Kış Uykusu, Aydın (Haluk Bilginer) isimli eski bir tiyatrocunun babadan kalma mülkünde kurduğu hayatı, bu hayatın kırılganlığını ve geleceğe dair kurguları irdeliyor. Aydın’ın, kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) ile eşi Nihal (Melisa Sözen) başta olmak üzere çevresindekilerle ilişkileri -resepsiyonisti, kâhyası ve şoförü Hidayet, gelip giden turistler, aracının camını kıran İlyas, babası İsmail, amcası cami imamı Hamdi vb.- mesafeli ve soğuktur. Aydın, bu insanlarla gerçek anlamda iletişim kurmaz, hatta gözlerine bile bakmaz. O, bir rüya âleminden gerçeğin buzdan çölüne düşmüş, bu düşüşten arta kalan ‘halet-i ruhiye’ üstüne yapışıp kalmış donuk biridir. Mütearifeleri, oryantasyonu kaybolmuş, sevgisini ifade edebilme gücünü yitirdiği için aşksızlıktan bütün hassasiyetleri kavrulmuştur. İmam Hamdi’nin yeğeni İlyas’ın bir icra meselesi sonucu, taş atarak araç camını kırmasının şokuyla kiracılarını bile yeni yeni tanımaya başlayan Aydın, bu topraklarda doğmuş ve tevarüs yoluyla mülkün başına geçmiş olmasına rağmen onlardan biri değil, “bir tas su içinde bir damla zeytinyağı” gibidir! Yapayalnızdır... Peyami Safa, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu romanında, başkarakteri Ferit’in içinde bulunduğu acıklı durumu vurgularken yaklaşık olarak şöyle der: “Bir insanın mahkûm olabileceği en kötü ceza yalnızlık ve köksüzlüktür”.  

     Ve Peyami Safa’nın karakteri Ferit, kendini şöyle tarif eder: “Ben Türk değilim, insan değilim, hayvan değilim, tıbbiyeli değilim, milliyetçi değilim. Vafi Bey’in ecinnileri arasında oturan, iradesi çarpıtılmış, bir hafta sonra ne yapacağını bilemeyen, tembel, hiçbir işe yaramaz ve ömrünün yarısı Avrupa’da hariciye memurluklarında geçmiş, ayyaş, zampara, hedonist, ciddiyetin yalnız hayvanlarda yakıştığına inandığı için bütün dünya dramlarına kahkahayı basan ve onun için “Gülener” soy adını alan bir baba ile yarı sanatkâr, yarı deli, erkek düşkünü, veremli ve veremden iki yetişkin kızını kaybetmiş, ayyaş, kokainman, Paris’te olduğu için kültürlü, genç yaşında ölmüş bir ananın desencharte, demesuer, deseriante, deracine, degenere bir oğluyum.”

     Tiyatro repliklerini aratmayacak tiradı aktarmamın sebebi, Aydın’ın ruh dünyasıyla bağlantı kurabilmek olduğu kadar ve Aydın'ın ailesiyle yaptığı konuşmalardaki dolambaçlara sahip olmasıdır. Aynı zamanda NBC’nın filmindeki uzun konuşmaları anlayabilmek için iyi bir örnek oluşudur.

     NBC, uzun yıllar susturduğu ve bizim görmediğimiz bir şeyler görüyor gibi uzaklara, çok uzaklara bakan karakterleri çöpe atarak sürekli konuşan ama kitabi konuşan, ama geçmişin tozunu toprağını ayağa kaldıran bir öfkeyle konuşan; gelin görümce didişmelerinde açıkça söylenemediği için dudak bükmelerle, göz devirmelerle, kaş kaldırmalarla konuşan; kinayeli konuşan, imalı konuşan; metaforlarla konuşan; hayretle konuşan, en yakınından gelen acı laflar üzerine derinden kırılarak konuşan; eşi ile mücadele etmek için bütün güzel huylarını değiştirip yerine ondan ödünç aldığı maske ve zırhları takınıp kabalaşarak konuşan, nobranlaşan ve intikam için konuşan; zenginliğinin, geride kalmış şöhretinin, mahalli gazetelerde yazdığı okunmayan önemli (!) makalelerinin içeriği hakkında konuşan, temel ahlaki erdemlerden “iyilik” üzerine geyik yaparken, kötüyü bile iyi hale getirmek için, “iyilik yaparak kötüyü, iyileştirelim” abuklaması üzerine konuşan, Hazreti İsa’nın öğretisinin günümüz pasif direnişlerinin temeli olduğunu, hatta aynı metafizik kaynaktan beslenen bütün semavi kelamların özünü oluşturan bu öğretinin kaynaklarına teğet bile geçmeden konuşan; yanlış anlayanlara, doğrudan, saçmalamayın dememek için lafı dolaştırıp, döndürüp konuşan... konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan konuşan, konuşan, konuşan konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan konuşan, konuşan, konuşan konuşan, konuşan, konuşan konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan, konuşan ...

