Merhaba Sevgili Dostlar!

     Zaman zaman bilgilerimizi tazeleme ve olup bitenleri daha sağlıklı değerlendirmek için bildiklerimizi gözden geçirme ihtiyacı hissediyoruz. Dolayısıyla kitap okumamız elzem oluyor. Okuduğumuz kitaptan bazı pasajları yeri geldikçe siz kıymetli okurlarımızla paylaşmak da bizim için son derece gurur verici bir durum. ‘Misyonerlik Faaliyetleri ve Türkiye’ kitabından bu amaçla birkaç pasajı dikkatlerinize sunmak isteriz.

     Kitabın kaleme alınış amacı; Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne zarar verici hususlara dikkat çekmektir. Prof. Dr. Mustafa ERDEM tarafından Ekim- 2005’ de Ankara’ da kaleme alınmış.

     Türkiye’mizi ilgilendiren her konuda milli duruşuna yakışır bir sorumlulukla Türkiye Kamu –Sen bu kitabın yayınlanmasını üstlenmiş ve Türk Diyanet Vakıf- Sen Genel Başkanlığı ve Türkiye Kamu- Sen Yönetim Kurulu Üyeleri bir kez daha salt ücret sendikacılığı yapmayacaklarını, ülke sendikacılığı yapacaklarını tescillemişlerdir.

     Kıymetli okurlar; birlikte kitabın önsözünden paylaşımımıza başlayabiliriz.

     İslam’ın insanlığı aydınlatmaya başladığı tarihten itibaren Hristiyanlığın kendini koruma ve yayılma tecrübesi, onun dünyaya açılmasını sağlayan Misyonerliğin kurumsallaşarak yeni yöntem ve metotlar geliştirmesine sebep olmuştur. Zaman içinde ekonomik ve siyasi çevrelerin destekleriyle birlikte misyonerlik sömürü aracı olmakla itham edilmiştir. Nitekim 16. Yy dan sonra Batı Hristiyan dünyası misyonerlerin öncü hizmetleri sonucu dünyaya açılmış ve yoğun bir sömürgecilik olayları yaşanmıştır. O dönemin uzantıları hala günümüzde de etkilerini sürdürmektedir.

      Misyonerliğin sömürgecilikle paralel anılması ve onlarla birlikte tanınması, Hristiyan dünyasında yeni arayışlara sebebiyet vermiş ve eskinin yegane dini iletişim şekli olarak kabul gören Misyonerlik kavramından kaçış başlamıştır. Bu durum zaman zaman çeşitli çevrelerde Hristiyanlığın Misyonerliği bıraktığı şeklinde propaganda edilerek, bozulan imajın yeniden düzeltilmesi cihetine gidilmiştir. Hatta strateji değişikliği yapılarak, müntesiplerini ürkütmeden farklı kültürlere nüfuz edebilmek için diyalog kavramı misyonerlik yerine kullanılır hale gelmiştir.

     Türkiye ve Türkler yılları aşan bir süreçte Misyonerlerin hedefi olmuşlardır. Belki de dünyada  hiçbir topluma ve ülkeye yönelik böyle yoğun bir faaliyette bulunulmamıştır….

     Deyim yerinde ise, bu millet çağdaşlık, modernlik, entelektüellik, ilericilik, hoşgörü vs. gibi soyut değerler uğruna yabancı ve zararlı akımlar karşısında mukavemetsiz hale getirilmiştir. Yakın geçmişte Misyonerlik, kültürel değerleri tahrip eden unsurların başında değerlendirilirken, bugün misyonerlerin tehdit ve tehlike oluşturmadığı en muhafazakar çevrelerde bile savunulur hale gelmiştir.

       Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu siyasi, ekonomik hatta dini sıkıntılarını fırsat bilen batılı Hristiyan güçler, sahip oldukları bütün imkanları kullanarak, yönetim sorumluluğunda olanların zaaf ve ezikliğinden yararlanmaktadır. (AB’ ye girme uğruna ‘uyum yasaları’ adı altında kabul edilenler hatırlanmalı)

     … Milli kimliğimizin ve devletimizin bekası, aynı değerler etrafında birleşen, aynı vatanı paylaşan ve aynı ideal peşinde koşan insanlar olmamızla mümkündür.

GİRİŞ BÖLÜMÜNDEN:

     …

     Milli değerler tarih süzgecinden geçerek, örf adet ve geleneklerle bütünleşerek, her çağ ve coğrafyada milleti ayakta tutarlar. Bir ırmağın sürüklediği kum tanecikleri gibi birbirlerini törpülerler ve belli bir uyum sağlayarak ortak kaderi paylaşırlar. Bir arada olmaları onları güven içinde mutlu kılar. Bu insicam her zaman dış etkenlerin müdahaleleriyle bozulmaya açıktır. Toplumlarda belli ülkü ve değerlerde varlığını mutlu bir şekilde sürdürerek güçlerini sürdürürken başkaları bu mutluluğu kendileri için bir dezavantaj olarak bozmaya yeltenebilir. İşte toplumsal bütünlüğü tehdit eden ve onu tehlikeye sokan durumlardan biri de misyonerliktir.

