Asıl adı Yûsuf’dur. Nâbî, evliyâlar ve enbiyâlar şehri olarak bilinen Rûha (Urfa)’da, 1052 (m. 1642) senesinde doğdu. 1124 (m. 1712) senesi Rebî’ül-evvel ayının üçünde Cumartesi günü vefât etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defnedildi. Kabri Sultan İkinci Mahmûd ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hân devirlerinde ta’mir edildi.
     Nâbî’nin yirmibeş yaşına kadar olan hayatı hakkındaki bilgiler rivâyetlere dayanmaktadır. Çocukluğunda Arapça ve Farsçayı, anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde kaynağından öğrendi. Daha sonra Ya’kûb Halîfe isimli bir Kadirî şeyhine talebe oldu. Şeyh Ya’kûb Halîfe, talebesi Yûsuf Nâbî’yi, ilk önceleri, bir kuzusuna bakmakla vazîfelendirdi. Kısa bir süre sonra çobanlıktan usanan Nâbî, kendi kendine nefs muhâsebesi yaptığı sırada; “Ben bu yola Hakkı bulmak ve Hakkı bulmamda rehber olması için hocama baş vurdum. Hocam benden safını bulamadı ki, ders vereceğine, zikr yaptıracağına, bana hep kuzusunu otlattırıyor. Bu iş ne zamana kadar sürecek?” diye düşündü. Bu düşüncesi hocasına Allahü teâlânın izniyle ma’lûm oldu. Hocası derhal Nâbî’yi yanına çağırdı. Feyz saçan gözlerini öğrencisinin gözlerine dikerek; “Senin bir talebe gibi eğitilmeye ihtiyâcın yok. Sen ilimden nasîbini doğuştan almışsın. Çobanlık yaptırarak, seni denemek istedim. Seni ilmin deryası olan İstanbul’a göndermek istiyorum. Gitmek ister misin?” dedi. Hiç beklemediği durum karşısında şaşıran Nâbî; ilmi fazlası ile öğrenmiş yılların talebeleri dururken, benim gibi üç günlük bir talebenin yüzmeyi bilmeden ilim deryasına dalması nasıl olur?” deyince, Ya’kûb Halîfe; “Sâdece şöyle olur” diyerek ilim nûru gözlerini Nâbî’nin gözlerine birleştirdi. Nâbî o anda ilmin birçok mertebelerini aşarak kemâle erdi.
     Yakınlarının da teşvikiyle İstanbul’a giden Nâbî, önceleri aradığını bulamadı. O sıralarda vezir olan Mûsâhip Mustafa Paşa’ya;
             Bir garîbim cenâbına geldim,
             Bin ümid ile bâbına geldim,
             Kereminden zamâne sîr oldu,
             Fakr devrinde bir fakîr oldu
diyerek takdim ettiği bu şiirle dikkatleri çekti. Mustafa Paşa, onu Dîvân kâtibliğine ta’yin etti. Yûsuf Nâbî, 1082 (m. 1671) senesinde yapılan Lehistan seferinde bulundu. Kameniçe’nin zaptı dolayısı ile yazdığı bir şiir, sultan tarafından beğenilerek, şehrin kapısına işlendi. Mustafa Paşa’nın tavsiyesiyle yazmış olduğu Kameniçe Fetihnamesi sayesinde, sultânın teveccühünü kazanarak, takdîr ve iltifâtına mazhar oldu.
     Nâbî, 1089 (m. 1678) senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricalinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medine’ye yaklaştıkları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu na’tı söyledi:
             Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Huda’dır bu!
             Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.

             Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
             Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriya’dır bu.

             Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil,
             İmâdın açdı mevcûdat dü çeşmin tûtiyâdır bu.

             Felekde mâh-ı nev Bâb’-üs-selâmın sîne-çâkidir,
             Bunun kandili cevzâ Matla-ı nûr-i ziyadır bu.
            
             Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
             Mutâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

     Na’tın açıklaması şöyledir: “Edebi terketmekten sakın. Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) makamıdır. Burası cenâb-ı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmaktadır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervane olduğu ve peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”
     O yüksek rütbeli kişi, bu mısra’ların ne ma’nâya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi. Yûsuf Nâbî’de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Madem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın, ikimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devam ederek sabah ezanına yakın Mescid-i Nebi’ye vardı. Mescid-i Nebî’deki minarelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî’den evvel Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden...” diye başlayan na’tını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî müezzine; “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezandan önce okuduğun na’tı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. “Müezzin gayet sakin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i ekrem (ş.a.v.) bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin rü’yâsını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı herşeyin üstündedir. Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medine’ye girişini kutlayın.” Biz de Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) emirlerini yerine getirdik.” Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihanın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı günahkârı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.
     Hac farizasını eda ettikten sonra İstanbul’a dönen Nâbî, Muhasip Mustafa Paşa’ya kethüda oldu. Mustafa Paşa’nın vefâtına kadar yanında kaldı. Sonra Baltacı Mehmed Paşa’nın yanında Haleb’e gitti. Baltacı Mehmed Paşa tekrar sadrâzam olunca, İstanbul’a dönerken Nâbî’yi de yanına aldı.
     Nâbî, kendi isteği ile önce Darphâne emînliğine, sonra da Anadolu muhâsebeciliği ve mukâbele-i süvari reîsliğine ta’yin edildi. Vazifesinden artan zamanlarında şiir ve çeşitli eserler yazdı. Nâbî Efendi, şiirlerinde iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. O, bir düşünce ve hikmet şâiridir. Şahsî duyguları, gönül arzularını aşmış, hakîkî bir müslümanın hayâtını hem yaşamış, hem de şiirlerinde yaşatmıştır. Fânî dünyânın ahvâline aldanmamak, kimseye haksızlık, zulmetmemek, hep müşfik, merhametli olmak, gurûr ve kibirden sakınmak, şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Dili sâde, söyleyişi düzgün, rahat ve çekicidir. En güçlü şiirlerini gazel tarzında vermekle beraber, rubâî, kıt’a, kasîde ve mesnevî de yazmıştır.
     Eserlerinden ba’zıları şunlardır:
1-Türkçe “Dîvân”ı: Şiirlerinin bir kısmının toplandığı bir eserdir. Bulak’da ve İstanbul’da basılmıştır.
2- Farsça Dîvânçe,
3- Tercüme-i Hadîs-i Erba’în,
4- Hayriyye: Onikinci asrın (m. onyedinci) en mühim, en güzel, en ustaca, bizde ve Avrupa’da en çok tanınmış mesnevîsi olan bu eser, ahlâki mesnevî sahasında, Türk edebiyatında, çocuğa hitâp eden ilk eser ünvanını kazanmıştır. Yedi yaşındaki oğlu Ebü’l-Hayr Mehmed Çelebi’ye hitâb eden bir üslubla yazılmıştır. Oğluna, hayatta gitmesi gerektiği yolu göstermek, muvaffakiyetin sırlarını ve İslâm ahlâkını öğretmek maksadıyla nasîhatlar vererek, her devirde hüküm süren husûsiyetleri dile getirmiştir. Nâbî’ye göre, iyi bir insan olmanın ilkşartı, her işte ve mevzûda her zaman Allahü teâlâyı hatırlamaktır.
5-Hayrâbâd,
6-Sûrnâme,
7- Fetihnâme-i Kameniçe,
8-Münşeât,
9- Tuhfet-ül-Haremeyn,
10-Zeyl-i Siyer-i Veysî.

Hayriyye’den ba’zı bölümler:

Ey nihâl-i çemen-ârâ-yi edeb
Nûr-bahşâ-yi dil ü dîde-i eb.
Sa’y kıl ilm-i şerîfe şeb-ü rûz
Kalma hayvan-sıfat ol ilm-âmûz.