     Bütün bu bitmez tükenmez konuşmaları yapan karakterler arasında ağzını açmayan, susan, öfkeyle bakan tek kişi vardır: İlyas! O, ya taş atacak kadar çocukça bir cesarete yahut nefret ettiği Aydın’ın elini öpmektense Shakespeare kahramanları gibi isteri krizi geçirerek düşüp bayılmaya meyyaldir... Ki, İlyas’ın el öpmektense bayılmasının kötüleri iyileştirmek için daha fazla iyi olmak geyiğinin ardından gerçekleşmesi, yarın içinden ne çıkacağı, nasıl uzayacağı, nasıl bir çizgiye dönüşeceği meçhul kocaman bir noktadır!

     Cemil Meriç, aydınları suçlayan keskin bir yargıya varır: "Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik, bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yani aydınların".  NBC, Cemil Meriç okumuş mudur, okumuşsa Meriç’in bu cümlesinden haberdar mıdır? Bilmiyorum ama bu ciddi ithamın, NBC’nın başkarakteri Aydın ile bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Cemil Meriç gibi, Nobel Edebiyat ödüllü Orhan Pamuk, Sessiz Ev romanında, aydınlara iki sert yumruk çakarak, “aydınların Türk tarihi ve Türk edebiyatı konusunda ciddi bilgisizliklerini” vurgular...

     Ahmet Hamdi Tanpınar ise ilginç benzetme yapar: “Tanzimat ile açılan pencereden bakan Osmanlı münevveri, Batı karşısında göbeğini kaşıyan şaşkın bir adama benzer”. Nuri Bilge Ceylan’nın başkarakteri Aydın’ı, Hotel Otello’nun penceresinden, parçalanan cipinin camından, çevreye, bu çevrede yaşayan insanlara, göbeğini kaşıyarak değilse bile başını kaşıyarak aynı hayret, aynı şaşkınlıkla bakar. Tanzimat aydını Batı karşısında şaşırmıştır ama artık süreç tersine dönmüştür: Aydın, kendi toplumunu tanıyamamaktadır. Onların davranışlarını, yaşam biçimlerini, algılarını, çaresizliklerini içselleştirmek şöyle dursun, bir zamanlar muhtemelen (12 Eylül 1980 öncesi diyebiliriz) hayallerindeki halk adına “toplumcu kurtuluş söylemleri” döktürerek tiyatro yaptığı halktan iğrenmektedir (imam Hamdi’nin çorap kokusu meselesi).

     Yeniden Meriç’e dönersek: dünya görüşünü doğrudan öğrenemediğimiz ama hissettirildiği kadarı ile tanıyabildiğimiz Aydın’ın hali bir yönüyle şu anlatacaklarıma benzemektedir. Cemil Meriç komünist örgüt üyesi iddiası ile yargılandığı mahkemede, “Ben sosyalistim!” diye haykırdığını yazar ve şöyle der: “Sosyalistim! Diye bağırdığımda bir tek işçinin elini sıkmış değildim!” Aydın, hayatında ilk defa halkından biri ile el teması kuracakken, yani sözde İlyas onun elini öpecekken kolunu yukarı kaldırır ve çocuğun öpmesini bekler ama çocuk isteri krizi geçirerek bayılır. Böylesine masumane beşeri bir temas, bu defa bir çocuğun nefreti ile kesilmiş olsa da, Aydın, eşi ile ayrı yatmaktadır; eşine günaydın deyip demediği bile meçhuldür, eşini öptüğü bir kere gösterilemeyen bir yalnızlık içindedir.

