Yazdır
Kategori: Kardeş Edebiyatlar
Gösterim: 317

Azerbaycan Türkçesinin oluşum süreci, bir halk olarak “Azerî Türkleri”nin oluşum süre­cinden öncedir. Bugün Azerbaycan Türkçesi (veya Azerî Türkçesi) olarak nitelendirdi­ğimiz yazı dilinin fonetik, morfolojik özellikleri Oğuzcanın içinde (bir başka yaklaşımla “Eski Anadolu Türkçesi” döneminde) XIII-XIV. yüzyıldan itibaren izlenmektedir.

Azerbaycan Türklerinin tarih sahnesine çıkışları ise, aslında Orta Doğu Türklüğünün (batıdaki Oğuzlarının) ikiye ayrılmasıyla mümkün olmuştur. Şah İsmail’in kurduğu Safevî Türk devleti (1501) ve uzun zaman sürüp giden Osmanlı-Safevî hâkimiyet mücadeleleri, araya giren mezhep ayrımı (önceleri Kızılbaşlık-Sünnîlik, sonraları Şiîlik-Sünnîlik çekiş­meleri), asrın iki büyük devleti olan “Osmanlı Türkiyesi” ve “Türk İran'ın Orta Doğu’yu aralarında paylaşmasıyla sonuçlanmış ve bu süreç, zamanla Azerbaycan Türklüğü ile Os­manlı Türklüğünün ayrışma noktasını oluşturmuştur.

İranda Safevîleri (1501-1732), Afşarlar (1736-1795), Kaçarlar (1795-1924) izledi ama, İran Türk devletinde değişen yalnız hanedanlar oldu; devletin siyasî, kültürel niteliğinde fazla bir değişiklik yoktu. Safevîlerin ilk dönemlerinde Türk diline, devlet dili ve edebî dil olarak önem verilse de, daha sonra resmî dil olarak Selçuklularda olduğu gibi Farsça ter­cih edildi. Buna rağmen İranda Türk dilli edebiyat (Azerî edebiyatı) her zaman varlığını korudu. Özellikle sözlü edebiyat oldukça zengin birikimiyle Türk dünyası edebiyatları ara­sında seçkin bir yere sahip oldu. İran’daki Türk şair ve yazarları genellikle iki dilde, Türkçe ve Farsça eserler verdiler. İran Türk edebiyatı, tarih boyunca batısında Osmanlı Türk ede­biyatını doğusunda da Çağatay (Türkistan) Türk edebiyatını yakından takip etti. İki Türk kültür dairesi arasında köprü vazifesi gördü.

Kafkasya ve İranda yaşayan Oğuz Türkleri (günümüzdeki adlandırma ile Azerbay­can Türkleri) 1804’te başlayan Rus istilası ve 1813’te Rusya ile İran arasında imzalanan Gülistan Antlaşması’yla ikiye ayrıldı. 1828de yine aynı devletlerce imzalanan Türkmen- çayı Antlaşması ise bu durumu pekiştirdi. Kuzey Azerbaycan Rus yönetimine geçti, gü­ney Azerbaycan İranda kaldı. İran Türkleri, aslında Osmanlı ve Babür İmparatorluğu gibi, tarihte uzun ömürlü olan bir devlete sahipti. Onlar 1924-25’e kadar İran’a hâkim ol­dular. Bu tarihten itibaren İran devleti, Farsların eline geçti, böylece Azerbaycan Türk- leri arka plana itildi.

Anadolu Türklerinin, yönetiminde yaşadıkları Osmanlı hanedanın adını benimseme­leri ve kendilerini “Osmanlı” olarak nitelemelerine karşılık, İran’daki Türkler günümüze kadar kendilerini “Türk” olarak tanımlamaya devam etmiş ve gerekli gördüklerinde “İran Türkü, Azerbaycan Türkü” gibi daha açık bir tanım kullanmışlardır.

Rus istilası altında kalan Kuzey Azerbaycan Türkleri, kendilerini XX. yüzyılın başına kadar “Müslüman” veya “Türk” olarak adlandırmıştır. Komşuları olan Ermeni, Gürcü ve Farslar da onlara “Türk” demekte devam etmiştir.