İlme sa’y eylememekden hazer et
İlm ü sa’y ikisi birdir nazar et.

Sıfat-ı hazret-i Mevlâdır ilm
Cümle evsâfdan a’lâdır ilm.

Taleb-i ilme çalış ol a’lem
Farzdır dedi. Resûl-i ekrem.

Dahî emr eyledi ol sâhib-i ilm
“Mehdden lahde dek ol tâlib-i ilm.”

Bula gör öyle Medine’ye vusul
Ki kapusu ola dâmâd-ı Resûl.

İlm bir lûcce-i bî-sâhildir
Anda âlim geçinen câhildir.

Cehle Hak mevt dedi ilme hayât
Olma hem-hâl-i gürûh-ı emvât.

Olma mahrûm-ı hayât-ı ebedî
İlm ile fark edegör nîk ü bedî.

İlmin envâ’ı ile ol hâli
Belki lâzım gele istimali.

Bilmek elbette değil mi ahsen
Sorsalar ben ânı bilmem demeden.

Hazretin nâsa budur telkini
“Utlubü’l-ilme velev bi’s-sîni”

Etme ar öğren oku ehlinden
Herşeyin ilmi güzel, cehlinden.

Ger reaya ve gerek sâhib-i tâc
Lâbüd olur ulemâya muhtaç.

“Ey edeb ve terbiye çimenini süsleyen fidan! Ey babasının gözüne ve gönlüne nûr bağışlayan oğul! Gece ve gündüz mukaddes ilme çalış. Hayvan gibi kalmamak için ilim öğren, ilim öğrenmekten çekinme. İlim ile çalışma birdir. İlim, Allahü teâlânın sıfatıdır. İlim, bu vasıfların en yükseğidir, ilim öğrenmeye çalış ve âlim ol. Çünkü Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İlim öğrenmek her müslümana farzdır.” Yine o ilim sahibi buyurdu ki; “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” Peygamberimiz ( aleyhisselâm ); “İlmin şehri benim, kapısı Ali’dir.” buyurdu. Sen de bu şehre ulaş, onlarla beraber ol. İlim sâhilsiz bir denizdir. Bu denizde âlim geçinen ise câhildir. Allahü teâlâ; “Cehâlete ölüm, ilme de hayat” dedi. Sen ölüler zümresinden olma. Ebedî hayattan mahrûm olma. İyi ile kötüyü, ilim ile fark etmeğe çalış. İlimler neyi gerektiriyorsa öğren ve hâlini de ona göre düzelt; belki birgün lâzım olur da kullanırsın. Sordukları zaman; “Ben onu bilmem” demekten, bilmek daha iyi değil midir? Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) insanlara emirleri şudur “İlim Çin’de de olsa, onu elde etmeğe bakınız.” Utanma, ehlinden oku, öğren. Çünkü, herşeyin ilmi cehlinden daha güzeldir, ister halk olsun, ister pâdişâh olsun, âlimlere herkes muhtaçtır.

Güzel Huy:

Ey ser-âmed-i gûher-i bahr-i hayât,
Nüsha-i münteheb-i hüsn-i sıfat.

Hüsn-i ahlâka değil erzânî,
Çîn-i ebru girih-i pîşânî.

Verir âyin-i kalbe işrâk,
Vüs’at-i meşreb ü tıyb-i ahlâk.

Hande rûluk eser-i rahmetdir,
Turş-rûluk sebeb-i nefretdir.

Hûy-i bed âdet-i bed meşreb-i bed,
Eder erbâbını merdûd-i ebed.

Etme erbâb-ı tekebbürle suhan,
Ol gürîzân mütekebbirlerden.

Hem-nişîn olmak olursa nâ-çâr,
Sen ana eyle tevâzu’ izhâr.

Ukalâ gerçi şekerler yediler,
Sana kibr edene kibr et dediler.

Likigavgâya çıkar bir yanı,
Sen tevâzu’la savuşdur anı.

Tutalım çarha erişmiş câhın,
Yine ednâ kulusun Allahın.