     İletişimsizlik çukurunda yaşayan bu donuk adamın kökenlerine baktığımızda, onun bir zamanlar muhalif entelektüeller arasında yer almış olabileceğini varsayıyoruz. Çünkü Aydın, klasik ifadesi ile bir münevver (aydın) değil bir entelektüeldir. (...) Asılında kimliğinde gizli olan bir başka şey vardır. Onu buyurgan, halktan uzak yapan bir şey... Çünkü NBC’nın öyküsü birkaç kat kabuğu olan, soydukça yeni bir kabukla karşılaştığımız ama etli kısmı rayihalı bir meyvedir. Yenen etli kısımdan sonra sert bir kabuk ve nihayet meyvenin özünü, genlerini içinde taşıyan bir acı çekirdek vardır ki, bana göre Kış Uykusu filminin öyküsü; şimdi ile, şu an ile, güncel sorunlarla ilgili görünse de çekirdekteki acı fikir, “Dönüşen aydın”ın üzerindeki laneti (uykuyu) ve bunu kaldırıp kaldıramama sorunsalı üzerinde düğümleniyor.

     Kış Uykusu’nun birinci katmanı uçsuz bucaksız, kar sesinin duyulabileceği kadar ıssız bir bozkır panoramasıdır.  Bu panoramada ova boyunca koşuşturan yılkı atları, yılkı atlarının kement atılıp acımasızca yakalanmaları (Çehov’un at hırsızlarını yargılamak bana değil mahkemelere düşer aforizmasını akıldan tutunuz), kar altında uzaktan görünen ama sanki yaşayan bir yer değil bir ressamın tablosunda donmuş kalmış gibi görünen çok kederli isimlere sahip (mesela Garip Köyü) köyler... Hatta biraz abartırsak, “Gitmesek de, kalmasak da; O köy bizim köyümüzdür”, tekerlemesini her mırıldandığımızda daha garipleşen ve bizden daha uzaklaşan köyler... Sanki bütün kâinatta yapayalnız kalmışız ve sanki "evrende başka bir ruh yok", duygusu uyandıran bu tabii çevrede, eciş bücüş kayalar içinde küçük bir kandil gibi ipileyip duran bir ışık vardır...

     İkinci katman: İşte o ipileyip duran şey Hotel Otello’nun fiziki varlığıdır. İçinde yaşayanların fasit daireye dönüşmüş ve sonsuza kadar tekrarlanacakmış sıkıntısı veren hayatları yavaş yavaş bize açılır. Kendini ele vermeye başlar.

     Üçüncü ve etli kısım: Filmin görselliği, oyuncuların aşkın performansları; Aydın’ın odasının -belki de dünya sinemasında ikonografik bir ayrıcalık kazanacak- dekoru, dış dünya, yılkı atının yakalandığı sahnedeki sinemasal tat, İlyas’ın çocukça bir düşmanlıkla attığı bakışı; Nihal’in, Nuri İyem portrelerinden fırlamış gibi insanın içine işleyen kocaman gözleri ve duru yüzü; Demet Akbağ’ın yorgun, kırgın kimsesiz kadın karakter Necla’yı biraz sonra iyilik yapabilmek için sonsuza dek hayatımızdan çıkacak duygusunu veren oyunu; İmam Hamdi’nin on kilometre yolu merhamet dilenmek içtin yaya yürüyerek gelip tekrar yürüyerek gidecek olmasında tebellür eden ve izleyicide pişkinlik hissi uyandırmasına rağmen aslında bütün yoksul, çaresiz, ümitsiz insanların yüzüne yapışıp kalmış ama aslında altında bir öfke, bir kin, bir “Yeter Allahım!” çığlığı barındıran meskeli yüzü; hayatını yoksulluğun acımasız çarkının berhava ettiğini ve daha da edeceğini bildiği ve bu sondan kurtuluş olmadığı kafasına dank ettiği için haytalığı tercih etmiş, Allah'ın vermediklerini insanlardan almaya tenezzül etmeyecek gizli bir gurur edinmiş İsmail’in (Nejat İşler) öfkeyle seğiren unutulmayacak yüzü... Zengin, kibirli ama ayakta uyuyan patronuna sürekli kazık atmak için küçük hesaplar yapa yapa gittikçe küçülen varlığını mini minnacık ifadelerle ortaya koyan Hidayet (Ayberk Pekcan); gerçek karakteri netleşmeyen, içten pazarlıklı olması kuvvetle muhtemel, hayatını başkaları için ertelediğini iddia eden taşra öğretmeni Levent'i (Nadir Sarıbacak) ve al benden de o kadar diyen, hayatının nasıl geçip gittiğini anlayamayan mirasyedi Suavi'yi (Tamer Levent) inandırıcı kılan oyunculukları... 