Osmanlı Türklerinin Batı kültürüne yaklaşmalarının doğal bir sonucu olarak Türkiyede milliyet meselesi ortaya çıkmış, tarih bilgi ve bilincinin de gelişmesiyle XIX. yüzyıl son­larından itibaren “Osmanlı” yerine “Türk” kimliği kullanılır olmuştur. Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiyede “Türk” kimliği anlayışı iyice pekişmiş ve yerleşmiş­tir. Böylece Türkiyede Kafkasya ve İranda yaşayan Türkler için yeni bir adlandırma ihtiya­cı ortaya çıkmıştır. Bu konuda Türk bilim adamları daha çok coğrafyadan yararlanmayı ve böylece Türkiye Türkleri, Anadolu Türkleri, Kafkasya Türkleri, Azerbaycan Türkleri, İran Türkleri gibi adlandırmaları doğru bulmuş ve kullanmışlardır.

Kafkasya’da da aynı problem, Batılılaşmanın bir sonucu olarak hissedilmiş, Azerbay­can aydınları, Rusların kendilerini “Tatar”, “Kafkasya Tatarı” “Azerbaycan Tatarı” veya sa­dece “Müslüman” olarak adlandırmalarını doğru ve yeterli bulmamış, eskiden beri kul­landıkları, tarihî derinliği olan “Türk” nitelendirmesini tercih etmişlerdir. Bu konuda özellikle Hüseyinzade Ali Bey’in “Türkler Kimdir ve Kimlerden İbarettir” (Hayat gazete­si, 1905-1906) adlı büyük makalesi çok etkili olmuştur. Onlar da kendilerini diğer Türk gruplarından ayırmak için yine coğrafyadan yararlanmış millî kimlikleri için “İran Türk- leri”, “Azerbaycan Türkleri”, “Kafkasya Türkleri” veya aynı manada “Azerî, Azerbaycanlı” tanımlarını kullanmaya başlamışlardır. 1918’de Kuzey Azerbaycan’da kurulan Türk dev­letinin kendisini “Azerbaycan Cumhuriyeti” olarak adlandırması, bu adlandırmanın yay­gınlaşması ve halk arasında millî kimlik olarak kabul görmesiyle birlikte “Azerbaycan Tür­kü” ve dolayısıyla da “Azerbaycan Türkçesi”, “Azerbaycan Türk Dili”, “Azerbaycan Türk Edebiyatı” veya bunun kısaltılmış bir ifadesi olan “Azerbaycan” edebiyatı tanımları kulla­nıla gelmiştir.

Bu kullanımları karıştıran ve fikirleri bulandıran Sovyetler Birliği’nde 1926 yılından itibaren Türkiye Türkleriyle Azerbaycan Türklerini birbirinden iyice ayırmaya yönelik, kasıtlı ideolojik yaklaşım ve bu yaklaşımın ortaya attığı aslı-esası olmayan “Azerbaycan Milleti”, “Azerbaycan Dili” kavramlarına dayanan tarih anlayışı olmuştur.

1918’de Kafkasya Türklerinin Ermeni ve Bolşevik katliamlarından Türkiye askerî mü­dahalesi sayesinde kurtulması ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulması, Anadolu Türk- leriyle Kafkasya Türklerinin asırlarca devam eden Osmanlı-İran, Sünnîlik-Şiilik reka­bet ve çekişmesinin sona erdiğini, Türklük ve Müslümanlık bağlarının iyice kuvvetlen­diğini gösteriyordu. Zaten XIX. asrın sonlarına doğru her iki coğrafyada tarih bilgisinin ve millet bilincinin gelişmesi, XX. yüzyıl başlarından itibaren aydınlar arasında “Türk­çülük” ve İslâmcılık” cereyanlarının güçlenmesini sağlamıştı. Rusya’da İsmail Gaspıra- lı, Azerbaycan’da Hasanbey Melikzade Zerdabî, Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu, Meh­met Emin Resulzade gibi aydınların, 1906-1917 yılları arasındaki Rusya Müslümanları Kongreleri’nin ve aynı zamanda Türkiye’deki “Millî Edebiyat”, dilde sadeleşme hareketleri­nin bu yakınlaşmada, kaynaşmada büyük rolü olmuştu.

