İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Türkiye, fiilen savaşa girmemişti.  “Milli Şef” İsmet İnönü’nün şiddetle savunduğu bir şekilde “çatışmanın dışında kalma” politikası gütmüştü. Öyle ki Almanya, İtalya, Japonya galipken onlara yakın olan ülkemiz ABD savaşa girip galipler mağlup olmaya başlayınca mağluplara savaş(!) bile ilan etmişti.

      Her an savaşa hazır durumda bulunmak üzere askeri harcamaları da arttırmıştı. Güçsüz ve donanımı yetersiz orduda bir milyon kişi silâhaltına alınmıştı. Ekmek karneyle verilirken vatandaşın buğdayı, mısırı seferi stok olarak devletin depolarındaydı.  Rivayet gerçekse Milli Şef İnönü'ye bir yurt gezisinde bir çocuk "Bizi ekmeksiz bıraktın." demişti ve "Babasız bırakmadım ya." cevabını almıştı.

     Ancak savaş yıllarının yüz karası bit, tahtakurusu, uyuz, ekmek karnesi, mısırı devlete verip koçanını değirmende öğütüp yemek, onu da bulamayanların karınlarına taş bağlaması değildi. O yıllardan bize miras kalan tarihî yüz karamız yıllarca kamuoyundan gizlenen, gündeme getirildiğinde ise bazı çevrelerce: “Dönemin şartlarına göre doğru olan buydu. İnönü, gerekeni yaparak savaş çıkmasını önledi.” şeklinde savunulan “Boraltan Köprüsü Faciası”ydı. 

     Savaş yıllarında Almanlar esir düşen Türklerden "Türkistan Lejyonu" adını verdikleri birlikler kurmuşlardı. Ele geçirdikleri yerlerde de yerel halkı katılmaya mecbur ettikleri merasimler düzenlemişlerdi. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden biri olan Sovyetler Birliği ve kanlı diktatörü Stalin savaşın  sonunda bu gerekçelerle kanlı bir Türk avı başlattılar. Kırım Türkleri bir gecede sürüldü. Ahıska Türkleri de aynı akıbete uğradı. Savaştan önce Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve bütün Türk yurtlarında aydın kıyımı yapan Stalin savaş sebebiyle ara verdiği zulme savaştan sonra da devam etti.

      İşte o dönemde Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye sığınan Azerbaycanlı soydaşlarımız, Ankara’dan gelen bir talimatla Rus askerlerine teslim edildiler. Yüzlerce yıllık devlet geleneğimizi yansıtan ve Topkapı Sarayı’nın “Bab-ı Hümayun Kapısı” üzerinde taşa işlenen, "ye’vi ileyhi külli mazlûmîn" (bütün mazlumların koruyucusu) olma anlayışından, İsmet İnönü’nün: “Misak-ı Milli hudutlarının dışında Türk unsuru kabul etmiyoruz.” anlayışına indirgenen CHP’nin tek parti yönetiminde, bu yöndeki iadeler devam etti. Çeşitli vesilelerle hatırlanarak “Türklük” ve “Müslümanlığa” ihanet olarak görülen “Boraltan Köprüsü Faciası” ise hafızalarda yer edindi.

     Kars’ın ilk kültür ve kütüphane müdürlerinden, araştırmacı Temraz Kesemenli’nin verdiği bilgilere göre: Rus işgali altındaki Azerbaycan’da Komünist rejime muhalif Azerbaycanlı doktor, hâkim, mühendis, öğretmen ve ailelerinden oluşan bir grup aydın 1944 yılında Türkiye’ye sığındı. Bunları takip ederek yerlerini tespit eden Sovyet yönetimi de Nazilerle işbirliği yaptıkları ve aranan siyasi kaçaklar olduklarını ileri sürerek iadelerini talep etti. Neticede güç dengesinin Sovyetler lehinde olması ve tek parti CHP yönetimi ile Milli Şef İsmet İnönü’nün dirençsiz tavrı nedeniyle mültecilerin teslimine karar verildi. Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü sınırında Ruslara iadeleri emri, sınır karakolunda “doğruluğuna inanılmak istenmemesi” nedeniyle defalarca teyit ettirildikten sonra Azerbaycanlı soydaşlarımızın: “Bizi teslim etmeyin, burada, kendi toprağımızın, kardeşimizin, bayrağımızın altında siz öldürün” şeklinde yalvarmalarına rağmen yerine getirildi. Sonrasında ise Rus tarafına geçirilen mülteciler, hemen sınırda askerlerimizin gözleri önünde kurşuna dizildi.

