Yağmur yağıyor… O eski, bildik yağmurlar. Eski bir şarkıya başladılar. Eski… ince, derin ve yüreğimi burkan bir şarkı, bu! Pencereler buğuluydu. Gözlerimde eski günlerimin, çocukluğumun, ilk delikanlılık çağımın hüznü var. 
      Ve yağmur…
      Dışarıda yağmur, yüreğimde hep o eski şarkı. O eski yara…
      Karıma kalırsa, "Rahatımız beyde yok!". Yok ama?.. "Teh! Yok içmemeliymişim. Akşamları da eve erken dönmeliymişim." Hep aynı dındın! Senelerdir ne karım söylemekten bıktı, ne ben dinlemekten. Zaman zaman kızmıyor da değilim. Kendime kızıyorum. Ağzı açılmadık küfürler gelip geçiyor aklımdan…
      Ama şu yağmur?
      Hep, ama hep de delikanlılık çağımın hüznünü söyler.
      Düşünmeden, hiç utanmadan "ZEHRA" diye yazıyorum buğulu camlardan birine. Vatan Caddesi'ne bakanına. Cadde öylesine kalabalık ki, yağmura aldıran yok. Yoksa o eski şarkıyı unuttular mı? Bildiklerini unuttu mu, bunca insan? Oysa ben, şu garip posta dağıtıcısı, unutamadım. O şarkının ilk sözlerini yazdım camlara, caddedeki bunca insan görsün, okusun, bilsin.

      Karıma baktım. Kaşları çatık, ellerini birbirine kavuşturmuş. Camdaki yazıyı okuduğu belliydi. Her zaman kaşlarını çattığı için, şimdiki durumuna bir anlam veremedim. Zaman zaman acırdım ona. Sessizce ağladığı da olurdu. Hocalara, hacılara giderdi. "Sıcaklık" yaptırırdı. Hatta, dün gibi aklımda, ilk evlendiğimiz günlerde, kanım kaynardı. Evde onunla oturmaktan da sıkılırdım. Kahveye gider, ya pişpirik oynardım, ya…
      Karım çok kızardı. Dönüşümde de hep kaşlarını çatılmış görürdüm. Oysa, o gün bir başkaydı. Hareketleri yapmacık olsa bile, gözlerinde saf bir tebessüm vardı. İşkillendim.
      Yorgundum. Divana uzanmış, eski bir şarkıya başlamıştım. Selma radyoyu açtı, geldi yanıma oturdu, kuzu kuzu. Ürkek, saf!
Dikkatle baktım yüzüne, gözlerinin içine.
      Hoş kadındı karım. Beni severdi.
      – Hep böyle erken dönsen!
      – Sana da şarkılar söylesem, dedim sözünü keserek. Yok, hanım! Ben, dibek taşı olamam. Adam dediğin dışarda belli olur. Arkadaşlar arasında ben de boy göstermeliyim. Ne derler sonra?
      – ?..
      Susmuştu, ağlıyordu. Hiçbir şey konuşmuyordu. Gözlerinden yanaklarına düşen, gözyaşlarını sildim. Gülümsedi. Bir ceylan çevikliğiyle kalktı, yan odaya geçti.
      Kalbime ılık bir şey aktı. Pişmanlık duydum. Ona karşı, bu kadar kırıcı, kıyıcı olmamalıydım. Öyle ya, cevizin çetini bile, ne yaparsa kendine yapar. Zaman geçer, için için çürür.
      Kalktım, radyoyu kapattım. Karım elinde tepsi, içeri girdi. Bana kahve yapmıştı. Endişeliydi… Gözlerine baktım. Korkuyordu, elleri titriyordu. Hızla yan odaya geçtim. Cezvenin yanında ıslak bir kağıt buldum. Üzerine eciş bücüş harflerle bir şeyler karalanmış. Karıma gösterdim, sesini çıkarmadı. Yeniden ağlamaya başladı.
      Yine ağlıyordu şimdi. Elinde bir bez, buğulu camları siliyordu. Caddede sesler, yavaş yavaş eriyor. Yağmur biraz hafifledi. Uzaktan, Vardar Camisi'nin müezzini yine kim bilir kaçıncı defadır, akşam ezanını okuyor.
      Kim bilir? Belki Selma da isterdi benim  de namaza gitmemi. Yaşım ilerlemişti. Emekliliğime az kalmıştı. Ama ben, hâlâ o eski günlerimdeki posta dağıtıcısı Ömer! Hâlâ yüreğimde o eski şarkı! Hatta şimdi eskisinden daha delişmen, daha çekilmez biri olup çıktım.