Ruslar I. Dünya Savaşı sırasında kendi kontrolleri altındaki Doğu Anadolu bölgesin­de savaş ve Ermeni komitelerinin sebep olduğu yağma, öldürme, kıtlık ve açlık karşısın­da sersefil olan Doğu Anadolu Türklerine, Azerbaycan Cemiyet-i Hayriyesi’nin “Kardaş Kömeği” olarak adlandırılan yardımlarını, Rusya’daki siyasî kargaşa sebebiyle engelleye­memişti. 1918’de Türkiye-Azerbaycan dayanışmasıyla Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ku­rulmasını, ardından Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasını ve daha güç­lü bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasını, “Büyük Ermenistan” rü­yalarının tarihe karışmasını görünce hem Ermeniler hem de Ruslar, Türkiye-Azerbaycan yaklaşmasına daha fazla tahammül edemediler. Bu durumu bölgedeki çıkarlarına aykı­rı buldular. Ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin “Bolşevikleşmemesi”, Sovyet-Türkiye yakınlaşmasının da sonunu getirdi. 1924’te Lenin’in ölmesinden sonra Stalin’in Sovyet Rusya’nın başına geçmesi ve daha başka sebeplerle 1926’dan sonra Sovyet Azerbaycan’da kontrolü elinde bulunduran Rus ve Ermeni Bolşevikleri, Moskova’nın emriyle sadece Azerbaycan’ı Türkiye’den uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmakla kalmadılar, aynı zamanda Kafkasya’yı Türklerden temizlemek için kitlesel baskılara, sürgünlere başladı­lar. Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetleri içindeki Türkler sürgün edilerek bu cumhu­riyetlerde etnik temizlik yapıldı (II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ahısha Türkleri de bu bağ­lamda sürgün edildi). Bununla da yetinilmedi Azerbaycan’a ait birçok arazi, Ermenistan’a terk edildi. 1920’li yıllarda başlayan aydınları ortadan kaldırma hareketi 1937’ye doğru kitlesel bir kırgın hâlini aldı. On binlerce Azerbaycan aydını “rejim düşmanı” ithamı ve bahanesiyle ortadan kaldırıldı veya Sibirya’ya sürgün edildi. İşte bu hadiseler sırasında Azerbaycan’da tarih görüşü, “milliyet anlayışı” 

Sovyetler tarafından bilinçli olarak değiş­tirildi. Kafkasya, İran bölgelerinde tarihin epeyce eski dönemlerinden beri yaşayan Türk- lerin, “aslen İranlı bir halk olduğu ve Selçukluların bölgeye gelmelerinden sonra zorla Türkleştirildikleri, aslen Türk olmadıkları sadece ‘Türk dilli bir halk’ oldukları” gibi hiç­bir tarihî esasa dayanmayan bir tez ileri sürüldü ve zorla kabul ettirildi. Böylece Sovyet döneminde Türk kimliği yasaklandı; halkın adı “Azerbaycanlı”, dilin adı da “Azerbaycan- ca” veya “Azerbaycan Dili” olarak tanımlandı. Bu uyduruk tezi güya ispat etmek için tarihî bulgular vesikalar tahrif edilerek ciltler dolusu eserler yazıldı.

Sovyetlerin Kafkasya’da Türklüğü ortadan kaldırmak için icat etikleri bu uydurma ta­rih görüşü yeni İran devletinin de imdadına yetişti. İran, XX. yüzyıl başlarında Rusya ve İngiltere’nin kontrolü altına girmeye mecbur olsa da 1924 yılına kadar iyi kötü bağımsız­lığını ve Türk kimliğini koruyabildi. 1924’te İngilizlerin de yardımı ile Rıza Han, Türk Ka­çar hanedanını tahttan uzaklaştırarak İran’ın kontrolünü eline geçirdi ve kendini şah ilan etti. Böylece 1924’ten sonra İran bir Türk devleti olmaktan çıktı; siyasî, kültürel yapısında tamamen Farsların hâkim olduğu bir devlet hâline geldi. Rıza Han, şovenist Fars milliyet­çilerinin telkiniyle Sovyet tarih tezinin bir benzerini İran’da uygulamaya başladı. Ülkede­ki Türklerin, “Moğollar zamanında zorla Türkleştirilmiş İranlı bir halk olduğu, bu halkın adının da ‘Azerî’ olduğu” ileri sürüldü. Böylece günümüzde nüfusu 25-30 milyon arasında tahmin edilen İran Türkleri “Azerî”, dilleri de eski İran dillerinin bir kolu olduğu var sayı­lan “Azerîce” olarak adlandırıldı. 1924-1979 arasında İran’da Türkçe eğitim ve matbuat ta­mamen yasaklandı. Rıza Han’ın kurduğu “Pehlevi” hanedanı, 1979’da “İran İslâm Devri­mi” ile ortadan kaldırılsa da İran’daki Türkler, devrim sırasında vaat edilen kültürel, siyasî haklarını elde edemediler. Hâlen İran’da sıkı bir sansür uygulanmaktadır. Sansürden izin alınabilirse Azerbaycan Türkçesiyle kitap ve dergiler basılabilmektedir.