     Azerbaycan Türklerinin teslim edilmek üzere Kars’tan geçerken, nakledildikleri tren pencerelerinden üzerlerinde bulunan kıymetli eşyaları halka attıkları, feryatlarına birçok Karslının şahit olduğu, İnönü’nün emriyle onları götüren memurun akli dengesini kaybettiği ve tedavi altındayken öldüğü nakledilen mülteciler meselesi,  18 Temmuz 1951’de DP Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir soru önergesi olarak gündeme getirildi. Şevket Mocan’ın önergesinde: “Muhtelif tarihlerde memleketimizde siyasi mültecilik haklarına dayanarak iltica etmiş (156) mülteci 1947 senesinde, milletlerarası hukuk kaidelerine tamamen aykırı olarak Sovyet Rusya’ya teslim edildikleri doğru mudur?  Facia kurbanlarının sevk şekli de kurban gönderilen mabudun usullerine uygun olmasından ve akıbetlerini görmesinden, teslim işinde vazifeli Yedek Subay Posta Müfettişi Reşat’ın asabi rahatsızlığa uğradığı ve sinir hastanelerinde el-yevm tedavi olduğu doğru mudur?, 1945’te Almanya’daki öğrencilerimizi getiren İsveç bandıralı vapurla (Enver Anar ve Adem) isminde iki münevver askeri Türk gencinin senelerden beri memleketimizde tavattun etmiş amca ve teyzesinin yanından alınarak (Ankara’ya gönderiyoruz) diye Komiser Muavini Ali Rıza nezaretinde Kars’ta aynı mabuda kurban sunuldukları vaki midir?” şeklinde Başbakan Adnan Menderes’in cevaplaması istemiyle ilettiği sorular, o sırada Adalet Bakanlığı görevinde bulunan Rükneddin Nasuhioğlu tarafından sözlü olarak cevaplandırıldı. Tek parti CHP döneminde meydana gelen iadeler hakkında bilgi veren Adalet Bakanı, doğrulayıcı nitelikte konuşarak haklarında çeşitli ve birbirinden farklı rakamlar verilen mülteciler hakkında: “İkinci Cihan Harbi’nin başından itibaren memleketimize muhtelif devletler tabiiyetini haiz askeri şahıslar iltica etmiş ve bunlar bi-taraf bir devlet olmamız itibariyle harbin sonuna intizaren Yozgat’ta kurulan kampta eterne edilmişlerdir. 23 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya karşı harb ilan etmemiz üzerine, müttefiklerimiz arasında yer almış bulunan  Sovyet Rusya kendi tebaasından olan askeri mültecilerin iadesini istemiştir. Keyfiyet Bakanlar Kurulunca incelenerek neticede ittihaz olunan Mayıs 1945 gün ve 3/2563 sayılı karar mucibince ve Ankara’daki Sovyet Sefareti ile mütekabiliyet esasını tesbit eden bir nota tesisi suretiyle (237) Sovyet askeri mültecisinden 195’i ilk parti olarak 6.VIII. 1945 tarihinde Tıhmıs kapısından Sovyetlere iade edilmiştir…Enver Anar (Enver Kaziyef) ile Kadri Başaran (Adem Kardeşbeyli) adındaki Kızılordu eski subaylarından iki kişinin de Sovyet Rusya’ya iade edilen yukarıda yazılı (195) kişilik listeye dahil bulundukları anlaşılmıştır.” şeklinde konuştu.

