MERHUM HOCAM

Bekir Kütükoğlu'nun Tevazuu*

Mustafa KÜÇÜK

Osmanlı asırlarından sonra sayıları hızla azalmaya başlayan «âlim-i fâzıl» neslinin son temsilcilerinden merhum Hocam Bekir Kütükoğlu'na ebedî hayatta namütenahî inşirah ve saadet niyâzındayım.

Hemen hemen pek çok kimse için -ölümünden sonra hatırlanması mutlak ve mu­hakkak olanlar için bile- dünyevî hayattaki tesir ve feyiz neşrinin; ölümünden sonraki ma­nevî tesir ve himmeti ile müsavi olmadığını kolayca söyleyebiliriz.

Bunun istisnalarının olması, bizim hafızamızın «nisyan ile malûl» bulunması; âlemi temsil eden âlim-i fâzılların -en azından müessiriyetleri itibariyle- unutulmalarının haklı mazereti elbette ki olamaz. Zannetmekle yanılmayız ki âlim-i fâzılların «mükem­meliyet» mücadelelerindeki eşsizliğe ve bu mücâdelenin ana unsuru olan «titizliklerine» hayran olmalarına rağmen; kendi yetersizlikleri ve acizlikleri karşısında ezilenlerin, bu mücâdelenin baskısından kurtulmalarından duydukları rahatlamanın neticesidir; bu «tam mânasıyla hatırlayamayış»...

Her iki düşüncenin sahipleri var oldukça, âlemin medâr-ı iftiharları olan âlim-i fâzıl­ların fâni âlemden beka âlemine gitmelerinin ardından, bu «istenilen ölçüde hatırla­yamayış» -ne yazık ki- vuku bulmaya devam edecektir.

Âlemde aslolan âdemdir. Tebliğ ve tedrisin en büyük ve en mükemmel vasıtası da insandır. Esas İtibariyle insan ile eserleri arasında olan tesir ve hatırlanma farkının bir diğer ve çok önemli sebebi de budur.

İşte Hocam Bekir Bey merhum da bu tarz bir ilim ve gönül ehli, dâva insanıydı. Yâni kendisi bizzat her hâli ve varlığıyla tebliğ ve tedrisin mümessili, ilim ve ahlâkın mütekâmil numûnesiydi. Zirveye varmak için onun yazdıklarından önce onun yaşadık­larına, yaşayış üslûbuna nazar-ı dikkatimizi celb etmemiz gerekliydi. Bunun için o yaz­maktan, neşr etmekten ziyâde; «hâl-i hayatı» ve insanlar arası münasebetleriyle feyiz neşrini, ilim tedrisini tercih etti. O, her haliyle diyordu ki; ilim yazılıp okunmadan ön­ce yaşanılan, en evvel insanın kendi ruhunun hücrelerinde hissedilen ve tavırlarıyla örnek sayfalar hâlinde âleme arz olunan bir İlâhî değerler manzumesidir.

Son nefesine kadar onun ilme ve insana verdiği değer bu derece yüksek ölçüdedir ve yıllar önce ismen tanıdığım Hocamla bizzat tanışmamdaki ilk an da yine onun bu kemâlâtı ve zarafetiyle dopdoludur:

Hocam A. Mertol Tulum Bey'i yüksek lisans çalışmanı sırasında odasında bekle­diğim bir gündü. Mertol Bey ile Merhum Hocam birlikte -bu, aynı zamanda her ikisinin Evliyia Çelebi Seyahatnamesi üzerinde çalıştıkları bir dönemdi- odaya girdiler. Mertol Bey Hocam selâm verip içeriye girdi. Ardından gelen Merhum Hocam da tekrar selâm verip elini uzattı ve: «Ben, Bekir» diyerek kendini «takdim» etti. «Arz-ı hürmet ederim» deyip mahcubâne bir şekilde kendisiyle tokalaştığım ve onun «Bilmukabele» dediği an, hâlâ aynı mahcubiyet fakat derin bir mahzûziyetle gözlerimin önünde canlı durur.

Ne güzel kısmetmiş ki çok kısa bir süre sonra Merhum Hocam ile birlikte Baş­bakanlık Osmanlı Arşivi'nde aynı odada ve aziz insan, kıymetli arşiv mütehassısı Mid­hat Sertoğlu'nun da iştirakleriyle ve yaklaşık altı aylık süreyle bir arada çalışmak zev­kine de eriştim. Her haftanın iki yarım günü devam eden bu çalışma döneminde Merhum Hocam ile Midhat Bey'in, mütehassısı oldukları Osmanlının ilmî bakımdan olduğu gibi, hâl, eda ve ahlâk bakımından da mirasçıları olduğunu müşahede ettik. Merhum Bekir Bey Hocamız burada bize tecrübî ilim yanında, zarafeti, kemâlâtı ve ince esprilerinden en güzel numuneler izhar etti.

