İnsanın kendi varlığından nefret etmesi kadar dünyada azap verici bir şey yoktur sanıyorum! Yıllarca rollerine, yalanlarına aldandığımız bir arkadaştan -adiliğini, alçaklığını sezince- hemen ayrılırız. Aşkta da böyle... Mabut gibi taptığımız vücudun bir lekesini keşfedince birdenbire soğur hatta ona düşman kesiliriz. Fakat kendimize... Ne yapabiliriz? Hiç. Ahlak anlayışının ruhumuzda tutuşturduğu iyilik, doğruluk, güzellik ideali yavaş yavaş kararır. Bu üç alevli görünmez meşale sönünce artık karanlık bir çöle düşeriz. Hayvanlaşırız. Hâlbuki hayvanlık ne kederli bir yaşayıştır! Mânâsız, gayesiz, sevgisiz, mukaddes değerleri olmayan bir hayat! "İyi" yok, "doğru" yok, "güzel" yok... İşte bugün benim de ruhumdaki meşalede söndü. Serseri, şaşkın bir hayvanım! Hüzünlü, kederli, üzüntüler içinde bir hayvan! İnsanlığın değerlerini kaybetmiş bir zavallı! Bu karanlığa düşüşüm irademle olmadı, elimde olmadan... Sanki: "Haberim olmadan..." diyebileceğim. On beş gün evvel. Amcamın köşkünde yattığım gece... Nasıl oldu? Nasıl birdenbire insanlıktan çıktım? Artık sonsuza kadar dönemeyeceğim bu cennetten nasıl bu cehenneme yuvarlandım? Nasıl, nasıl?..

* * *

 Amcam, oğlu Nihat Çanakkale'de şehit düştüğü günden beri, beni onun yerine koymuştu. Geçen sene de yengem kederinden öldü. Şimdi bu talihsiz adam saraya benzeyen köşkünde hizmetçileriyle oturur; ara sıra kendisini görmeye giderim. Ömrümde tanıdığım insanların en ahlaklısı, en faziletlisi amcamdır. Babasından kalan büyük serveti kardeşi gibi zevk ve eğlence âlemlerinde yememiş, devlete hizmet etmiş, hayatını kaymakamlıklarda, mutasarrıflıklarda, uzak vilayetlerin valiliklerinde geçirmiştir. Şiire, sanata karşı duyduğu tutkunluğu, biz, yeni adamlar, hatta tasavvur bile edemeyiz. Divanlar, onun nazarında kutsi bir özelliğe sahiptir. Gazellerin, kasidelerin mısralarında, kafiyelerinde ilahi bir esrar gizlidir. Bahçenin nihayetinde, kara çamlar arasında yaptırdığı kütüphane, sanki gizli bir mabetçik... Gününün yarısından ziyadesi burada geçer. Kitapların tozunu alır, ciltleri okşar. O gün bana kapıyı açan uşak yine.

— Beyefendi kütüphanede, isterseniz oraya buyurun! dedi.

Yaprakları dökülmüş ağaçların dibinde hâlâ yeşil duran çiçeksiz tarhlara baka baka yürüdüm. Kütüphanenin kurşun kaplı fincan kubbesi bilinmeyen bir yas sembolünü andırıyordu. Pencerelerin yeşil boyalı demir kapaklan açıktı. Kapıya ilerledim. Evvel zaman üslubu tokmağın altındaki kilitte bir sarı, pirinç anahtar sokulu idi. Parmağımla yavaşça vurdum, işitmedi; biraz daha hızlı vurdum, uşak zannetti:

— Ne var, Mehmet? dedi.

— Mehmet değil, amca, benim...

Kapıyı açtı. Bembeyaz sakalıyla; mavi, yorgun gözlerini daha büyük gösteren kalın taşlı altın gözlüğüyle türbesinden canlanarak kalkmış bir evliyaya benziyordu. Elini öptüm:

— Gel bakalım, dedi, sana bir mücevher göstereyim.

— Buyurun.

Ayakkabılarımı çıkardım. Tıpkı bir camiye girer gibi... Kırmızı çedik terliklerden bir tanesini giydim. Amcamın arkasında deve tüyünden yapılmış bir pijaması vardı. Kristal masaya oturduk. Açık duran kitabı bana uzattı. Tekrar:

— Mücevher, mücevher!.. Emsali bulunmayan bir mücevher, dedi...