İranda Azerbaycan Türkleri için resmen dayatılan kimlik tanımının, 1918’de Azerbay­can Cumhuriyeti’ni kuran aydınların ve Türkiye’de Fuat Köprülü ile başlayan “Azerî Tür­kü”, “Azerî Türkçesi”, “Azerî edebiyatı”, adlandırmalarıyla bir ilgisi yoktur. Aynı şekilde daha sonra aynı anlamda Türkiye’de kullanılan “Azerbaycan Türkü”, “Azerbaycan Türkçesi” ve “Azerbaycan Edebiyatı” gibi adlandırmalarla da sadece isim benzerliği vardır; kastedi­len mahiyet ise kısaca açıkladığımız gibi tamamıyla farklıdır. Türkiye’de kullanılan terim­de “Azerî”ler, açıkladığımız gibi Oğuz Türklerin bir boyu olarak nitelendirilir, İran resmî makamları ise ‘Azerî’leri, Türkleştirilmiş İran halklarından biri olarak kabul ederler. Bu kavramların kimler tarafından ve nasıl bir yaklaşımdan hareketle kullanıldığı iyice bilin­mediğinden, zaman zaman yanlış yorumlar yapılmaktadır.

Geçmişte Sovyetler Birliği’nde, zamanımızda ise İran’da, hükümetlerin bu kasıtlı yaklaşımları, sözü edilen yörelerde Azerbaycan Türkleri arasında gittikçe yaygınlaşan “Türklük” bilincin ileride yol açacağından korkulan hareketleri önleme telaşıyla uygu­lamaya konulmuştur. Bu zoraki yaklaşımlar, bilimsel verilere değil, siyasî, ideolojik gö­rüşlere dayanmaktadır.

1991’deki yeni bağımsızlık döneminden sonra Azerbaycan’ın önderi Haydar Aliyev’in “Biz bir millet iki devletiz!” sözleriyle bu konudaki kargaşaya resmen son ve­rilmiş bulunmaktadır.

Sözü edilen Sovyet tarih anlayışı sadece Azerbaycan Türkleriyle sınırlı değil idi; onlar Özbekistan ve Türkmenistan Türkleri için de benzer tezleri savunmuşlardı. Sovyetlerin yı­kılmasıyla birlikte o ülkelerde de millî tarih anlayışı, objektif yaklaşımlar ve bilimsel gö­rüşlerle yer değiştirmeye başlamıştır.

Azerbaycan siyaset, fikir ve edebiyat hayatını bir hayli etkilediği ve karıştırdığı için bu kavramları özellikle açıklamak yararlı görülmüştür.

XIX. Yüzyılın Başlarında Azerbaycan

Asrın başlangıcında Güney Kafkasya ve Azerbaycan, siyasî ve idarî bakımdan tam bir kar­gaşa içerisindeydi. Osmanlılar Kafkasya’daki hâkimiyetlerini kaybetmişti. 1747’te İran’da Afşar Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Kuzey Azerbaycan üzerindeki İran Türk dev­letinin nüfuzu zayıflamış, yerel beyler bağımsızlığına kavuşmuş Azerbaycan’da 10 “han­lık” (beylik) bir tane sultanlık ortaya çıkmıştı. Kuzey Kafkasya ve Dağıstan’da bazı kavim­ler arasında ise ufak, feodal karakterde idarî-siyasî teşekküller vardı. Azerbaycan, iki Müs­lüman Türk devletine (Türkiye ve İran’a) komşu olması sebebiyle dinî ve siyasî hüviyetin­de, kültür hayatında bazı hususî renkler taşıyordu. Bu sebeple de her iki devletin de tesir­lerine açıktı.

