri, Kazakların Müslümanlığı hakkındaki bu yanlış kanaatleri tamamen değiştirmişlerdir.

Zaten ceditlerden çok daha önce Kazaklar arasında uzun zaman bulunmuş ve onların kültürlerini çok iyi tanımış olan ünlü türkolog Radloff da ilk baskısı 1884’te yapılan Aus Sibirien adlı eserinde Kazakların Müslümanlığı hakkında şunları söylüyordu:

“Kazakları Altaylarda yaşayan Türk göçebelerinden ayıran ve onları yaşayış ve düşünüş bakı­mından daha yüksek bir seviyeye çıkaran en bariz özellik yüzyıllardan beri İslam dinine bağ­lı olmalarıdır. Giyim ve ev içerisinde görülen daha tertipli ailevi münasebetler ve daha yüksek seviyeye ulaştırılmış etik şuur, bunlar hiş şüphesiz İslamiyetin tesiriyle girmiştir. Kazakların an­cak son zamanlarda İslamiyeti kabul ettiği ve büyük kısmının bugün bile putperest olduğu hak­kında yanlış fikirler de yayılmıştır. Kazaklar artık birkaç yüzyıldan beri İslamiyeti tamamiyle kabul etmiş vaziyettedirler, onların müslümanlığı, bozkır göçebelerinin hayat tarzına bağlı ola­rak hususi bir renk göstermekle beraber, haklı olarak titiz ve hatta fanatik Müslüman diye va- sıflandırılabilirler.” (Radloff 1954: 480).

Nitekim Rus makamlarının, misyonerlerin büyük çabalarına rağmen Kazaklardan ta- nassur edenlerin çok az sayıda kalması da Radloff’u haklı çıkarmıştır. Rusların 1552’den sonra İdil-Ural bölgesinde yaptıkları gibi şiddetli yöntemlere başvurmaları ise zaman iti­barıyla da mekân itibarıyla da artık mümkün değildi.

Yine de İlminski’nin yaygınlaştırdığı ve bir sisteme oturttuğu Türk halklarının dilleri­ni Kiril-Rus alfabesiyle yazma geleneği, tarihte derin izler bıraktı. Etkileri günümüzde de devam ediyor. Çarlık döneminde bu alfabe tam olarak uygulanamasa da Sovyet dönemin­de 1938’den itibaren bütün Türk halklarının dilleri için kullanılmıştır. Kazaklar da dâhil olmak üzere bazı Türk halkları, Kiril harflerini hâlâ da kullanmaktadır. Kazakistan yeni düzenlenen Latin alfabesine geçiş hazırlıklarını sürdürmektedir. (2018)

Kazaklar arasındaki modernleşme hareketleri, özellikle sosyal bilimler alanında epey­ce erken ortaya çıkmasına rağmen, bu gelişme diğer Türk halklarının değil, Rusların ve daha da ilginci batı Avrupa bilim çevrelerinin dikkatini çekmiştir. Rus askerî okulların­da yetişen, Cengiz Han’ın soyundan gelen Şokan (veya Çokan) Velihanov (1835-1865), tarih, coğrafya, etnografya vs. gibi konulardaki bilimsel, orijinal ve objektif araştırmala­rını Rusça olarak yayımladıktan sonra ünü, Çarlık Rusya’sını aşarak batı Avrupa’ya kadar ulaşmış, birçok araştırması Rusya’da yayımlandıktan kısa bir süre sonra, çevrilerek Avru­pa bilimsel dergilerinde de basılmıştır. Manas Destanının bir kısmını derleyip Rusçasıy- la birlikte yayımlayarak, bu destanı bilim dünyasına tanıtması, edebiyat alanındaki en de­ğerli çalışmasıdır. Kuzeydoğu Türklüğünün tarih ve etnografyası hakkındaki makaleleri; bu bölgenin ve Doğu Türkistan’ın bazı yöreleri hakkında -tarih, beşerî ve fizikî coğrafya başta olmak üzere- çok yönlü araştırmaları, ona büyük bir şöhret ve itibar kazandırmıştır. Rusların, Kazakların modernleşmesine, cehaletten ve gerilikten kurtulmalarına yardımcı olacaklarına inanmıştı. Ruslarla kültürel bütünleşmeden yana olmuş, fakat katıldığı bir sa­vaşta Rus askerlerinin sivil ahaliye acımasızca saldırıları onu cinnet geçirme noktasına ge­tirmiş, hayal kırıklığı içinde ölmüştür.

Kazaklar arasında yeni okullar açılarak modern eğitimin yaygınlaştırılması; ilk ders kitaplarının ve modern edebiyatın ilk örneklerinin yazılması, Kazakça’nın edebî dil ola­rak işlenmesi gibi konulardaki hizmetleri sebebiyle Ibıray (İbrahim) Altınsarin (1841- 1889)’den özellikle söz etmek gerekir. O da Şokan Velihanov gibi Rus fikir ve edebiyat ha­yatından, hatta misyoner İlminski’nin görüşlerinden etkilenerek Kazakların kendilerini geliştirmelerine, çağa ayak uydurmalarına Rusların imkân sağlayacağını sanıyordu. Yakın ilişkiler kurduğu, ailesi içine girip çıktığı İlminski’ye de bu açıdan inanmıştı. Onun için Bozkırda Rusça-Kazakça eğitim yapacak okulların açılmasında var gücüyle çalıştı. O za­mana kadar Çağataycayı yazı dili olarak kullanan Kazakların kendi ana dilleriyle eğitim yapmalarının, resmî yazışmalarda ve edebî eserlerde Kazakçayı kullanmalarının gerek­li olduğunu ileri sürdü ve bu işte de başarı sağladı. İlminski’nin etkisiyle Arap harfleriyle ve önce Kuran okumayla başlayan eğitimin Kazaklar için zaman kaybına sebep olduğunu, okuma yazma ve bilim öğrenme isteğini zayıflattığını düşünüyordu. Bu yüzden Rus-Kazak mekteplerinde okutulmak üzere Rus-Kiril alfabesini kullanarak bir 1879’da Kirgizkaya Hrestomatiya (Kazakça Okuma Kitabı) ile Kazaktarga Orıs Tilin Üyretüvdin Bastavış Ku­ralı (Kazaklara Rusçayı Öğretmenin Temel Kuralı) adlı ders kitaplarını yazmıştır. Misyo­nerlik ruhuyla hareket eden Rusların asimilasyon düşüncelerini açıkça anladıktan sonra İlminski’ye bir mektup yazmış bu durumdan şikayetçi olmuştur. Misyonerlere karşı tavır alarak Kazaklara İslâmın esaslarını kendi dilleriyle anlatan Şeraitul-İslâm-Musılmanlıktın Tutkası (1884) adlı bir ilmihal kitabı yazdığı gibi Kazakça Okuma Kitabını da bu sefer Arap harfleriyle, biraz kısaltarak Maktubat adıyla tekrar yayımlamıştır (1889).

Sosyal, ahlakî konularda, halk şiiri nazım şekillerinden ve geleneğinden uzaklaşma­dan ilk manzum hikâyeleri, masalları yazmış, başta Kirilov olmak üzere bazı Rus şair ve yazarlarından Kazak zevkine uygun çeviriler yaparak modern Kazak şiirinin ve nesrinin temelini atmıştır.