Bu dönemde Osmanlı Arşivi'nde tarzının ilki olan (ve kısa bir zaman içerisinde mükemmele ulaştırılması elzem bulunan) «Telhis-İndeks ve İmlâ Esasları» adlı kılavuz çalışmasını da yine aziz Hocamın ve Midhat Bey'in yönlendirmeleriyle gerçekleştir­miştim.

Rahmetli Hocam ile son görüşmemiz Edebiyat Fakültesi Genel Kurul Oda­sı'nda Arşiv ile ilgili olarak tertiplenen bir programın «konuşma arası»nda vuku bul­muştu.

O gün sadece hatırını sorup yanından ayrılmak ve verilen bu arada onun dinlenmesine mâni olmamak istiyordum. Fakat Hocam -birkaç kez hatırlatmama rağmen- konuşmaya nokta koyup odasına gitmedi ve bir kenara çekilerek progra­mın yeniden başlamasına kadar beni terk etmedi. Birlikte Arşiv'den, -İskender Rızâî, merhum Guboğlu gibi- araştırmacılardan ve Seyahatname'den bahisler aç­tık. Bu tatlı ve zevkli sohbet yine benim mahcubâne bir şekilde diğer seminerlerin başladığını hatırlatmamla son buldu. Hocam, konuştuğu kişiyi ilk terk eden ol­mak istemezdi. Bu benim onunla son musahabem ve hatta onu son görüşüm imiş.

«Kahrımızı çekerseniz buyurun bizim odada oturun, Hocanızı öyle bekleyin» diyecek kadar mütevazı, şüpheli her kelimeyi bulana kadar sözlükleri karıştırmaktan usanmayıcı ve mükemmeli arayıcı, eksik yazmaktansa hiç yazmamayı tercih edecek kadar titiz olan aziz Hocam ile kısa zamanda güzel ve derin bir «dostluğumuz» oldu. Bunu cesaretle söylüyorum; zira benim ona gösterdiğim ve kendisinin kat-be-kat ziyâdesine lâyık olduğu saygı yanında, o da bana -şüphesiz liyâkatimin fevkinde- sevgi gösterirdi. O, elbette herkese değer verirdi. İlmî bahislerdeki aşırı titizliği; insanî münâsebetlerinde büyük bir müsamahaya dönüşürdü. Gerçekten onun tevazuu, ilmî kemâlâtının ve ahlâkî yüceliğinin eseriydi. Bu yüzden Bekir Bey Hocamın yaşayışındaki güzellik ve çevresine olan tesiri, ölümünden sonra da sürüp gitmektedir.

Başta kendi neslinin ve tarzının numunelerinden M. Nihad Çetin olmak üzere, onun bütün dostlarının, öğrencilerinin ve diğer yakınlarının vazgeçilmez varlığı olan Merhum Hocamın hakkında düpedüz bir övgü yazısı yazmak istemedim; önce onun prensiplerini ifade etmek, sonra bunlardan müşahede ettiğim bir kaçını nakl etmek istedim. Bu, benim haddimi aşan bir dilek olduysa da yine biliyorum ki onun mütevazi gülümseyişi hâlâ canlılığını muhafaza etmekte ve beni hoş görüyle karşılamaktadır.

Bekir Kütükoğlu'nu tanımak ve anlamak için onu sevmek ve yaşayışındaki hakîkat-âmiz ruhu benimsemek lâzımdır. Ondan istifadenin en tabiî ve kalıcı yolu da budur. Onu sevmemek ve ona bağlanmamak -onu tanıyan ve anlayanlar için- asla mümkün değildi. İşte bu hâliyle o kesintisiz olarak sevenlerinin gönüllerin­de tarifi kabil olmayan bir ihtiramla yaşayacak, mütebessim yüzü, lâtif mükâle­mesi daima bir nur saçıcı ve huzur verici olarak var olacaktır.

On görüp de tanıyamayanlara, çevresinde olup da anlayamayanlara ve hele Onun sevgisini kazanamayan; onu sevme zevkine «erişemeyenlere yazıklar...

Nur içinde yat aziz Hocam.

Mekânın Cennet, makamın muallâ olsun.

 

*    "Merhum Hocam Bekir Kütükoğlu'nun Tevazuu", Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İÜ. Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi Yayınları, İstanbul 1991, s. 17-20.