XIX. yüzyılda Ermenilerin bölgede bir devleti yoktu. Gürcülerin ise merkezi Tiflis olmak üzere küçük bir krallığı bulunuyordu. Bu krallık da İran’a veya Azerbaycan han­lıklarına bağlı olarak yaşamıştı. Özelikle İran’ın baskılarından bunalan Gürcü yönetici­leri, 1783’te Rusya’nın himayesine girmeyi tercih ettiler. Anlaşma gereğince Gürcü kra­lı ölünce devlet tamamen Rusya’ya katılacaktı. 1801’de Gürcü kıralı öldü, Ruslar savaşma­dan Gürcistan’a yerleşti. Zamanla Tiflis’te askerler için kışlalar, yönetim için büyük bina­lar yaptılar. Yollar güvenlik altına alındı, yeni okullar açıldı, ticaret gelişti. Bu tarihten son­ra Kafkasya’da geleneksel hayat tarzı hızla değişmeye başladı.

Gürcistan’ı elde ettikten sonra Ruslar, Azerbaycan’ı ve sonra da Kuzey Kafkasya’yı isti­laya başladılar. Dağıstan’da 1784’de İmam Mansur ile başlayan Ruslara karşı direniş, uzun yıllar süren savaşlardan sonra 1859’da Şeyh Şamil’in teslim olmasına kadar sürdü.

1804’te Gence Hanlığı, kanlı bir savaştan sonra Rusların eline geçti. Bunu diğer hanlık­lar izledi. Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Azerbaycan hanlıklarının arasında devam edip giden hâkimiyet mücadeleleri, çeşitli ihtilaflar, bu hanlıkları siyasî, iktisadî ve askerî bakımdan bir hayli zayıflamıştı. Kafkasya ve Azerbaycan üzerinde geçmişte çok etkili olan Osmanlı ve Safevî -daha sonra Kacar (İran-Türk)- devletleri de XIX. yy. başlarında artık eski güçlerini ve hâkimiyet alanlarını kaybetmişlerdi. Bu durum Rus istilasını kolaylaştır­dı. Azerbaycan hanlıkları, Ruslarla birçok kere savaştılar ama, onları durduracak güce sa­hip değillerdi. Ruslar bölgedeki kesin hâkimiyet için Kacar Türk hanedanının yönetimin­deki İran’la ve Türkiye’yle birçok kere savaştı. İran’la yapılan Gülistan anlaşmasıyla (1813) Azerbaycan ikiye bölündü. 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra Rusya’da ortaya çıkan karga­şalık sırasında, Türkiye’nin de yardımıyla 28 Mayıs 1918’de Millî Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduysa da 28 Nisan 1920’de Bolşevikler Azerbaycan’ı ele geçirerek Azerbaycan’da Rus hâkimiyetini tekrar kurdular. 1991 yılında, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle de Azerbaycan yeniden istiklaline kavuştu.

Güney Azerbaycan’da Şeyh Muhammed Hıyabanî (1920) ve Mir Cefer Pişeverî’nin (1944-45) kurdukları millî hükümetler ise uzun ömürlü olmadı.

Gürcistan’ın ilhakından sonra Tiflis, Rus yönetiminin mühim bir askerî üssü, hem de “başşehir” olarak süratle gelişmeye başladı. Bu şehirde eskiden beri gayr-i Müslimler - Gürcüler, Ermeniler, Yahudiler vs.- çoğunluktaydı fakat, Türk ve Müslüman sâkinler de az değildi. Rus yönetimi Kafkasya’daki Müslümanları “Şiî” ve “Sünnî” olmak üzere resmen iki ayrı dinî idareye bölerek, Şiîlerin reisine “Şeyhülislâm” Sünnîlerin reisine de “Müfti” un­vanı verdi, bu memurları Kafkasya Genel Valiliğine bağladı. Böylece hem dinî hareketleri ve medreselerdeki eğitimi kontrol altına aldılar hem de Müslümanlar arasındaki mezhep ayrımını kışkırtma imkânı elde ettiler.