     Buna karşın söz alan Şevket Mocan ise Adalet Bakanı’nı ve açıklamasını eleştirerek Meclis’te “Bravo, Doğru” sesleriyle tasdik edilen: “…Hadiseler, Adalet Bakanının izahları gibi cereyan etmemiştir. Beni en çok müteessir eden nokta budur. Arkadaşlar, Bakanlık mesuliyetini verdiğimiz arkadaş, eski devir (CHP) mesullerinin cürümlerini kapatmak için hazırlanmış dokümanları toplayarak, sanki kendisi de o devrin Bakanı imiş gibi, o zamanın cürüm avukatlığını yapıyorlar..”dedikten sonra “askeri mülteci” ile “siyasi mülteci” arasındaki farkı izah ederek: “Bir akideden canını kurtarıp da hudutlarımıza iltica eden insanlara ancak siyasi mülteci denir…Muhterem arkadaşım, Enver ve Adem isminde iki Azeri münevverden bahsettiler. Bunlar çok yakından tanıdığımız Konya Milletvekili Ziyat Bey’in kayınbiraderleridir. Çok evvel Rus ordusunda subaylık etmişler, fakat milletlerini unutmamışlar, o akideleri kabul etmeyerek Almanya’ya kaçmışlar, orada uzun müddet bulunmuşlardır. Sonra memleketimize gelerek hemşirelerinin yanına, Ziyat Bey’in hareminin yanına sığınmışlardır. Fakat yüz kızartacak bir hal olarak bunlar bir gün evden alınarak, Ankara’ya göndereceğiz diye, Komiser Ali Rıza refakatinde hududa götürülmüşler, aynı mabuda kurban sunulmuşlardır. Bu milletin tarihinde bir tek mülteci İsveç Kralı Şarl için harb etmiş şerefli hadiseler çoktur; fakat siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, gönül parçalayıcı, hicabaver bir hadise daha yoktur. İbnisuud mutavaat etmedi, mültecileri vermedi, fakat bizdeki bir devrin adamları bizim tarihimize bu lekeyi yazdılar, mültecileri iade ettiler arkadaşlar.” Dedi. (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX, Cilt.9, Toplantı 1, Yüz Birinci Birleşim, 18.VII. 1951 Çarşamba.)

     CHP iktidarının mültecileri iade etmesi konusu 1965 Seçimleri öncesinde de gündeme getirildi. 7 Ekim 1965 tarihli Adalet Gazetesi’nde çıkan imzasız başyazıda İnönü’nün günahları arasında sayılan, ağıtlarda, şiirlerde dillendirilen bu acı olaylar,  filmlere de konu oldu. Mehmet Kılıç’ın yönetmenliğini üstlendiği ve Cüneyt Arkın, Oya Aydoğan, Baki Tamer gibi oyuncuların rol aldığı, 1977 yapımı “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı filmde benzer bir konu işlenmiş ve “1945 yılında Sosyalist bir ülkeden Türkiye’ye iltica eden daha sonra düşmana iade edilirken sınırda şehit edilen 150 Türk’ün aziz hatırasına atfedilmişti.” Ancak 1980 ihtilali öncesinde nedense filmin oynatıldığı sinemalar bombalanır olmuştu. Bu sinema bombalamalarının biri de Kahraman Maraş'ta vuku bulmuş ve ardından kanlı olaylar çıkmıştı. Askeri idare mi yoksa aşırı sol mu milletin bu gerçekleri öğrenmesini istememişti?

     Türk tarihinde Türk’ün Türk’e yaptığı büyük ihanetlerden biri, Azerbaycanlı soydaşlarımızın Boraltan Köprüsü’nü geçerek Türkiye’ye sığınma isteklerini, Türk hükümetinin geri çevirip Ruslara teslim edilmesi olayıdır. Bu olay, tarihin ve Türklüğün bir yüz karası olarak hatıralarda kalmıştır. Çanakkale’de düşman askerinin bile yarasını sarmayı şeref bilen, destanlar yazan, çağ açıp çağ kapatan Türk milletinin vicdanı, şerefi ve soydaşlık bağı, diplomasiye ve bürokrasiye yenik düşmüştür!

     1944 yılında Orta Asya, Sovyet Rusya’sı tarafından işgal edilmiş ve komünist sisteme karşı koymak için atılan en ufak adımın bile önüne geçilmek istenmiştir. Bu baskıdan kaçarak kendileri için “anayurt” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 tane Azerbaycan Türkü soydaşımız, Iğdır’daki sınır kapısına yakın yerdeki Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü‘nü geçmiş ve hürriyete kavuşmanın sevinciyle Türk sınır karakoluna sığınmışlardır.