MİSYONERLİK NEDİR?

      Misyonerlik, mesajını diğer insanlara ulaştırmak isteyen, ayrıca onları istediği yönde değiştirmeyi planlayan, bunun için özel bir hedef ve yöntem belirleyen, bu amaca ulaşmak için kaynak ve destek sağlayan, yayılmacı karakterli bütün dinlerde şu veya bu şekilde yer alan benzer faaliyetlerin ortak adıdır.

İSLAMDA TEBLİĞ

     Müslümanlar, İslam’ın yayılma sürecinde tebliğ faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu faaliyetler ölçüsünde Müslümanlar Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin uygulamalarını örnek almışlardır. Rum suresi 30.  Ayeti: ‘(Rasulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtratta yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktıur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.’

     Ahzab suresi 21. Ayeti de Hz. Peygamberin örnek alınması gerektiğini ifade eder.

MİSYONERLERİN KULLANDIĞI METODLAR

     Misyonerler doğrudan dini propaganda yerine insani yardımları ön plana çıkararak, faaliyetlerine farklı bir karakter kazandırırlar…

a)    SEVGİ: misyonerlerin ilk örnek aldıkları misyoner Pavlos’ un uyguladıkları metotlardan yararlanma cihetine gitmişlerdir. Pavlus I. Korintoslulara yazdığı mektupta misyonerler için en etkili yolun sevgi olduğunu şöyle açıklamıştır: ‘Eğer insanların ve meleklerin dilleriyle söylersem, fakat sevgim olmazsa, ses çıkaran bir bakır, yahut öten bir zil olmuş olurum. Eğer Peygamberliğim olursa ve bütün sırları ve her ilmi bilirsem ve eğer dağları nakledecek bütün bir imanım olursa fakat sevgim olmazsa bir hiçim. Ve eğer bütün mallarımı sadaka olarak yedirsem ve bedenimi yanmak üzere teslim edersem, fakat sevgim olmazsa bana hiç fayda etmez. Sevgi çok sabreder, lütufla muamele eder, sevgi haset etmez, sevgi övünmez, kibirlenmez, kötülük saymaz, haksızlığa sevinmez, fakat hakikat ile beraber sevinir, her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye sabreder, sevgi asla zeval bulmaz…’

b)    Bölücülük (Fitne/ Nifak)

c)     Kültürel Tahribat( Dejenerasyon)

d)    Evangelizm  ( Hristiyanlık inancıyla alakası olmayanlara da iyi haber (İncil’i) sunmayı ifade eder.

e)    Çağdaş Metot ‘İnkültürasyon (Kültürel adaptasyon)

SONUÇ

İnanma duygusu yaratılıştan gelen bir olgudur. Her insan çeşitli şekillerde bu duyguyu doyurmak zorundadır.

Her din kendisini Hak görmek ve göstermek durumunda olduğu gibi, her din mensubu da kendi dininin gerçekliğini kabul etmektedir.

İslam, en son ve en mükemmel dindir. Onun mesajında insan fıtratına,  akla ve bilme uygun düşmeyen hiç bir husus yoktur. İslam adından da anlaşılacağı gibi, insanlar arasında barış ve esenliği hedeflemekte, her dini inanışı bir olgu olarak kabul etmektedir. Bu nedenle Müslümanların diyalog faaliyetlerinden çekinmelerine hiçbir gerekçe yoktur. Hatta Müslümanlar yıllarca bunun en güzel örneklerini vermiş, diyalog ile ilgili ortaya koydukları düşünce, fikir ve inançlarını bizzat uygulayarak diğer insanların sevgi ve desteğini kazanmışlardır. Bunun için Müslümanlar diyaloğu dün olduğu gibi bugün de samimiyetle istemektedirler.

 Genelde İslam dünyasında ve özelde de Türkiye’de dinler arasında yürütülen diyalog çalışmaları konusunda bazı kaygılar bulunmaktadır. Kilise yetkililerinin beyanatları ve Kilise’nin misyonerlik ruhu, bu kaygıları daha da artırmaktadır. Zira Katolik Kilise’sinin diğer din mensuplarıyla yürüttüğü diyalog faaliyetlerinde yararlandığı eski misyonerler, onların geleneksel alışkanlıklarından vazgeçmediği izlenimini uyandırmaktadır.