Rus istilasından sonra, bölgedeki kargaşa önlendi, güvenlik sağlandı, tek para sis­temi kuruldu. 1850-60 yılları arasında Azerbaycan’da ticaret iyice gelişti, Kafkasya ve Azerbaycan’da yeni yollar yapıldı, birçok yere demiryolu döşendi. Böylece Azerbaycan, Rus sınaî mallarının büyük bir pazarı hâline geldi ve buradan büyük miktarda hammadde, Rusya’ya hatta Avrupa’ya satılmaya başladı, iç ve dış ticaret hacmi genişledi. Azerbaycan’ın birçok yerlerinde, daha çok “bey”lerin düşük ücretle çalıştırdığı köylüler sayesinde pa­muk ve tütün ekilen sahalar genişletildi, üretim arttı. O yıllarda süratle gelişen Rus kapi­talizmi, Azerbaycan’a uzanmış, birçok yerde Ruslar tarafından fabrikalar, imalathâneler açılmıştı. 1850’lerden sonra Bakü şehri hızla gelişti, Kafkasya’nın önemli kültür ve mede­niyet merkezi oldu. Bu gelişmenin asıl kaynağı petrol sanayii idi. Ayrıca Rusya’nın İran’a ve Orta Asya memleketlerine ulaşan deniz yollarının üzerinde bir liman şehri olması da Bakü’nun gelişmesine etki etti, şehir kısa zamanda transit mal taşımacılığında önemi bir merkez oldu. Böylece 1859’da Şamahı’da olan bölge (Şirvan bölgesinin) valiliği, Bakü’ya alındı. 1864 yılında Bakü’ya telgraf hattı çekilerek Rusya ile daha kolay ve hızlı haberleş­me sağlandı.

Rus işgaliyle Kafkasya ve Azerbaycan’da önce değişim, ardından da “modernleşme” başladı. Tiflis, Rus ve dolayısıyla Avrupaî tesirlerin etrafa yayılmasında büyük rol oy­nuyordu. Çarlık idaresi 1802’den itibaren bu şehirde mülkî ve askerî mektepler açtı. 1820’de “Tiflisskie Vedomosti” (Tiflis Haberleri) adında Rusça gazete neşredildi, matba­alar kuruldu.

XIX. yüzyıl başlarında Tiflis’e dünyanın birçok yerlerinden seyyahlar, yazarlar, devlet adamları gelmeye başladı. Rus ve ardından Avrupa edebiyatında Kafkasya ve Azerbaycan’la ilgili eserler ortaya çıkmaya başladı. Avrupa ve Rusya’daki fikir hareketleri, yenilikler kısa bir zaman sonra Tiflis’e ulaşıyordu. 1825’de Rusya’da “Dekabristler İsyanı” adı verilen de­mokratik ayaklanmadan sonra bazı ihtilalciler, 1828’de bu şehre sürülmüştü. Bunlar ara­sında Doğu Avrupalı aydınlar, subaylar da vardı. Çarlık hükümeti, bazı siyasî suçluları Sibirya’ya sürgüne gönderiyor bir kısmını da Kafkasya’da ikamete mecbur ediyordu. Tiflis; inkılâpçı, ihtilalci, hürriyet taraftarı, demokratik ideallere bağlı aydınlarla, bürokratlarla, subaylarla dolup taşıyordu. Böyle bir muhitin, Tiflis’te çeşitli devlet dairelerinde çalışan veya bu şehirde yaşayan Azerî, Gürcü, Ermeni aydınları üzerinde derin tesirler yapması kaçınılmazdı. Tiflis, etrafı Müslümanlarla çevrili Avrupaî bir şehre dönüşmüştü.

Azerbaycan'da Yenileşme Hareketleri

Kafkasya’daki ilk Rus okulu 1802’de Tiflis’te açıldı. 1829’da bu okul sadece aristokrat aile çocuklarının okuduğu “gimnaziya”ya çevrildi. Halktan kimselerin bu mektepte okumala­rı imkânsızdı. Okutulan dersler; Grekçe, Latince, din, matematik, fizik, kimya, tarih, coğ­rafya vs. idi. Bunların yanında tabiî ki Rusça da önemli bir yer tutuyordu. Gürcüce dersle­re de yer verilmekteydi. 1819 yılından sonra “Azerbaycan Türkçesi” de (o zaman Rusların adlandırmasıyla “Tatarca”) bu mektepte okutulan dersler arasında yer aldı. Bunun sebe­bi, büyük nüfusu Müslüman-Türk olan Kafkasya’da, devletin halkla münasebetlerini sağ­layacak memur, tercüman ve mütercim kadrosunu yetiştirmekti. Eski devirlerde olduğu gibi XIX. asırda da bu bölgede gayr-i müslimlerin; Gürcü, Ermeni, Yahudi ve Dağıstanlı halkların, kendi aralarındaki tabiî konuşma dili, ticaret ve seyahat sırasında kullanılan an­laşma vasıtası (Lingua Franca), Azerbaycan Türkçesi idi. Bu bakımdan Ruslar, Azerbay­can Türkçesi’nin öğrenilmesine önem verdiler. Zamanla bu ortak iletişim dili, Rusça oldu.