     Bu yıllar Türkiye’de Milli Şef döneminin yaşandığı, Türk yurdunda Türk’üm demenin suç olduğu bir dönemdir. Almanya savaşı kaybedinceye kadar Türkçü(!) görünen tek parti yönetiminde 1944'ten sonra "Türk" olduğunu iddia edenler tabutluk denen işkence odalarını boylamışlardır. Azerbaycanlı soydaşımızın Türkiye’ye sığındığını duyan Sovyetler Birliği, bu kişilerin derhal  iadesini istemişti. Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız, kuşkusuz kendilerinin azılı Rus askerlerine geri verileceğine ihtimal bile vermemektedirler. Çünkü kardeşlerinin, anayurttaki soydaşlarının yanına gelmişler ve kendilerini hiç olmadığı kadar güvende hissetmişlerdir. Fakat Milli Şef‘in Türklüğe ve Türk’e olan düşmanlığı, burada da devreye girerek akıllarda olmayan ihtimali gerçek yapmış; Türk’ü adeta bir soykırım kurbanı olmaya sürüklemiştir.

     Sovyetler’den gelen istek üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve Türkiye’ye sığınan soydaşlarımızın geri verilip verilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyor. Hem Türk askerleri hem de sığınan kandaşlarımız öz yurtlarının böyle vatan sevdalısı kardeşlerimize kucak açacağından emin bir şekilde Ankara’dan gelecek yanıtı bekliyorlar. Ankara’dan gelen cevap herkesin tüylerini ürpertiyor: - “Esirleri derhal iade edin!“

     Bu korkunç cevap herkeste bir korku ve şaşkınlık uyandırıyor ve Ankara’nın cevabı tekrar isteniyor. Fakat sonuç aynı: “Ülkelerine iade edin!“

     Azerbaycanlı soydaşlarımız bu cevap karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz.” deseler de, karakol komutanı içini kan ağlaya ağlaya 146 Türkü  yeniden Sovyet Rusya’sına, Türk’ün tarihi düşmanına teslim etmek zorunda kalıyor. Ruslara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı, hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülüyor!

     İşte o kardeşlerimizin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:

 

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,

Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

 

Karası, karası, merhamet fukarası,

Karası, karası, merhamet fukarası,

 

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

 

Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

 

     Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

Türk denince özü, sözü mert olur,

Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,

Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,

Şimden geru bu bana bir dert olur.

 

Ben ne diyem bu vefasız dağlara,

Öz kardaşı dönek olan ağlara!

 

Türk; o Altayların dünkü eri mi?

Yolunda can koydum, verdim serimi,

Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,

Serdim ayağına doğma yerimi…

 

Kardaş armağanı, dökülen kanlar,

Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

 

Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,

Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,

Dilim dili, yolum yolu, emel bir,

Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.

 

Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,

Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

 

Alnımın yazısı, karadır kara,

Karadan bir mendil yolladım yara,

Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,

Türklüğün kanayan kalbini sara.

 

Felek kıymış beslenen bu dileğe,

Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.

 

Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?

Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?

Rusların açtığı yaradan derin,

Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.

 

Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,

Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.

 

Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,

Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,

Girdiğim öz yurttan döndürülürken,

Kanımın aktığı sınır boyunda

 

Açan lâlelerden bir çelenk örsem,

Türklük dünyasına armağan versem.

 

     Karakol komutanı genç subay evine döndükten sonra yaşananlara dayanamayıp intihar etmiştir. Bu olay, Türk’ün  Türke ihanetidir.  Bu hadiseyi okuyan herkes önce inanamayacak, sonra da gurur duyduğu tarihinde başka hangi yüz karaları olduğunu aramaya koyulacaktır.

     Buna benzer daha başka hadiselerin de olduğunu Kadir Dikbaş'ın yazısından öğreniyoruz:   " 2. Dünya Savaşı yıllarıydı. Sovyetler Birliği, Türkiye’nin kendisine karşı savaşa gireceği ihtimalini yüksek tutup, sınıra asker yığıyordu. Bu askerler arasında çok sayıda Azeri de bulunuyordu. Alman cephesinde olduğu gibi, bir savaş sırasında cephede ön saflarda yer alacak bunlardı. Çünkü önceleri hep öyle olmuştu. Fakat yine de Türk askerine kurşun sıkacaklarına güvenemiyorlardı. O yılları yaşayan Bayram Kara‘nın anlattıklarına göre Ruslar, bütün Türklerin ifadesini almıştı.“Bir savaş çıktığında bize mi, yoksa Türk askerine mi kurşun sıkacaksınız?” diye.

