Oh, bu sabah ne kadar soğuktu! Yatağımın sıcaklığını terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgârlarla camları döverek, geçen gecenin bütün soğuğunu emmiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca içimde geceden kalan bir üşümenin titrediğini hissettim. Hizmetçim her zamanki gibi uyuyordu. Onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acırdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve parçalayıcı kışın yırtıcı soğukları yüzümü ve ellerimi tokatladılar. Bu merhametsiz tokatların altında kollarımı sıvadım. Abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, sıcak bir teselli gibi havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlanma temas ediyordu. Daha şafak sökmemişti. Yalancı fecrin donuk, kırmızı sessizliği gecenin soğuk karanlıklarının kubbesini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde, ayağımın altında bütün evler, ebedî bir uykunun uyanılmaz kâbuslarını görmeye devam ediyor gibi cansız ve hareketsiz duruyorlardı. Deniz, başı ve sonu görünmeyen bir donuk lacivertin içinde uyuyor ve tan yeri ağarırken kaybolan gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz dalgalarıyla sonsuz bir ayırma çizgisi çiziyordu.

     Evlerin arasında fakir ve değersiz fakat manevi bir ululukla semaya doğru yükselen Eski Camiin küçük ve ihtiyar minaresi daha boştu. Sonra... Bu ne zaman başladığı bilinmeyen dakikada, bütün o gecenin sonundaki sincap derisi gibi kurşuni renkli karanlıklar, şeffaf mavi bir nesne gibi damlarken minarenin şerefesinde genç müezzinin zayıf gölgesi hareket etti. Ben hırkama bütün bütün büründüm. Soğuktan büzülmüş ve düşüncelere dalmış bir halde, her şeyden bezmiş gibi duran bu alacakaranlıkta kâinata karşı unutulmaz bir ilahi seslenişin hatırası gibi derinden yankılanan ve ruhumu korkuyla titreten ezanı dinlerken on beş senedir kalkabildiğim bu büyük ve ruhumu doyuran sabahların birincisini düşünüyordum. Ah, on beş yıl öncesi...

* * *

     Şimdi çevremde bulunarak beni teselli edişinden ne kadar uzaklarda kaldığım annem, dünyada en sevdiğim, dünyada kendime en yakın bulduğum bu saygıdeğer varlık, işte bugün hala hatırlıyorum, on beş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmıştı. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken sıcak ve her istediğini yaptıracak güçte bir öpücük gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ve ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:

     — Haydi, Ömerciğim, kalk. Kalk, haydi yavrucuğum, demişti.

     Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük yazıhanemin üzerinde yanan küçük gece kandili —ah, bunu unutamam, bu bir kedi kafası idi—, iki pencereli olan odamın beyaz muşamba perdelerinin esmerliklerini aydınlatıyor ve yeşil, camdan gözleriyle bakıyordu.

     — Fakat anneciğim, demiştim, daha gece...

     Her vakit öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar öperek:

      — Yok yavrucuğum! Saat on iki. Sonra vakit geçer, diye koltuklarımdan tutarak kaldırdı.

      İçi fanilalı küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi yumruklarımla ovuşturarak onu takip ettim. Karanlık sofadan çabucak geçerek odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu.

     — Aa... Pervin de kalkmış...

     Hizmetçimiz Pervin, elindeki sarı güğümü sobanın üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağına hiç ihtimal veremezdim. Annem demişti ki:

     — Pervin her sabah kalkar.

     Ben hiç kalkmadığım hâlde onun her sabah kalkmasına şaşırdım. Hırkamı çıkardılar, kollarımı sıvadılar, abdest leğeninin yanına çömeldim. Anneciğim: "Öyle yorulursun" diye küçük bir iskemleyi altıma koydu, ona oturdum:

     — Haydi, besmele çek…

     Pervin ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda.

     "Yüzünü... Kollarını, yine üç defa..." diye fısıldıyor, unuttukça: "Aa! Hani başına mesh etme!.." gibi uyarılarla yanlışlarımı bana tekrar ettiriyordu. Abdest bitince annemle beraber yavaş bir sesle namaz dualarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık. Pervin de ayaklarımı kuruladı. Ve çoraplarımı giydirdi. Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Arkama dönünce, annemin yünlü dokuma seccadeyi açtığını gördüm... Sonra başına yeşil başörtüsünü örterek beni çağırmıştı:

     — Gel...

     Gittim. Küçücük ben, onunla bir seccadede, bir yavru samimiyet ve saadetiyle o muazzez, o hassas anne vücudunun yanında durdum. İki lakırdı ile bana yapacağımı, evvelden öğrettiklerini tekrar etti:

     — İki rekât sünnet... Gece öğrendiklerini ekle, unutmadın ya…

     — Hayır...

     — Haydi...