Azerbaycan’da Ruslar tarafından ilk resmî okul, 1830’da “Şuşa Realni Mektebi” adıy­la açıldı. Bunu 1831’de Nuha (Şeki), 1832’de Bakü, 1833’de Gence ve 1837’de Şamahı ve Nahçivan şehirlerinde açılanlar izledi. Bu okullar, esasen ilk tahsil imkânı sağlamak, yerli ahalinin çocuklarına Rusça öğretmek ve bunları daha sonra çeşitli memuriyetlerde kul­lanmak gibi yararları göz önünde tutularak açılıyordu. Buraları bitiren çocuklar orta tah­sillerine “Rus” mekteplerinde devam edebileceklerdi. “Kaza mektepleri”nde “Şeriat der­si” adı altında basit dinî bilgilerin verildiği, Farsça ve Azerbaycan Türkçesi okutulduğu bilinmektedir.

Azerbaycan’da ilk kız mektebi 1847’de Şamahı’da açıldı. Rusların, kendi emelleri doğ­rultusunda “Ruslaştırma”, “Hristiyanlaştırma” ve “sâdık memurlar” yetiştirme siyaseti ta­kip ettiği bu gibi mekteplere halk, çocuklarını vermek istemiyordu. Bu bakımdan Rus mekteplerinde sözü edilen yıllarda okuyan “Müslüman” talebe pek fazla değildi. Halkın bu okullara tepkisi zamanla giderek azalmaya başladı. Başlangıçta daha çok Ermeni ve Gürcüler buralara çocuklarını gönderiyordu. Ayrıca, “bey”ler ve bazı tâcirler, ilerideki menfaatlerini düşünerek çocuklarını Rus okullarına göndermekteydiler.

Kısaca açıklamaya çalıştığımız sebepler yüzünden bazı Azerbaycan aydınları, serbest düşünceli din adamları, özel mektepler açma yolunu aramaya başladı. Rus yönetimi bu tür girişimleri epeyce zorlaştırsa da 1905’ten sonra bu gibi okulların açılması kolaylaştı. Yine de Rus yönetimi, 1912’den önce, Türklerin kendi dillerinde eğitim yapan okulların açılma­sına resmen izin vermedi. “Usul-i Cedid” okulların hemen tamamı, Rus yönetimi naza­rında medreselere bağlı dinî mekteplerdi ve buraları valiye bağlı “Müfti” ve “Şeyhülislâm” aracılığıyla denetleniyordu.

Rus okullarının açılışıyla hemen hemen aynı yıllara rastlayan bu özel mekteplerin yay­gınlaşmasının sebebi, medreselerde okuyan bazı ileri görüşlü aydınların, asrın ihtiyaçla­rına cevap verebilecek, din dışı derslerin de okutulacağı okulların yokluğunu hissetmiş olmalarıdır. Özel okul açanların birçoğu, İsmail Gaspıralı’nın “Usul-i Cedid” adı verilen eğitim görüşlerinden, İslâm dünyasındaki yenilikçi düşüncelerden -özellikle Türkiye’den- Avrupa’daki ilmî keşiflerden haberdardı. Bu “Usul-i Cedid”çilerin okullarındaki talim- terbiye metotları medreselerdekine benzemez. Osmanlı ve Rus okullarından ilham alın­mıştır. Bu “Usul-i Cedid” mekteplerin medreselerden diğer bir farkı Rusça derslere de yer verilmesidir. Ayrıca aklî ilimlerin yanında yeni anlayışa uygun olarak tarih, coğrafya, ma­tematik, ahlâk dersleri de okutulmakta, bu yeni dersler için hususî kitaplar yazılmakta, okuma kitapları (antolojiler) tertip edilmekteydi. Başlangıçta bu tip okul açanların bir­çoğu İran ve Türkiye’de dinî tahsil görmüş aydınlardı. Kendi evlerinin bir odasında veya maddî durumu müsait olanlar özel bir yer kiralayarak, orada para karşılığında çocukları okutuyorlardı. Bu iş iyice yerleştikten sonra, Rus okullarından mezun olanların da mektep açtığı, tek odalı sınıflardan özel okullara geçildiği, derslerin de ayrı ayrı hocalar tarafın­dan okutulduğu görülür. Elbette ki bu mekteplerde ana dili (Azerbaycan Türkçesi), Arap­ça, Farsça, Fars edebiyatı gibi dersler medreselerden daha farklı okutuluyordu. Ayrıca “şe­riat” derslerinin de programlarda önemli bir yeri vardı.