Bu mücevher, çamura düşmüş bir bakkal defterine benziyordu. Yalancıktan heyecanlanmış göründüm ve:

— Hakikaten enfes...

— Dün getirdiler. Kaça alsam beğenirsin?

— İki liraya.

Yüzüme dik dik baktı:

— Sen deli olmuşsun oğlum... dedi.

Tamir etmek istedim:

— Cildi pek eski de... Nasıl, beş liraya alabildiniz mi?

— Ne beş lirası! diye haykırdı. "Dafiü'l-Gumûm" (Kederleri Kovucu), Deli Birader'in mizahi eserleri toplamı... İstanbul'da bir nüshası daha yok... Belki bütün dünyada bir eşi yok! İhtimal yazı da Gazalî'nin kendi yazısı...

— Kaça aldınız?

 —Yüz seksen liraya...

— Çok iyi!., dedim.

Yazı kargacık burgacık bir türdendi. Cildini, kenarını sanki hırçın bir sıçan kemirmişti. Nakışlarının yaldızı solmuştu. Ben bu süprüntü parçasına bakarken, amcam, yeni ele geçirdiği mücevherleri çıkarıp:

— Bunu görmedin, bunu da görmedin! diye birer birer masanm üzerine bırakıyordu.

Birtakım divanlar, tarihler, tercümeler, filanlar ki hepsinden küflü bir mezar rutubeti çıkıyordu. Amcam, hele yalnız kaldı kalalı bütün hayatını kütüphanesine hasretmişti. Benim şiirle, sanatla meşgul olmam, eserlerim, şairliğim çok hoşuna gidiyor. İkide birde:

— Sen benim “varlığıyla övündüğüm insansın” der, fakat yeni yazılan, yeni kitapları kütüphanesine yine sokmaz...

Kitaplardan yorulan gözlerimi çini kaplı duvarlara kaldırdım. Fiyatları, şüphesiz bu kitaplar gibi yüksek olması icap eden, yazıları okunmaz levhalar asılıydı. Kubbenin ortasındaki billur avize, altın kakmalı zinciriyle kütüphanenin mütevazı sükûnetine uymayacak derecede muhteşemdi. Amcam okuduğu kasideyi bitirdikten sonra:

— Haberin var mı? Benim kütüphaneyi satın almak istiyorlar! dedi.

—Kim?

— Tanımazsın, Doğubilimciler…

— Ne kadar veriyorlar?

— Evvela on bin lira... dediler. Sonra, "Ben satmam" deyince on beş bine, yirmi bine çıktılar.

— Ne diyorsunuz?

— Hatta yirmi beş bin de verecekler.

— Aman amca, hiç durmayınız, satınız! dedim.

Gözlerini okuduğu kitaptan kaldırdı, bana çevirdi. İçinden öyle bir azarlama, öyle bir sitem vardı ki...

— Kütüphanemi satmak mı? Sonra ben ne yaparım?

 Gözlerini tekrar kitaba indirdi. Çehresi bozulmuştu. Dargın, perişan bir tavırla:

— Ben mezara, kütüphanem mezata! diye başını salladı.

Ses çıkarmadım. Elimdeki kitabı okur gibi yaptım. Ne kadar böyle sustuk bilmiyorum, bana çok uzun geldi. Gözlerim yazma satırların arasında gezerken, kendim, yirmi beş bin lirayı düşünüyordum. Bu küçük bir servetti. Er geç benim olacak bir servetti. Zira amcamın bizden başka vârisi yoktu. Hayatının o ölüme giden yolunda çok ilerlemiş olan bu ihtiyarcık, dünyada nihayet birkaç sene misafirdi. İçimden "birkaç sene daha" diyordum, haydi beş sene... "Ölümsüzlük suyu içmedi ya bu!.." Acaba kütüphaneyi isteyen müsteşrikler kimlerdi. Soracaktım. Laf ta ağzımın içine geldi. Sormadım. Gözlüğün altında daha büyük, daha mavi, daha parlak görünen zeki gözlerinden korkuyordum. Sanıyordum ki, düşüncemi hemen anlayacak. Şimdiye kadar hiç düşünmediğim bu hazır miras, birdenbire bütün hayalimi doldurdu. Sanki kafam şişti, sersem oldum. Amcamla neler konuştuğumun farkında değildim. Kütüphaneden çıktık. Salona geldik. Yemeğe oturduk. Ben bir roman içinde gibiydim. Amcamın ikide bir de:

—  Senin bugün bir dalgınlığın var. Sende bir şey var! dediğini hatırlıyorum.

