Bugün Türk düşmanı çevreler tarafından “Yeni Osmanlıcılık” adıyla gündeme taşınan, Türklüğü ve millî Türk Devletini tasfiye projelerinin yeni olmadığını, İkinci Meşrutiyet yıllarında da yoğun olarak tartışıldığını görüyoruz. Ömer Seyfettin, 1918 yılında yazdığı Ashab-ı Kehf’imiz adlı büyük hikâyesinde o dönem aydınlarının garip düşünüşlerini biraz mizahî, biraz ciddi bir üslupla eleştirmiştir. Bu eser, aslında bir Ermeni gencinin günlüğüdür. Onun günlüğü üzerinden özellikle 2. Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı aydınlarının nelerle meşgul olduğunu, Osmanlı Devleti’ni, içine düştüğü kötü durumdan, dağılmaktan, parçalanmaktan kurtarmak için ne gibi çareler ürettiğini; bu çareler arasında özellikle Osmanlıcılık fikrinin ağırlık kazandığını görüyoruz.
     Balkan savaşları olmuş. Osmanlılığı kabul etmeyen Sırp, Bulgar, Yunan, Makedon gibi topluluklar, biz Osmanlı değiliz; Bulgarız, Yunanız, Sırbız diye ayrılmışlar. Hatta Arnavutlar bile biz Osmanlı değil, Arnavuduz tavrıyla ayrılıkçılıklarını ortaya koymuşlar. Buna rağmen bazı enternasyonalist, kozmopolit Türk aydınları, hâlâ Osmanlılık fikrinde ısrar etmişler. İşte bu şartlarda bile kurgu ürünü (sunî, yapma) bir “Osmanlı milleti” tasavvur ve projesinin ne kadar saçma bir şey olduğunu göstermek üzere Ömer Seyfettin, “Ashab-ı Kehfimiz” adlı bu bir büyük hikâyeyi yazmış.
     Ömer Seyfettin, Osmanlılığın ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Osmanlılık, hakikatte devletimizin adından başka bir şey miydi? Avusturya’da yaşayan Almanlara ‘Habsburg milleti, Avusturya milleti’ denemezdi. Alman nereli olursa olsun, her yerde Almandı. Türkçe konuşan bizler de beş bin senelik bir tarihin, hatta pek eski bir mitolojinin sahibi olan bir millettik. Osmanlı Devleti’nin memleketinde, Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Buhara’da, Kâşgar’da, hâsılı nerede yaşarsak yaşayalım, yine hâlis muhlis Türktük... Hâlbuki ‘Osmanlılık’ kelimesine mevhum manalar veren aydınların siyasi fikirleri, toplumsal gayeleri ise insanın gözlerinden yaş getirecek derecede gülünçtü.”
     Türk köylüsüne göre milliyetin tarifi şudur: “Türk köylüsü ‘Dili dilime uyan, dini dinime uyan...’ diye milliyetin sınırlarını pek güzel ortaya koymuş.”
     Tanzimat aydınlarının çoğu, tamamen hayallerinde kurguladıkları, gerçek dışı, yapma, zorlama bir millet oluşturmaya, üretmeye çalıştılar. Masa başında tasarlanan, gerçeklikle alakası olmayan bu Osmanlı milleti projesinin ne olduğuna bakalım.
     İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra devletin önde gelen adamlarının çoğu şu görüşte imiş:
     “Osmanlılık, ortak bir milliyettir. Osmanlılık ne yalnız Türklük, ne de yalnız Müslümanlık demektir. Osmanlı Devleti’nin idaresinde yaşayan her fert, ‘bila tefrik-i cins ü mezhep’ (cins, ırk, din ve mezhep ayırmadan) Osmanlı milletine mensuptur.”
     Ömer Seyfettin’e göre “bu fikir, millî olmayan Tanzimat eğitim sisteminin yetiştirdiği dimağlarda doğmuş bir vehimden, bir ham hayalden ibaretti. Dini, lisanı, terbiyesi, tarihi, kültürü, övündüğü değerleri ayrı olan fertlerin toplamından ‘ortak bir milliyet’ meydana getirmek imkânı yoktu.”

Kaynak: Yeni Mesaj