Halk bu “Usul-i Cedid” mekteplere daha fazla ilgi göstermeye başlamıştı. Fakat bu mekteplerin birçoğunda zarurî olduğuna inanıldığı için Rusçanın da okutulması, tutucu­ları, toplum üzerindeki nüfuzları azalan, itibarları sarsılmaya başlayan bazı cahil ve dargö- rüşlü din adamlarını kızdırıyordu. Bunlar, “Usul-i Cedid” okullara ve aynı zamanda Rus resmî mekteplerine çocuklarını göndermemeleri için halkı sıkıştırıyordu, hatta bu gibi mekteplerde çocuklarını okutanları “tekfir” edecek kadar ileri gidiyordu. Buna rağmen, “mektepdârlık” (hususî mektep açıp öğretmenlik etme) edenlerin birçoğu halk arasında ilmî şahsiyeti ve ahlâkı ile tanınmış kimseler olduğu için tutucu ve câhil kimselerin engel­lemeleri uzun zaman sürmemiş, halk çocuklarını bu tarz mekteplere göndermeye başla­mıştı. Hatta asrın sonlarına doğru “Ortodokslaştırma”nın arka planda kalmasıyla, resmî Rus okullarına gidenlerin sayısı da artmıştı. Artık Rusça öğrenmenin kaçınılmaz bir ihti­yaç olduğu kabul edilmiş, bunun dinî bakımdan günah olmadığı anlaşılmıştı.

Modern Azerî edebiyatının oluşumunda ve gelişmesinde büyük rol oynayan ilk şahsi­yetlerin yetişmesinde, hem resmî Rus okullarının hem de sözünü ettiğimiz bu “Usul-i Ce- did” mekteplerin büyük rolü oldu. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaşan “Usul-i Cedit” mekteplerde birçok “Maarifçi” aydın yetiştirdi. Bu “maarifçiler”, dünyada XIX. asra hâkim aklî düşüncelerin, cemiyet, din ve insan anlayışının tesiri ve cazibesiyle, hura­felere, eski dünya görüşüne, cehalete, zulme ve haksızlığa karşı mücadeleye başladı. Bun­ların çok az bir kısmı, biraz da dıştan gelen etkilerle, İslâm dinini, Şarktaki geri kalmışlı­ğın sebebi olarak algıladı. Bunda o zaman Rus aydınları arasındaki “nihilist” ve pozitivist düşüncelerin, misyonerlerin yaptığı yoğun propagandanın da rolü vardır. Yenilik tarafta­rı aydınların Avrupa’daki din-bilim (kilise-pozitif düşünce) çatışmalarına aşina oldukları­nı da hatırlatmak gerekir.

Maarifçilerin birçoğu, birden fazla sahada eserler vermiş, faaliyetlerde bulunmuş “ansiklopedist” şahsiyetlerdi. Azerbaycan aydınları üzerinde, Türkiye’deki yenilikçi dü­şüncelerin, Rusya’da Çar’ın yetkilerinin sınırlandırılmasını, ülkede meşrutiyet idaresi­nin kurulmasını isteyen “Dekabristler”in, dünya bilim hayatında çığır açan gelişmele­rin, siyasî, sosyal ve iktisadî sahalardaki büyük değişikliklerin küçümsenmeyecek etkileri vardı. Sibirya’ya ve Kafkasya’ya sürülen hürriyetçi ve ihtilalci Dekabristler, aynı zamanda Batı Avrupa edebiyatını Kafkasya muhitinde tanıtmada büyük rol oynadı. Çünkü birço­ğu Fransızca, Almanca gibi Batı dillerini ve edebiyatını iyi derecede biliyordu. Azerbaycan aydınlarından Abbasguluağa Bakıhanof Güdsî, Mirze Feteli Ahundzade, Mirze Şefi Vâzıh ve başkaları Dekabristleri, Tiflis’te yakından tanımış, onlarla dostluk etmişti.

“Maarifçi”lerin karakteristik bir yanı da hürriyetçi ve halkçı düşüncelere sahip olmala­rıdır. Halkın eğitilmesi, cehâletten kurtarılması, gelecekte kendi kendini idâre etmeye ha­zırlanması, onların programının temelini oluşturur. Yeni Azerbaycan edebiyatının kuru­cuları ve öncüleri, sözü edilen maarifçi düşünceleri benimsemeleri bakımından tam bir uyum gösterirler.