     Azerbaycanlılar iki ateş arasında kalacaklarını, fakat Türk askerine asla kurşun sıkmayacaklarını biliyordu. O yüzden sınırın Türkiye tarafına geçmenin yollarını arıyorlardı. Yıllardır komünizmin yaptığı zulüm ve tahribat canlarına yetmişti zaten.

     Sovyet ordusundaki Azerbaycanlı ve diğer Türk kökenli askerler birer ikişer sınırı geçip Türk karakollarına sığınmaya başlarlar. Sayıları gittikçe artar. Ermeniler, Gürcüler hatta Ruslar bile gelmektedir. Bu gelenlerin hepsi Yozgat’ta kurulan mülteci kampına yerleştirilir ve 1945'te iade edilinceye kadar orada kalırlar.

     Yozgat kampında geçen yılları oldukça rahattır. Pek sıkıntı çekmezler. Bazen iştima yaparlar. Herkes mesleğini icra edebileceği konularda işlerine devam eder, kampın ihtiyaçlarını giderirler. Bir mescitleri vardır. Çoğunluğu namazlarına devam eder. Ramazanlarda oruç tutarlar.  Bazen Yozgat’a camiye inerler. “Biz burada boş durmak istemiyoruz. Bu memleket için faydalı olmak, bir şeyler yapmak istiyoruz” deseler de, kurallar gereği buna imkan olmadığı, savaş bitinceye kadar böyle devam edeceği bildirilir. Kendilerine bağlanan 75'er liralık maaş, ihtiyaçlarını karşılamaya yetmektedir. Bazıları da artırdıklarını biriktirir. Belki de savaş sonunda bin bir ümitle geldikleri Türkiye’den geri döneceklerini ve tanklar altında ezilerek can vereceklerini hiç düşünmemişlerdi.

     Yıl 1945, Ikinci Dünya Savaşı’nın olanca şiddeti ile devam ettiği 1942 ve ondan sonraki yıllarda Türkiye’ye sığınan ve çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu 200 gencin Sovyetler Birliği’ne iadesi kararı verilir. Karar, gençlere sabah açıklanır ve öğleye kadar hazır olmaları istenir.

     Kampta o zaman Rusya’dan sığınanları temsilen görevlendirilen Bayram Kara, “Biz Rusya’ya verileceğimiz haberini geceden öğrenmiştik. Sabaha kadar uyuyamadık. Bizi bir ateş bastı. Ne yapacağımızı şaşırdık.” diyor. Bayram Kara, kararı açıklamak için Yarbay Abdurrahman Öncül‘ün sabah güneş doğmadan geldiğini, kendisini çağırtıp, bir kahve ikram ettikten sonra, şunları söylediğini aktarıyor: “Oğlum, harp bitti. Kaç senedir bizim askerlerimizle birlikte yediniz, içtiniz, kaldınız. Şimdi sizi hükümet serbest bırakıyor. Türkiye’de kalan kalsın, başka devletlere gitmek isteyen başka devletlere gitsin. Artık serbest bırakılacaksınız. Yalnız senden ricam içtima borusunu çaldır. Hepsini topla. Söyle hepse öğleyin saat 12:00'de eşyalarıyla birlikte hazır bulunsun. Cemseler gelince binip gidecekler.”

     Böylece isimleri okunan cemselere bindirilir. Yerköy’e getirilirler. Yerköy İstasyonu’nda demir parmaklıklı vagonlara bindirilirler. Kampta Sovyetler Birliği’nden sığınan 35 Azeri ve 5 Rus bırakılır. Sebebi sorduklarında Ankara’dan gelen talimatın böyle olduğu cevabını alırlar.

     Yerköy’de kara vagonlara doldurulan gençlerin, durumu anlamaları zor olmaz. Daha önceden öğrendikleri, Rusya’ya gönderilecekleri haberinin doğruluğu sıkı güvenlik tedbirleri ve demir parmaklıklı vagonları görmeleriyle ortaya çıkıveriyor.

