░   Yıl 1983. İskilip’in Harun köyünde 11 yıldır görev yapıyorum. Müdür yetkiliyim ve iki öğretmen arkadaşla birlikte çalışıyorum. Oğlumun ortaokula gitmesi nedeniyle ilçeye geliş gidiş yapabileceğim bir köye atanmak isteğiyle Çorum Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittim. Atama Şubesi Müdürü de eski bir Corum İlköğretmen Okullu olan ve bir süre önce aramızdan ayrılan Bilal Nartok. Kendisiyle şahsen de tanışıyoruz.
     Bilal Bey’in odasına girdiğimde bayağı meşguldü. Bir süre bekledikten sonra benimle ilgilenmeye ancak zaman bulabildi. Derdimi anlattım ve günlük gidip gelebileceğim Eskiköy’e atanmamı istedim. Her iki köyün de öğrenci sayılarını inceledikten sonra gözlerimin içine bakarak şunları söyledi:
     — Şu anda görev yaptığın köy tam da 3 öğretmenlik. Seni oradan alırsam mutlaka yerine başkasını vermem gerek. Elimde de fazla öğretmen yok. O nedenle seni oradan almam mümkün değil. Git, görevine devam et.
     Boynumu büküp gittim. Aradan 3 ay geçti ve çalıştığım köye bir öğretmen daha atandı. Sevinçle yeniden Bilal Bey’in yanına koştum ama aldığım yanıt aynen şuydu:
     — Ya hocam, senin köy tam da dört öğretmenlik. Ben şimdi senin yerine kimi bulup da göndereyim?
     Üç öğretmen varken de aynı şeyleri söylediğini anımsatınca biraz da sinirlenerek şimdi atama dönemi olmadığını, yaz tatilinde gelmemi söyledi. Çaresiz odadan çıktım ve moralim çok bozuk halde Saat Kulesi’ne doğru yürümeye başladım. Henüz birkaç metre yürümüştüm ki “Vay Hasan Ali, bu ne güzel rastlantı!” diye bir ses duyup kafamı kaldırdığımda, karşımda sınıf arkadaşım Ferhat Artık’ın(Özgür) durduğunu gördüm. Sevinçle kucaklaşıp hemen yakındaki pastaneye dalıp oturduk.
     Ferhat o yıllarda Diyarbakır ya da Gaziantep’te İlköğretim Müfettişi olarak görev yapıyormuş. Ben de Çorum’a gelme nedenimi ve sonucu anlatıp dertlendim:
     — On bir yıldır aynı köyde hem de hemen hemen her yıl takdir ya da teşekkür alarak çalışıyorum. Millet aynı yılda birkaç kez atama yaptırırken çocuğumun okulu nedeniyle bir atama istedim, o da olmadı, diye dert yandım.
     Ferhat, bir süre düşündükten sonra;
     — Senin atamanın yapılması için aklıma bir yol geldi. İstersen deneyelim, dedi.
     — Hemen anlat, hiç zaman yitirmeden başvuralım, dedim.
     Aynen şunları söyledi:
     — Geçtiğimiz yıl dairede bir dilekçe gösterdiler. Öğretmenin biri yazmıştı ve aynı köyde on yıl başarıyla hizmet ettiği için “Ülkü Eri” madalyasıyla ödüllendirilmesini istiyordu. Dilekçe elden ele dolaşıyordu ancak madalyanın ne olduğu, kimlere verildiği ve nasıl temin edildiği hakkında hiç kimsenin en küçük bir bilgisi bile yoktu. Dilekçeyi veren öğretmeni çağırıp bilgi almaya çalıştık ama o da bir şey bilmiyordu. İstediği bir yere atamasını yapıp dilekçeyi geri almasını sağladık da konuyu kapattık. Ben sonradan araştırıp öğrendim ki, Atatürk döneminde bu konuda bir yasa çıkmış ve halen de geçerliymiş. Öyle ki, madalya Darphane’de altından basılıp hazırlanıyor ve vali tarafından özel bir törende takılıyormuş.
     — İyi de, bunun benim atamayla ne ilgisi var? diye sordum.
     Yanıtı mantıklıydı.
     — Sen de bu madalyayı hak etmişsin. Şimdi bir dilekçe yazalım, götürüp Bilal Bey’in masasının üzerine koy ve sakın ola ki benim anlattıklarımı söyleme. Nasıl olsa onların da bizim gibi yasadan haberleri yoktur. Çaresiz, senin atama isteğini yerine getirmek zorunda kalıp dilekçeni geri almanı isterler.
     Hiç zaman geçirmeden dilekçeyi yazdık. Ferhat’la vedalaştıktan sonra yeniden Bilal Bey’in odasına çıkıp dilekçeyi önüne bıraktım. Eline aldı ve defalarca okudu. Sonra da bana dönerek:
     — Hocam, neyin nesiymiş bu Ülkü Eri Madalyası? diye sordu.
     Hiç söyler miyim? Yavaşça boynumu büküp;
     — Ben de bilmiyorum ama bir yerlerden duydum. Ben bu madalyayı hak etmişim, dedim.
     Elinde dilekçeyle kalkıp bir yerlere gitti, geldi. Sonra birkaç yere telefon etti ama hiçbir bilgi alamadı. Plan tıkır tıkır işliyordu. Araştırmasını istediği kişilerden de olumsuz yanıt gelince, bana dönüp elindeki dilekçeyi sallayarak:
     — Sen bunu atamanın yapılması için yapıyorsun, anlamadığımı sanma. Ne yapalım, sen kazandın. Şimdi hangi köye atanmanı istiyorsan dilekçeni yaz getir ve şu dilekçeyi de gözümün önünden kaybet, dedi.
     Hemen koşturup atama dilekçemi yazıp getirdim ve “Ülkü Eri” olmaktan vazgeçerek o dilekçeyi de yırtıp attım.
     Ha, sonra ne oldu diye merak ederseniz bir haftaya kalmadan istediğim köye atamam yapıldı. Teşekkürler Ferhat.

(Google Groups'tan alınmıştır.)