      Selma, yazılı camı da sildi… Ama yüreğimdeki duygularımı, asla!
      Zehra küçük, tatlı bir kızdı. İkinci büyük harp yıllarındaydı. Hatta ondan öncesini de anlatmam gerek. Savaş henüz başlamamıştı. Ufukta kara bulutlar vardı, ama bizim umurumuzda yoktu dünya! 
      O zamanki küçük aklımız, kan, ateş ve barut üçlemesinden habersizdi. Kan, ateş ve barutun arkasından kıtlık gelirmiş, açlık ve ölüm gelirmiş, bilmezdik.
      İşte o günlerde Zehra ile tanıştım. Osman Dayı'nın kızı. Osman Dayı, Sülükler Köyü'ndendi. Birkaç dönüm tarlası, bir avlu içi bağı ve de birkaç baş sığırı vardı. Toprağını karasabanla sürerdi.
      Osman Dayı, savaş görmüş adam. Bilir girdisini, çıktısını. Aslında bütün köy halkı bilir bunu. Yalnız bir çocuklar bilmez. Bir de yeni yetmeler. Osman Dayı, toprağını karasabanla sürerdi. Sürerdi ya… İlk dünya savaşının sonucuydu bu. Hep o savaş yıktı bütün milleti. Osman Dayı'nın ağası, babası gittiler Yemen ellerine ve bir daha geri dönmediler.
      Yaban ellerinde kaldılar.
      Mezar taşları var mıydı, kim bilir?
      Bir gün bizim avluda, evcilik oynuyorduk Zehra ile. Çocuk kalbim, onunla olmak isterdi. Zehra yanımdayken, benimle evcilik oynarken, ağası Hikmet'e bile kafa tutardım. Zehra'nın yanında bir şey diyemezdi bana. Ama o gitti mi, alır tutar, tuşa getirirdi beni. Benden iriydi, gücü kuvveti yerindeydi.
      Son oyunumuzda, Zehra; bana gelin olmuştu. Ellerine şeytan kınası yakmıştı. Yüzüne allık sürmüş. Gözleri, ah gözleri, öyle güzeldi ki!.. Sonra için için ağlamıştı. Oyun arkadaşlarımız ona sormuşlardı:
      – Neden ağlarsın Zehra?
      Zehra'm, büyük insanlara has bir söyleyişle;
      – Size ne? demişti. Hem ağlarım, hem giderim.
      Oysa, olmadı. Zehra'm, benim gelinim, kadınım olamadı. Ağası geldi. Çocuklar kaçıştılar. Hikmet Ağa'yla biz ikimiz, yalnız kaldık. İyice dövdü beni. Zehra benden yana arka çıktı. Ama Hikmet?..

      Sonra, savaş çıktı dediler.
      – "Savaş çıktı!"
      Sanki düğüne gider gibi yollara düştüler.
      Duyduk. Alamanlar, Moskoflara saldırmış. İngilizler de bizi savaşa zorlamışlar. Hatta Hitler bile… Ağam, babam, Osman Dayı, Sülükler Köyü'nün eli silâh tutanları gittiler, gittiler.
      Açlık başladı. Bağır, baş açık, çıplak kaldık. Hayvanlarımız öldü. Toprak, çatlak çatlak oldu. Bombalar atarmış düşmanlar, atom!
      O günlerde Osman Dayı'dan mektup geldi. Köylüler, Rüstem Ağa'nın kahvesinde okumuşlar. Osman Dayı, birinci savaşta yitirdiği kardeşlerinden birini bulmuş. Kasabadaki bu kardeşi, iyice zenginmiş. Hikmet ve Zehra'yı, kasabaya getirsin diyormuş, kolcu Apo'ya.
      Duydum, deli oldum. Günlerdir Zehra'mı görememiştim. Bize gelmez olmuştu. Belli, ağası salmıyordu onu, bize. Küçücük dünyam altüst oldu.
      Sülükler'den ayrıldılar!
      Koştum, koştum. Ama yetişemedim.
      Yollar da bir uzaktı ki!..
      Bozkırda güneş henüz doğmuştu. Dört bir yana da altın ışıklarını saçıyordu. Tanyerinde bir renk cümbüşüdür başlamıştı. Kızıldan mora, sonra eflatundan bal sarısına geçen bir çizgi belirdi, açık mavide durdu.
