Yahudi ve Hıristiyanlar maddi ve manevi olarak inançlarının gereklerini yerine getiriyorlar… Rahip ve hahamlarının yazdıkları kitaplarda, İslam beldelerinin talan edilmesi, Müslümanların öldürülmesi, kadın ve çocukların esir edilmesi konularında onlarca emir var.
     Maddi anlamda dünyanın nasıl sömürüldüğü malumunuz. BOP ortada ve Ortadoğu'da akan kan bizim kanımız, Müslüman kanı. Artı bu zengin coğrafyada açlık çeken yine Müslümanlar. Bu coğrafyadan beslenen, sefa süren ise ABD, AB ve onların içimizdeki temsilcileri, yani Haçlı zihniyeti ve uşakları... 
Manevi anlamda da Yahudi ve Hıristiyanlar, inançlarından asla taviz vermediler. Dinlerarası diyalog adı altında insanımızı (Müslümanları) Vatikan'a, Brüksel'e, okyanus ötesine bağladılar.    
     Bu diyalog süreci yeni bir süreç değil. Hıristiyan dünyasının asırlar boyu İslam Dünyası'na karşı duruşu ortadadır. Yani diyalog süreci eşittir, modern misyonerliktir. 
Bu tanımlama benim veya büyüklerimin bir tarifi değildir. Bizzat Hıristiyanlığın en tepesindeki isimlerin tanımlamasıdır. Papa 6. Paul ve diğer Hıristiyan din büyüklerinin şu ifadeleri artık hepimizin malumudur…
     "Dinlerarası Diyalog; kilisenin bütün insanları, kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır... Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir."
     "Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Afrika ve Amerika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda Asya'yı Hıristiyanlaştıralım."
     "Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor." 
     "Bu diyalogun tek amacı İncil'i tanıtmaktır. Muhataplar ikinci Âdem'i (Hz. İsa'yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki, Birinci Âdem'i de (Hz. Adem'i de) yaratan odur." 
Hıristiyan halkları da aynı düşüncededir. Modern, çağdaş, özgürlükçü vs. diye tanımlanan AB ülkelerinde insanlar, Müslümanlara karşı hep art niyetli olmuş, yöneticileri de Müslümanların sokakta giyim ve kuşamlarına karışma noktasında kanunlar çıkarmışlardır. 
     Almanya başta olmak üzere soydaşlarımızın (Müslümanların) onlarca terör eylemine maruz kalması, diri diri yakılmaları, Fransa'da hükümetin, sokaktaki kadının peçesine bile tahammül edememesi, sünnetin yasaklanması vs. hep bu inançlarından gelen nefretin dışa vurulmasıdır. 
     Ülkemizdeki iktidar ve şimdilerde kavgalı oldukları cemaat, diyalog, hoşgörü vs. konularda kendi kendilerine gelin güvey olsa da, camilerde namaz sonrası ayinler düzenlenmesine "evet" deyip, teşvikçilik yapsalar da, Hıristiyanların, dinimizin en önemli simgelerinden olan ezana bile tahammülleri yok. Hem de bu diyalogcuların okuduğu ezana.  
Geçtiğimiz günlerde Almanya'nın Konstanz kentinde İslam, Hıristiyanlık, Musevilik ve Budizm dinlerini bir arada anlatan bir oratoryo hazırlanıyor. Kilise'de yapılacak bu oratoryoda, bir müezzin efendi de ezan okuyacak. Ama kilise yönetimi ezan okunmasına müsaade etmiyor. Ve daha sonra medyaya intikal eden bu olay "kilisede ezan istemiyoruz" eylemine dönüşüyor.
     Hıristiyan coğrafyasında, Müslümanlara tahammül edemeyen bu zihniyet, İslam coğrafyasında karşımıza kuzu olarak çıkmaktadır. Bunun sebebini, bu zihniyetin önde gelen isimlerinden Fransa Katolik Enstitüsü profesörlerinden J. Danielou şöyle anlatıyor: "…Hıristiyanlığın yayılması için bir yere kilise yapmak, kalıcı ve isabetli bir yol değildir. Orada asıl kalıcı olan, Hıristiyanlığın, o toplumun kültürü içerisine nüfuz etmesidir. Yoksa Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çalışıp durmayın. Onlara Hıristiyan âdetlerini, bayramlarını, kültürünü ve ahlâkını aşılamaya çalışmak en avantajlı yoldur." (Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, Ank. 1996, s.37 www.bayzan.com) 
     Papazdan dua isteyen, kilisede mum yakıp, dua eden, iftar sofralarında buluşan vs. devlet büyüklerimiz bu tanımlamaya ne kadar da uyuyor… Öyle değil mi?