Sofrada yemeğimi yerken beynim, benim vücudumun dışında, benim irademin dışında, benim ruhumun dışında yabancı bir makineymiş gibi işliyor, düşünüyor, planlar kuruyordu. Kafamın içinde, doğan fikirlere hükmedemiyor, susuyordum. Öyle ya... Bu zavallı ihtiyar mutlaka yakında ölecekti. Kütüphane yirmi beş bin lira... Köşk, bağ, Faikpaşa yokuşundaki apartman filan... Yetmiş seksen bin lira da bunlar: Yüz bin liralık bir servet! Artık burada yaşar mıydım? Doğru Avrupa'da soluğu alacak, zevk içinde hayatın tadını tadacaktım. Fakat... Ya bu ihtiyarcık evlenmeye filan kalkarsa... Fakat mümkün mü?

Beynimin içinde tiz, keskin bir şeytan sesi:

"Niçin mümkün olmasın?" dedi.

Ben:

"Mümkün değil, mümkün değil!" diye dişlerimi sıktım.

"Hayır, pek mümkün! Yarın birdenbire işitirsin."

"Bu fena..."

"Tabii fena..."

"Evet, ya evlenirse..."

"Hiç bunda şüphen olmasın. O vakit yüz bin lirayı rüyanda görürsün..."

"O hâlde?.."

Beynimin içinde çınlayan şeytan sesi: "Böyle bir hareketin önüne geçmelisin!" diye âdeta korkunç bir emir verdi.

Böyle bir felaketin nasıl önüne geçebilirdim? Evet, bu hakiki bir felaketti. Tâ ayağımın dibine gelmiş yüz bin liranın, ihmalciliğim yüzünden uçup gitmesi... Beynim yine irademin hatta idrakimin haricinde sihirli bir saat gibi işliyordu; gözlerimi amcama kaldırdım. Küçük kaşığıyla pilavını ağzına götürüyordu. Sakalının altında beyaz, zayıf boynunu gördüm. O beyaz yere iki dakika basılsa... Yüz bin lira birden benim olacaktı!

“Fakat..."

Ruhumda zehirden şimşekli ateşler bırakan şeytan sesi:

"Budala mısın?" dedi. "Neden korkuyorsun?"

"Korkuyorum."

"Hayır. Korkma... Sen öyle adi katiller gibi amcanın boğazına basıp boğmayacaksın."

"Ya ne yapacağım?"

"Bir şey yapacaksın ki, kanun seni mesul edemeyecek!.."

"Nasıl?"

"Arkadaşın bakteriyolog Sabit'ten biraz tifo mikrobu çalacaksın..."

"Ey?.."

"Bu mikroplan amcanın gece içtiği suya atacaksın. Tifoya tutuldu mu, doktorlar onu iyi etmeye çalışırken, sen, yine mikroplu suları ona ilaç diye vereceksin. Bir hafta içinde mutlaka ölecek. Sen de herkesle beraber ağlayacaksın! Cenazenin önünde yürüyeceksin! Senden kimse şüphelenmeyecek! Aksine kederine ortak olacaklar, 'Başınız sağ olsun'diyecekler.

"Oh..."

Evet, oh... Birdenbire canlandım. Sanki ağır bir yükün altından kurtuldum. Gözlerimi açtım. Elmasını soyan amcamı gördüm. Ne konuşmakta olduğumuzun yine farkında değildim. Bana, " Sen benim varlığıyla övündüğüm insansın" dediğini işittim.

* * *

Geç vakit, yattığım odaya çıktım. Zihnimdeki cinayet planı kendi kendine genişliyordu. Karyolamın üstüne oturdum. Masanın üzerinde yanan mumun ışığı duvarlarda şekilsiz gölgeler kımıldatıyordu. Yüz bin lira!.. Gözüm dolap aynasına kaçtı. Orada kendi hayalimi gördüm. Bana dik dik bakıyordu. Saçlan ürpermişti. Gözleri kanlıydı. Bir sırtlanın gözleri gibi kanlıydı. Bu hayal bendim. Görmemek için yüzümü çevirdim.