      Bozkırda yeni bir gün başlamıştı.
      Kolcu Apo, kır ata binmiş. Kır at, zaman zaman şaha kalkıyor, doğan güneşe karşı cilve yapıyordu. Kâh kişniyor, kâh kulaklarını dikiyordu. Uzaklardan da bir kaval sesi geliyordu. Daha ileride yer yer konuk, kara kıldan yapılmış Yörük çadırları görünüyordu. Çadırların etrafında dolaşan telâşlı insanlar var. Herkes; neyi var, neyi yok, onlarla birlikte yeni güne hazırlanıyor. 
      Toprak çatlak, çatlaktı. Bozkırda yaşamak zordu.
      Zehra ile Hikmet, kağnıya koşulu öküzleri hoydahlıyorlardı. Kağnı tekerlerinin çıkardığı gıcırtılarda, yıllar öncesinin uygarlık ezgileri duyulur gibi oluyordu.
      Kağnı tekerleri gacır gucur! Kağnı tekerleri hasret yüklü!
      Güneş, iki mızrak boyu yükseldi. Kolcu Apo, tabakasından bir tütün sardı. Kavla yaktı. Dumanını derin derin çekti.
      – Biraz konaklasak çocuklar, dedi. Çadır halkından da gidip katık alıp geleyim.
      At sürdü, doludizgin çadırlara doğru. Kır at, çadırlara yaklaştıkça, çoban köpeklerinin ulumaları duyuldu.
      Zehra'nın gözleri, hüzün türkülerine dalmıştı. Uzaktan duyulan kaval sesi, yakından geliyordu şimdi. Besbelli, bir ayrılık ezgisine başlamıştı. Zehra'nın yüreği "hop etti". Gözleri, yükseklere doğru uçan bir üveyike takıldı. Üveyik, kurşunî göğe doğru yükseldi, yükseldi ve gözden kayboldu.
      Bunaltıcı bozkır güneşi, Zehra'ya da yaramamıştı. Kasabada günlerce hasta yattı. Yemeden içmeden kesildi. Günler geçtikçe eridi. Bir gün, güneşle birlikte, batı yakasındaki renk cümbüşleri sonucu, soldu.
      Karım Selma, akşam yemeğini hazırlamış, küçük çilingir soframı da, Vatan Caddesi'ne bakan, Zehra'mın adını yazdığım pencerenin yanına kurmuştu. Boşalmıştım. O eski şarkıdan kurtulur gibi olmuştum.
      Selma, için için ağlıyordu. Bir yandan da, gözyaşlarını bana göstermemenin sıkıntısını yeniden yaşıyordu. Artık ona dönmeliydim. Yıllardır boşladığım karıma dönmeliydim. Ne kadar acı çektiğini anlamalıydım artık. Bana, daha çok bir anne şefkatiyle bağlanmış olan bu kadını, üzmemeliydim. Radyoda mutluluk adına bir şarkı söyleniyordu. Demek benim bilmediğim ya da hep kendilerinden kaçmak zorunda kaldığım, mutlu kişilerin arasında yaşıyordum. İnsanın savaşı, mutluluk adınaydı. Her tarafta mutluluk adına şimşekler çakıyordu. Ben, posta dağıtıcısı Ömer, beni de saran bu mutluluk çemberinin dışında kalmakta neden direneyim? Deli miyim, zırdeli miyim ne? Sonra, bu kadar direnmekle nereye varacağım? Hangi zorlu dağları aşacağım? Aşıp da ne yapacağım?
      Aşıp da ne yapacağım?
      Çilingir sofrasındaki rakı şişesini ve kadehi, bir yana ittim.
      Yıllardır karımla aynı sofrada yemeğe oturmamıştım. Onu yanıma çağırdım. Gözlerindeki tebessüm beni etkiledi. Samimiydi, sımsıcaktı. Yanıma geldi.
      Kararlıydım.
      Bundan böyle, yeni bir güne başlayacaktım.
      Delikanlılık çağımın hüznünü de yaşamaktan sıkıldım. Artık ben de herkes gibi bütün baharları, ayaklanan, uyanan ve şahlanan filizlerinden yakalamak niyetindeyim. Bütün eski şarkıların canı cehenneme!
      Kararlıydım.
      Bundan böyle, yeni bir güne başlayacaktım. 
      Yağmurun dinmesiyle birlikte, o eski şarkı da bitti.
      O eski şarkı, bitti!

      7 Ocak 1969 BURSA