      Yozgat’ta kampta uzun süre devam eden iyi bakım ve yakın ilginin ardından böyle bir karar verilmesi, Azerileri hayal kırıklığına uğratıyor. O yıllarda kendileri ile birlikte kalan arkadaşlarından öğrendiğimize göre, giden grup arasında Azeri Müslümanların sayısı 80. Toplam sayı ise değişiyor. Aradan geçen 45 yıl farklı rakamların ortaya çıkmasına yol açıyor. Çoğunluk, sayının 200'ün üzerinde olduğunda birleşiyor. 160, 187 diyenler olduğu gibi, 210 diyenler de var. Bunlara Kars’a kadar devam eden yolculuk sırasında katılmaların olduğunu söyleyenleri de dikkate alırsak, sayının 200'den az olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu guruptaki 80 Azeri’nin dışında Ermeni, Gürcü, Özbek ve Rusların da bulunduğu ifade ediliyor.

     Yerköy’de başlayan sıkıntılı tren yolculuğu, yaz sıcağı altında günlerce üzüntü ve hüzünle devam ediyor. Yanlarında giden askerlerin onların bu hallerini anlatırken, “Adamlar oturduğu yerden kalkamıyorlardı. Şuurları hep kayboldu. Ne olduğunu anlayamadılar. Canlı değil, ölü gibiydiler.” diyerek ağladıklarını öğreniyoruz.

     Yolda yemeleri için verilen yemekleri geri çeviriyorlardı. Erzurum’da da yemek verildiğinde, günlerdir aç susuz olmalarına ve ismini öğrenemediğimiz bir komutanın bütün ricalarına rağmen yemek yemiyorlar. Verilen yemeği trenden dışarı fırlatıyorlar. Komutan hallerine dayanamıyor ağlıyor. Burada komutana hitaben adının Süheyl olduğunu öğrendiğimiz, Özbek öğretmenin şöyle bir konuşma yaptığı söyleniyor: “Biz anavatanımız diye size sığındık. Bizi niye Rus’un eline veriyorsunuz? Ne yaptık ki biz size de gavurun eline teslim ediyorsunuz?”

     Komutanın cevabı ise, “Yavrularım ne yapayım. Benim elimde ne var ki, emir Ankara’dan geliyor” olur.

     Erzurum’dan sonra biri Özbek, 11'i Rus 12 kişi demir parmaklıkları keserek, trenden atlıyor. Azerilerse yapılan kaçma tekliflerini reddediyorlar.

      Olayın dehşeti halk üzerinde tesirini yitirmemiş hala. Yolculuk sırasında durulan istasyonlarda etrafa üzerlerinde ne kadar para varsa fırlattıkları anlatılıyor.

     Bu paraların, Yozgat kampında kendilerine verilen 75 liralık maaştan artırdıkları paralar olması, hadiseyi daha ibret verici pozisyona sokuyor. Hatta çığlıkların arasında, vagonlardan fırlatılan paraları toplamaya çalışan, hadiseyi henüz anlamaktan uzak çocukların üzerine et parçalarının düşütüğünü söyleyenler bile var.

      Bunlar tabii ki, kendilerine verilen hayvan eti değil. Kendisini kaybedenlerin bedenlerinden kopardıkları parçalar." 

      Sınırın öbür tarafında değişen bir şey yoktu. Bu manzaraların ardından, 200 genç göz göre göre Iğdır kazasının yukarısındaki Boralan (Boraltan) Köprüsü‘nde Kızıl Ordu’ya teslim edilir. Ve hadise, sınırın Türkiye tarafından dürbünle seyredenlerin ifadelerine göre, şöyle geliştiği anlatılıyor:  “Sovyet askerleri, etraflarını sardılar. Düz bir çayırlığa götürdüler. Gümrü tarafından bir otomobil geldi. Arabadan iki adam indi. Gençleri toplayıp, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler konuştular. Ama ne konuştukları bilinmiyor. Yarım saatlik bir konuşmanın ardından Gümrü tarafından üç tank çıktı. Hepsini üç sıraya dizdiler. Sadece iki kadını ayırıp otomobil ile gönderdiler. Tanklarla sıra başlarından gençleri acımadan ezmeye başladılar. Kaçmaya çalışanları askerler süngüleyip tankların altına atıyordu. Onları oracıkta katlettiler.”

     Harzemşahların büyük kahramanı Celaleddin'den bu yana nice kahramanları, nice mazlum ve masumları kendi rahatımız için feda etmişiz. Tarihimiz hep zaferle, şanla şerefle dolu değil.