Gece hiç uyumadım. Kendimi görmemek için aynaya bakamıyordum. Evet, ben bir katildim. Bir caniydim. Bütün ahlak duyguları benim gözümde bir yalandı. Sabaha kadar beynimde bana kumanda veren şeytan sesinin yankılarını dinledim:

"Tereddüt etme!"

"Hayır, hayır, yapamayacağım!"

"Yapacaksın!"

"Yapamayacağım."

"Yüz bin lirayı kaçıracaksın!"

"Kaçsın."

"Sen budala değilsin." "..."

Hayır, ben budala değilim. Fakat...

Sabahleyin erkenden amcamın yanına indim. Zavallı ihtiyar, balkonun önünde sütünü içiyordu. Beni, heyhat, “varlığıyla övündüğü insanı” gülerek karşıladı:

— Ne o, rahatsız mısın, dedi, sararmışsın?

— Bir şeyim yok.

— Rahat uyudun mu?

— Evet, dedim.

Sonra birdenbire ellerini öpmeye başladım. Şaşırdı. Gözlerimden galiba yaşlar akıyordu. Öldürdüğü mukaddes vücudun üzerinde pişman olan bir cani gibiydim. Ben artık insan değildim.

— Sizden bir dileğim var! diye inledim.

Böyle gayritabiî hareketimi ilk defa gören amcam ne diyeceğini bilmiyordu. Kafamdaki şeytanın varlığıma indirdiği darbeyi, manevi iflasımı asla duymuyor,

— Ne oluyorsun oğlum, ne oluyorsun? diyordu...

— Hiç! Vadediniz ki, isteğimi yapacaksınız.

— Söyle, ne istiyorsun?

— Evvela reddetmeyeceğinizi vadediniz. Ellerini çekti:

— Peki, söyle, vadediyorum... dedi.

— Ben sizin vârisinizim.

— Şüphesiz.

— İstiyorum ki, bütün servetinizi daha sağlığınızda millî müesseselere vasiyet edesiniz...

— Fakat niçin?

— Ben böyle istiyorum işte...

 — Ama niçin?..

Gece neler düşündüğümü, bir an evvel bu yüz bin lirayı ele geçirmek için nasıl kendisini görünmez bir silahla öldürmeyi kurduğumu söyleyecektim. Söyleseydim o benim mahiyetimi tanıyacak... Fakat belki şimdi biraz daha rahat bulacaktım. Lakin hayır, bu cesareti gösteremedim. Kendimde olmayan fazileti yine iğrenç maneviyetime perde yaptım. Yalanlar öğürmeye başladım. Sözde ben gençtim, ihtimal bu kıymetli kütüphaneyi satar, memleketten dışan çıkmasına sebep olabilirdim. İstiyordum ki bu mühim miras millete kalsın!

— Pekâlâ, dedi, kütüphanemi millete vereyim. Fakat başka gelir getiren mülklerimi...

— Onları da istemem amcacığım. O kadar hastalar var, yetim yurtları var. Silinecek gözyaşları, sarılacak yaralar, teselli edilecek dullar, öksüzler, kimsesizler var!

— !..

   Ben söylerken derin bir hayretle, şaşkın bir tutkuyla yüzüme bakıyordu. Zavallı, karşısındaki mahlûkun ne alçak şey olduğunu anlayamadı. Doğruldu, beni kucakladı. Alnımdan öptü.

— Sen benim “varlığıyla övündüğüm insansın” dedi.

* * *

Evet, ruhumdaki insanlık ideali, o üç ahlak meşalesi ebediyen söndü! Bir gece içinde korkunç, iğrenç bir katil oldum. Şimdi karanlık bir çöldeyim! Bir hayvan gibi üzgün ve karamsarım! Artık insanlık cennetine, “iyilik, doğruluk, güzellik” cennetine bir daha dönemeyeceğim. Son defa yalanlarımla aldattığım zavallı büyük ihtiyar da benim gibi, mahiyetinin fiilinden ürküp kaçan, korkak bir sefili yine "erdem sahibi" bilecek! Bu sefile " varlığıyla övündüğüm insan!" diyecek...