       Vatikan Konsili kararları, İslam ülkeleri ve oralardaki dini gruplar için bazı ipuçları vermektedir. Bu Konsilde Vatikan, dışa karşı daha güçlü olmak ve etkili faaliyetler yürütebilmek için, diyalog faaliyetlerinin Hristiyan gruplar arasında olmasını karara bağlamıştır. Buna karşılık İslam ülkelerinde, çeşitli dini problemlerin tartışıldığı ve çözüm yollarının arandığı dışa karşı bir güç ve strateji birliğine yönelik çalışmalar bulunmamaktadır. Çok ihtiyaç duyulan bu duruma rağmen, İslam ülkelerinde dini grup cemaat ve mezheplerin kendi aralarında bile bir diyalog ve uzlaşma zeminine rastlanmamaktadır. Dolayısıyla Müslümanlar kendi dinlerini diğer insanlara tebliğ ve İslam’ı yayma faaliyetleri şöyle dursun, diğer din mensuplarının telkinleri karşısında savunmasız kalmaktadır.

   İslam dünyasındaki mevcut dini ve siyasi karmaşada, sağlıklı kararların alınacağı bilimsel toplantıların yapılması ihtimali olası görülmemektedir. Oysa çeşitli platformlarda ‘Dinler arası Diyalog’ çalışmaları yürütülmektedir.

 Türkiye, tarihi ve coğrafi konumu itibariyle Hristiyan dünyasının ilgi merkezi olma özelliğini devam ettirmekte, ayrıca Hristiyanlar için dini yönden vazgeçilmesi mümkün olmayan niteliklere sahip bulunmaktadır. Bu haliyle Hristiyan dünyası geçmişte kaybettiği, uğruna çeşitli mücadeleler verip katliamlar yaptığı, uzun yıllar misyoner faaliyetleri yürütüp çok yüklü paralar harcadığı bu toprakları unutmuş değildir.

 Katolik Hristiyan dünyasının,  belirlediği stratejik hedeflere ulaşmak için dinler arası diyaloğu bir araç olarak kullanma ihtimali, onların geçmişten günümüze uyguladıkları taktik ve metotları yakından bilen çevreleri oldukça rahatsız etmektedir.

 Çeşitli sebeplerle ülkeler arası sınırların kalktığı, iletişim imkanlarının arttığı bir ortamda, toplumların milli, dini ve kültürel değerlerini korumaları güçleşmektedir. İnsanlarımızın dört milyonu aşkın bir kesimi şu veya bu şekilde Hristiyan dünyasında yaşamaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türk kökenli ve ortak değere sahip milyonlarca kardeşimiz, uzun yıllar korumaya çalıştığı, fakat hep mahrum kaldığı manevi değerlerini bugün çeşitli dinlere mensup misyonerlerin telkinleri sonucu yeniden ve daha ciddi bir şekilde kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Hal böyle olunca diyalog çalışmalarının dışında kalmak faydadan çok zarar sağlamaktadır. Ancak bu faaliyetlerin sağlıklı bir zemine oturtulması ve gerçekçi bir şekilde yapılması gerekmektedir. Bu faaliyetler empozeden uzak, karşılıklı güven, hoşgörü ve anlayış esasına dayalı olmalı, geçmişte yaşanan olaylardan gerekli ders çıkartılmalıdır.

Dinler arası diyalog faaliyetlerinin faydalı olabilmesi için şu hususlar göz önünde bulundurmalıdır:
1-II. Vatikan Konsilinde ‘Kilise, bütün insanlar hristiyan oluncaya kadar misyonerlikten vazgeçmeyecektir’ kararı alınmıştır.

2- Vatikan’a bağlı ‘Dinlerarası Diyalog Sekreteryası’ nın kuruluş amacı, faaliyetleri ve elemanları yakından tanınmakta, onların misyoner geçmişi bilinmektedir. Buna rağmen bütün diyalog toplantılarının program ve organizasyonu bu kurum tarafından yapılmaktadır.

3- Vatikan, diyalog faaliyetlerini bir kurum ve uzmanlar kurulu tarafından yürütürken, Türkiye ve İslam dünyasında benzeri bir kurum ve uzmanlar bulunmamaktadır.

4- Dinler arası diyalog toplantılarında Vatikan’ın belirlemesi sonucu, dinlerin kendine has temelleri, kaynakları, sistemleri ve isimleri yerine evrensel değerlerden ve İbrahim’i dinlerden söz edilmektedir.

5- Kilise ‘İnkültürasyonu’ (karşı kültürlerin içine Hristiyan unsurları koyma) çağdaş misyon anlayışının vazgeçilmez bir parçası olarak görmekte ve diyaloğu bu sürecin en önemli aracı olarak açıklamaktadır.      Bütün bunlara rağmen dinler arası diyalog mutlaka olmalıdır. Zira dünyada çekilen acıların temel sebebi, insanların birbirini anlamaya çalışmadan, aralarındaki problemleri zor ve güç kullanarak çözmeye çalışmalarıdır. Umulur ki, doğrudan görüşmeler yoluyla pek çok problem kolayca çözülür.

 Kıymetli okurlar; sağduyuyla kalınız efendim!

Türkiye Diyanet Vakıf-Sen