     Ve Aydın! Herkesin mülkü olanı temlik ederek servet biriktirenlerin nasıl birer zalim olduğunu sözde en çok bilmesi gereken bu adam, babasının servetiyle birlikte tevarüs ettiği kuvvetle muhtemel hakkaniyetsizliği, çelişkili düşünceleri ve yukarıda bahsettiğim pek çok karakter bileşenini donuk yüzünde, kesik kesik konuşmasında bize yaşatan Aydın yani Haluk Bilginer! 

     (...)

     Bütün bu karakterler, biraz sonra perdeden çıkarak yanımıza yöremize oturacak ve biz sinema salonunda o karakterlerle ilanihaye sohbet edecekmişiz veya bizi hakemliğe davet edeceklermiş duygusu uyandırışları...  İşte Kış Uykusu meyvesinin etli kısmının zihnimizin damağında nefis bir lezzet bırakmasını sağlayan bu karakter ve bu karakterlere can veren iyi oyunculardır... 

     Şimdi sıra çekirdeğin kabuğunu kırmaya geldi...

     Ve Çekirdek: Otello ismi, aklı başında her seyircilerin anladığı gibi otele göstermelik biçimde verilmiş değil. Doğrudan Shakespeare’in Otello’sunun içreğine bir gönderme sağlıyor. Daniel J. Vitkus'un “Othello'da Türkleşme Olgusu: Mağripli'nin Dönüşümü ve Lanetlenişi” isimli uzun ve dikkatle okunması gereken makalesinden esinlenerek söylersek; NBC’nın herhangi diğer bir Shakespeare oyunundan değil, “in”e isim vermek için neden Otello oyununu seçtiğini ve bunu tamamen bilinçli yaptığını anlayabiliriz:  Türkçeye Burç İdem Dinçel tarafından çevrilen makalede, söz konusu oyunun alt metinlerinin “dönüşmek” ve “lanetlenmek” olduğu vurgulanır.

     Otello oyunu, ırkçılık, ötekileştirme, dini zorbalık, yaşam tarzının (dini) dönüştürülmesi gibi bugün Türkiye’de "Beyaz Türkler"in, 12 Eylül sonrası yenilmiş, dağılmış ve dışlanmış sağlı sollu aydınların, liberallerin çok kaygı duyduğu sosyal ve siyasi değişim ve dönüşümün tarihi bir İngiliz versiyonunu anlatmaktadır. Bugüne kadar neredeyse apolitik bir kimlik olarak tarif edilen Nuri Bilge Ceylan da ülkesinde yaşanan, kimi zaman ciddi kalkışmalara sebep olan –ki ödülünü bu isyancılara da adadı- değişim ve dönüşümü görmezden gelemeyecekti. “Her şey mistik başlar siyasi biter” diyen Charles Peguy aforizmasına dayanarak, Kış Uykusu’nu “uyanın!” çığlığı sayabilir miyiz? Emin değilim ama Otello’daki dini dönüştürmenin Türkiye versiyonunun hem günümüzde ve hem de tarihte ilginç tecrübelerle yaşandığını, -Dönmelerin hala ciddi bir sosyal, ekonomik, siyasi ve entelektüel kol olarak varlığını sürdürdüğü malumdur- biliyoruz ama yönetmenin bu tarihsel olgulara gönderme yapmış olabileceğini kesinlikle varsayabilir miyiz? İşte onu bilemiyorum! 

     Kış Uykusu'nun çekirdeği çok acı ama Norman Davies’in “Bazen sorun, ilacın, hastalıktan da kötü olmasıdır” hükmünden yola çıkarak söylersek, bazı filmler, büyük hazlar ve tatlar verseler bile amaçları tat vermek olmayabilir... Üstelik ana fikirleri çok acı olup, çok acıtabilir!

 Altyazı

     Sadece şiirin büyük üstatlarından değil büyük bir medeniyet ve kültür yorumcusu olarak zirvedeki yerini asla bırakmayacak gibi görünen ve bir sıfatı da "Eve Dönen Adam" olan Yahya Kemal Beyatlı’dan bir gazel ile yazıyı bitiriyorum:  

 Kar Musikîleri

                                                             -Varşova 1927

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.

Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

 

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,

Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

 

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...

Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

 

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

 

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle

Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

 

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,

Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Kaynak: Coşkun Çokyiğit