Adam geldi, en ulu çamın dibindeki yaya kaldırımının üstünde dikili, en baba beton elektrik direğinin altına, gölgenin en koyu bölgesine de son model arabasını park etti. Korkusuz, aldırmaz bir tavırla çekti gitti.
        Çift yönlü caddede onlarca motor sesi. Araçların birinin geçişi bitmeden, diğeri yükleniyor. Bitip tükenmek bilmeyen sonsuz bir akın, sürüp gidiyor. Göremediğim alanda acı, çiy bir firen sesi... Sürücüsü kim bilir kime, en işlek yerinde bile, üstelik hastane kapısının önünde de, karşıdan karşıya yaya geçidi olmayan yoldaki birine, sövdü, saydı. Belki de ağır havanın bunaltan sıcağının etkisiyle olacak, domuzuna giyinmiş genç kızlardan birine caka sattı.
        Hava, oldukça sıcak. Asfalt, yer yer tütüyor. Öğleye çok az bir zaman var. Her seferinde süratli giden irice bir ekmek kamyonu, tam en baba beton elektrik direğinin bitiminde, sola açılan sokağa girmek istedi. Sendeledi, sert, bütün genizleri yakan bir firenden sonra, durdu. Ara sokaktan çıkan beyaz renkli, sürücüsü bayan olan otomobil, son model aracı sıyırarak ana caddeye çıkıverdi. İrice ekmek kamyonuna çarpmadan sağa döndü, kendi yoluna girdi. İrice ekmek kamyonu da, bir iki, geri ileri manevradan sonra, sola döndü, ara sokağa kıvrıldı, egzozundan püskürttüğü koyu siyah renkli dumanları arkasında bırakarak çekti gitti.
        Siren lâmbaları yanan Alo 112 ambulanslarından biri, hastane önündeki rampayı tırmandı, acil giriş kapısının önünde durdu. İçeriden tekerlekli sedye getirdiler. Üç beş meraklı, ambulansın açılan arka kapısının önüne yığıldı. Demir parmaklıklara dayanmış, öylece bekleyen kasketli kasketsiz, üstelik aralarından biri, bu sıcakta bile boyunbağı takmış, gömlek düğmelerinin çoğu ilikli olmayan adamlar, yerlerinden bile kıpırdamadılar. İşini bilen tekerlekli sedye taşıyıcısı, kendisine emanet edilen, yedi sekiz yaşlarında görünen yaralı bir kız çocuğunu, hemen acile taşıdı. Çok kısa süren işlemlerden sonra, başı kepli, beyaz önlüklü hemşire, ambulansın şoför mahalline çıktı. Yeniden bütün siren lâmbalarını yakan ambulans, caddeye indi. Yaralı kız çocuğu içeri taşınırken; açılan, sağa sola dağılan üç beş meraklı, yeniden hareketlendi, rampanın tam orta yerinde halka oldular. Besbelli, ambulansla getirilenin durumunu tartışıyorlar.
        Koşumları oldukça çalımlı, doru bir atın çektiği at arabası geçti. Arabada birbirine benzeyen, birbirlerinin akranı olan üç genç, bağdaş kurup oturmuş, keyifle sohbet ediyorlardı. İçlerinden biri, kaldırımı tek başına döven, omzunda çuval modası asılı çantası bulunan, kumral, kısa kesik saçlı genç bir kıza lâf attı. Diğer ikisi de sırtardı, aralarında gevrek gevrek gülüştüler.
        Rampanın tam ortasında halka olan meraklıların sesi yükseldi:
        - Zavallı yavru, bitik!
        - Kurtulursa, mucize olur!
        - Bana kalırsa da öyle. Baksanıza arkasından geleni, arayanı bile yok.
        - Öyle, öyle!
        Demir parmaklıklara dayanmış, sanki bir yere çakılmış mıh gibi öylece bekleyen kasketli kasketsiz adamlar, ağızbirliği etmişler gibi bulundukları yerden hareketlendiler. İçlerinden bir ikisi, polis noktasına doğru yürüdü, açık kapıdan içeri girdi. Ötekiler, belki de kendi meraklarının umuduna doğru, kaldırımı çiğneye çiğneye çekip gittiler... Rampadaki halka da dağıldı. Biri içeri girerken, diğerleri de caddeye indi.
        Araçlar, vızıl vızıl. Birbirlerinin peşi sıra durmaksızın akıyorlar. Çalıştıkları pamuk tarlasının çapasını erken bitirmiş, bir başka tarlaya hızla götürülen, çoğu kadın işçileri balık istifi taşıyan bir kamyonu, içinde sürücülerinden başkaları bulunmayan lüks otomobiller izliyor. Ankesörlü telefonda kuyruk var. Uzayan kuyruk, yaya kaldırımını da ikiye bölmüş. Bu yüzden kaldırımda yürümek, Alamut kalesini aşmak zor. Ulu çamın altına, hastane köşesine kondurulmuş bankamatik önünde iki adam var. Genç olanı, ötekine, henüz kartla para çekmesini bile bilmeyen ya da şifresini girmesini beceremeyen yaşlısına yardıma çalışıyor. Herhalde yaptıkları denemeden olumlu sonuç alamadıklarından olacak, her ikisi de yan yana, kızgın başlarını sağa sola hesap sormak ister gibi sallaya sallaya bankamatikten ayrıldılar. Kızlı erkekli, kısa pantolonlu, bisikletli beş genç, ağızlarındaki sakızları çiğneye çiğneye, uzayıp giden zincir gibi gerile gerile, birbirlerinin peşi sıra geçip gittiler. Patlayan balon yırtıklarından caddeye sesleri döküldü.
