Duyduğuma göre Millî Eğitim Bakanlığı, orta öğretim kurumlarında okutulacak Osmanlı Türkçesi dersini Din Bilgisi öğretmenlerine verdirecekmiş. İlahiyat Fakültesi mezunu Din Bilgisi öğretmenleri, Arapçayı çat pat bilirlerse de Osmanlı Türkçesini bilmezler. Osmanlı Türkçesi, Arapça demek değildir ve Arap harflerinden ibaret değildir. Üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencileri, dört yıl boyunca Osmanlı Türkçesinin hem dilbilgisini öğrenirler, hem bol bol metinler üzerinden Türkçenin bu yazı dili dönemine ait kültürel, edebî, tarihî arka planlarına vakıf olurlar.
     Yani bu dersin ehil ve layık hocası Türk Dili ve Edebiyatı mezunlarıdır. Osmanlı Türkçesini biraz Arapça bellemiş olan Din Bilgisi öğretmeni verir ve “Anadolu Hisarı” tabirini “innâ tûlî hisârâ” diye okumaya ve öğretmeye kalkarsa seyreyleyin gümbürtüyü. Bir de o güzelim Osmanlı Türkçesini, terennümü musiki gibi olan o zarif Osmanlı Türkçemizi ayınları çatlata çatlata okumaya ve okutmaya kalkarsa ne Türkçe kalır, ne Osmanlı Türkçesi, ne dil zevki, ne edebiyat zevki.
     Bir de İslamcı geçinen Atatürk düşmanı milliyetsizler, Osmanlı harflerini bırakıp yeni Türk harflerine geçişi yani harf inkılâbımızı sanki dinden çıkmışız gibi eleştirirler. Türkçemizin bütün seslerini birebir olarak karşılayan, bir sesin tek bir harfle karşılandığı resimsel şekiller yani harfler, Atatürk’ün getirdiği yeni Türk harfleridir. Çocuklarımız eskiden medreselerde, mekteplerde Arap ve Fars harfleriyle okuma yazmayı ve Arapça, Farsça kelime ve tamlamalarla dolu olan Osmanlı Türkçesini yıllarca uğraştıkları halde öğrenemiyorlardı.
     Nitekim bugün bile üniversite öğrencilerimize 4 yıl boyunca Osmanlı Türkçesi ve metinleri okuttuğumuz halde tam olarak öğretemiyoruz. Halbuki bugün ilkokula giden çocuklarımız yeni Türk harflerini birkaç haftada söküp okumaya ve yazmaya başlıyorlar. Osmanlı Türkçesinin yazı dili olarak öğrenilmesinin zorluğu, hem harflerinin Türkçenin seslerini karşılamada sıkıntılı olmasında, hem de bol miktarda Arapça ve Farsça söz varlığına yer vermesindedir. Buna bir örnek verelim. 
     Harbiye mezunu bir binbaşı, 1919-1920 yıllarında Vahdettin döneminde Sadrazam olan Ali Rıza Paşa’ya çıkar, akranlarının albay ve general olduklarını, kendisinin ise hakkının yenerek hâlâ binbaşılık rütbesinde kaldığını söyler. Sadrazam da ona: “Pekiyi, bunun bir sebebi olmak gerek. Sınıf arkadaşlarınız terfi edip de siz ne için mağdur olasınız”, der. Binbaşı Hamid Efendi de: “Vallahi bunu ben de bilemiyorum Efendimiz! Bunun için “Şeverayı Devlete” dava bile açtım”, der demez Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın birden kaşları çatılır: ”Ne dediniz, ne dediniz? Şeverayı Devlet mi? Sizi niçin terfi ettirmediklerini şimdi anladım. Aslına bakarsanız size binbaşılık bile çok pek çok. Koskocaman Şûra-yı Devlete (Danıştay) Şeverayı Devlet” deyip çıktınız. Anladım efendim, anladım, buyurun! Der ve kapıyı gösterir. (A. Ragıp Akyavaş, Tarih Meşheri I, s.311)
    “Şevera” ve “şura” kelimeleri, yeni Türk harfleriyle gördüğünüz gibi böyle yazılır ve herkes bunları burada yazıldığı gibi okur ve karıştırmaz. Aynı kelimeler, Arap harfleriyle aynı yazılır. Harbiye mezunu koskoca binbaşı bile bu kelimeyi okuyamıyorsa varın siz gerisini hesab edin. 

Kaynak: Yeni Mesaj
*Prof. Dr. Nurullah Çetin