     O, namaza başlama tekbirini ellerini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken ben de elimde olmadan onun taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra bana, gözlerinin tatlı ve etkileyici bir tebessümüyle gülerek:

     — Yavrum, demişti, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar. Sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.

     Ve hararetli elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma kaldırarak:

     "İşte böyle..." diyerek erkek namaza başlama tekbirini öğretti. Ben de tekbiri böyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara sözünü geçirmekten başka farkları da olacağını düşünerek namazı bitirdim.

     Dua ederken sordum ki:

     — Nasıl dua edeceğim anne?

     O dua ediyor ve dudakları hareket ettikçe başörtüsü de titrer gibi oluyordu. Başını salladı, duasını bitirdikten sonra, daha hâlâ hatırımda:

     — Evvela, "İslâm olduğum için ey varlığına bütün kalbimle inandığım Allah’ım! Sana şükrederim." de... Sonra, "Vatanımızın düşmanlarını perişan etmeni senden dilerim." de... Sonra da, "Bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan fakir olan Müslümanların sağlık ve kurtuluşlarını senden dilerim." de... "Kendin için, kendi iyi olman ve şeytanın yalanlarına aldanmaman için dua et!" demişti.

     Ben bu basit ve Türkçe duayı, annemin dolabındaki birbiri üstüne duran ve karıştırmam "dua kitaplarıdır, sakın ilişme" uyarısıyla daima yasaklanan, yıpranmış, Arapça, esreli ve üstünlü kitapları hatırlayarak içimden söyledim: Fatiha...

     Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyumayacağımı sordu. Uykum var mıydı? Bunu bilmiyordum... Cevap vermedim.

     — Haydi, öyleyse git kitabını getir, dersini dinleyeyim.

     — Peki.

     — Artık esmer ve duman gibi bir aydınlıkla ışıyan sofadan hızla geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlaşmış, küçük gece kandilinin yeşil gözleri sönerek siyah iki nokta gibi kalmış; sanki geceleri kendisine bakarak uyuduğum bu kedi kafası; ölmüş, cansız kalmıştı. Yazıhanemin üstünde açık duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum. Hiç yanlışım çıkmadı.

     Annem geceleri derdi ki:

     — Yatmazdan evvel dersini üç defa oku yavrum. Uyurken melekler sana onu öğretir.

     O melekler bu gece de uykumda bana dersimi öğretmişlerdi. Annem şefkatli aferinlerle saçlarımı okşadı. Ve:

     — Daha mektebe çok vakit var, diye beni kendi yatağına yatırdı.

     Uykum yoktu, anneme bakıyordum: Yeşil başörtüsü başında, bu yarı aydınlığın içinde, bir hayal gibi hareket ederek Kur'ân'ını aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak titrek ve incecik sesiyle okumaya başladı. Ruhumda şiir gibi bir inleme hissi bırakan bu güzel sesi dinleyerek... Büyük, yeşil başörtüsünün altında, tıpkı ölen bir kız kardeşime benzeyen güzel ve iffetli yüzünü görerek... Ve yavaş yavaş sallanan başının dua ederken ahenkle hafifçe sallanışını seyrederek dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı gökyüzü gittikçe aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert bir atlasa düşmüş mavi ve benzeri az bulunur elmaslar gibi mavi ışıklar saçarak parlıyorlardı. Annemi bir meleğe benzetiyordum. Bu hayallerle melekleri düşünerek... Kur'ân okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken melekleri gördüğümü zannederek dalıverdim. Yüzümün üstünde, ahirette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam katiyen yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir ürperme duyuyor, sonra annemin nurlu bir zambak aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak... O görülmeyen meleklerin kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi Kur'an tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve gür saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum...

* * *

     Ah, on beş sene evvelki çocukluğum ve şimdiki ben... Tatsız, neşesiz, sevgisiz, aşksız, heyecansız, her şeysiz, boş bir hiçten daha boş geçen yorucu ve soğuk bir hayat… Şimdi iğrenç emellerle, hırslarla, gerçekte hiçbir değeri olmayan erişilmez arzularla, kısacası bütün bunların hepsinin verdiği şaşkınlık ve sebepsiz, tahammülsüz kararsızlıkların yaraladığı ruhum; yaralı kalbim ve maneviyatım… Şimdi daha bu gece görülmüş gibi, on beş saniye önce görülmüş ve ruhumu okşayan kıymetli bir rüya gibi verdiği mutluluk unutulamayan… Zaten karmaşık ve kayıplarla dolu bir rüya olan gelip geçici ömrümde, içinde kâbus olmayan çocukluğum ve hatıraları… Şimdi düşünüyorum ki hayatta bu çaresizliklerle dolu ve şefkatsiz geçmişimin yokluk içinde geçen günlerinden elimde kalan ne garip bir hiçlik… Ne kadar sona ermeye meyilli ve hayallerle dolu lakin boşa geçmiş yıllarımda ne kadar belirsizlik, ne kadar anlaşılmaz bir sürat var…