        - Benim kırığım yok.
        - Ohhaa!
        - Sanki bizim var mı da, öyle diyorsun?
        Bu sesleri, alçalan veya yükselen diğer sesler kovaladı. Televizyonda kısa haberler başladı:
        - Siyasi iradeyi bekleyen sosyal güvenlik reformu yasa tasarısının en önemli maddesi...
        Haberin gerisini, ne kadar merak etmiş olsam da, gelip geçen arabaların çıkardığı korna seslerinden olacak, bir türlü anlayamadım. Çift katlı, bütün bahçesi çiçeklerle bezenmiş konağın önünde koşuşmalar. Sanki olaya karışanlar, birbirlerinin sözünü kesmek ister gibi yüksek sesle konuşuyorlar.
        - Komşuluk hukuku da kalmadı artık.
        - Hadi be!
        - Parmak kadar çocuktan ne istedin de, eşek sudan gelene kadar dövdün?
        - Görmüyor musun, bütün çiçeklerimi yolmuş.
        - Alt tarafı çiçek değil mi?
        Araya girenler ya da girmek ister gözükenler, ortalığı daha da kızıştırıyor:
        - Elbette komşuluğa sığmaz! Bacım haklı be, Mahmut amca. Elin fukarasından ne istedin?
        Beride kaldırımı bölen uzun kuyruk yarıldı. İnadına uzun boylu, esmer tenli, sakalı azıcık uzamış, kot pantolonlu, mavi gömlekli bir genç, kendisinden hayli kısa olan orta yaşlı adamın kulağına eğilmiş, tane tane döktürüyor:
        - Enişteme söyle. Ayağı uzamış, ablamı da ihmal ediyormuş.
        - Bunu da nereden çıkardın, Latif?
        - Benim kulağıma öyle geldi de...
        - Aslı yok o işin.
        - Sen, yine de dediğimi oğluna söyle. Sonra külahlarımızı değişmeyelim.
        - Madem o kadar çok istiyorsun ve de doğrudur diyorsun, söylerim oğluma. Tafra yapmanın, üstelik benim gibi hayli yaşlı bir adamı sıkboğaz etmenin manası ne be Latif? Sen hiç mi sıkılmayacaksın?
        - Günah benden gitti, Osman dayı. Gerisini sen bilirsin. Utanacak bir şey mi dedik?
        Kaldırım kenarına, burun buruna park etmiş araçlardan bir ikisi aynı anda hareketlendi. Öne arkaya, dikiz aynasına bile bakılmadı. Ana caddede akan, hızla gelip giden araçların sayısı arttı. Kafam kazan gibi. Gürültüye razı olarak yaşamak kötü.
        Bir de tamam tamam davulları, kavrama gürültüleri. Hak yiyicinin, hınk deyicileri ne kadar da çoğaldı değil mi?..
        - Duydun mu? Yine devlet korumasındaki kadınlardan biri öldürülmüş.
        - Ya?
        - Ne zaman durdurulacak bu ölümler?
        - Hem de çocuklarının gözü önündeymiş diyorlar.
        - O çocuklara yazık değil mi? Psikolog desteği verilmeli onlara.
        - Yeter mi?
        - Belki...
        - Ne günlere kaldık Rabbim?
        Yaratılmışların en güzeli diye anlatılan insanı kirlettiler. Yöneticilerimiz intikam oklarını insanlarımıza çevirdiler. Asırlardır oklandıkça oklandık fakat akıllanmadık. Bu gidişle akıllanacağımız da yok. Hâlâ onların ağzına bakıyor, dediklerini en doğru kurallarımızdan sayıyoruz. Birbirimize yakınlaşacağımıza gittikçe ötekileşiyoruz. Yok saymalar, retler, benzeştirmeler, Silivriler, gizli tanıklar, Ergenekonlar, uyum süreçleri, nafile çözüm heyetleri, atılan her adıma oy penceresinden bakmalar, zorlu dağlar, dipsiz uçurumlar, Miss Diyarbakırlar, önce bir ay demeler, sonra iki aya uzatmalar, Uludereler, inadına katırlı mazot kaçakçılıkları, barışın panzehri Kürtler, şamar oğlanına döndürülmüş Türkler, yoksullaştırılmış emekliler, sıkboğaz edilmiş çiftçiler, kredi kartları tuzaklarına düşürülmüş vatandaşlar, henüz ortada fol yokken, yumurta yokken yapılan erken kutlamalar, birbirinden soğutulmuş, birbirinden git gide ayrıştırılan kuşaklar, fırsatçılar, ağza bir kaşık bal çalıcılar, sayısız türedi şakşakçılar yetti mi sanıyorsunuz?
        Hayali yel değirmenlerine saldıranları da unutmayın?
        Üstelik özellikle bunları unutmayın!
        Gittiğimiz yol da belli değil...
        Geri de bırakacağımız iz de...
        Oysa Yunus, işin kestirmesini onca yıl önce kulaklarımıza küpe olsun diye, ne kadar da özlü olarak söylemiş:
        “Sevelim, sevilelim.”
        Gerisi, yaşamak değil.
        Zor yaşamak!
        Kötü!
        5 Nisan 2013