Unf ile halkı “kapundan sürme,
Kimseye dâmen ü dest öptürme.

Ne kadar câhın olursa âlî,
Dâmenin buseden olsun hâli.

Halka ver rıfk ü tevâzu’la selâm,
Zor ile eyleme teklîf-i kıyâm.

Sana ta’zim olunursa ne güzel,
Etmeyen câhil ile etme cedel.

Sende amade ise şerm ü edeb,
Olur elbette mürââta sebeb.

Şermdir gâje-i rûyi îmân,
Bî-hayâlık iki âlemde yaman.

Hüsn-i hulk ile gözet âdabı,
Gör haya içre olan şâdâbı.

Keşf-i râz eyleme bigânelere,
Verme yol meclise dîvânelere.

Herkesi mahrem-i esrâr etme,
Sırrını zîver-i bâzâr etme.

Herkesin kavlini sâdık sanma,
Cümlesin lîki münâfık sanma.

Kimsenin medhine mağrur olma,
Kesr-ı nefs eylemeden dûr olma.

Olur âlûde-i çirkâb-ı riya,
Yüzüne karşı olan medh ü sena.

Varma gayrın evine bî-da’vet,
Ola amma o da ehl-i hirfet.

Vardığın meclis ola ehl-i reşâd,
Olmaya encümen-i fisk ü fesâd.

Olma meclisde ne pür-gû ne hamûş,
Vakt ile gah zeban ol gehi gûş.

Olur insanda zeban bir, iki gûş,
Sen dahî söyle bir, ol iki hamûş.

Kimseye verme huşunetle cevâb,
Lütf ile izzet ile eyle hitâb.

Kimsenin aybını urma yüzüne.
Gûşunu bâb-ı kabûl et sözüne.

Eyleme kimseyi ta’a techîl,
Etme mahlûk-ı Hudâyı tahcîl.

Hele n’eylersen et ey rûh-ı revân,
Olma hâtır-şiken ü tûnd-zebân.

Açıklaması:
“Ey hayat denizinin en değerli incisinin başta bulunanı ve güzel sıfatların seçilmiş nüshası oğul! Güzel ahlâkta, çatık kaşlı ve çatık alınlı olmak uygun değildir. Kalb aynasını güzel ahlâk parıl parıl parlatır. Güler yüzlü olmak rahmet eseridir. Asık suratlı olmak ise nefretin sebebidir. Kötü huy, kötü âdet ve kötü gidiş; sahibini dâima kovulmuşlardan eder.
Kibirli insanlarla konuşma onlardan kaç, kibirlilerden dâima kaçıcı ol, şayet böyle insan ile beraber bulunmaya mecbûr kalırsan, sen ona tevâzu göstermeye bak. “Akıllılar şeker gibi tatlı söylediler” ve; “Sana kibir satana karşı, sen de kibirli ol” dedilerse de, bunun bir yanı kavgadır. Sen bunu tevâzu ile savuştur.
Diyelim ki, makamın göklere ermiş, fakat sen yine, Allahü teâlânın en bayağı bir kulu olduğunu unutma. Halkı hiddet ve şiddet ile kapından kovma ve kimseye el etek öptürme. Makam ve i’tibârın ne kadar yüksek olursa da, yine eteğini kimse öpmesin.
İnsanlara yumuşaklıkla ve alçak gönüllülükle selâm ver. Zorla onlara senin için ayağa kalkma ve saygı külfetini yükleme. Sana hürmet ederlerse ne güzel, fakat sana hürmet etmeyen câhille de münâkaşa etme. Eğer sende haya ve edeb varsa, elbette herkes sana saygı gösterir. İmân yüzünün süsü hayadır. Hayâsızlık iki âlemde de çok kötüdür. Güzel huylu ol. Güzel ahlâk ile edebleri gözet. Haya içinde ne kadar güzellik ve tazelik vardır, gör. Başkalarına sırrını açma ve kendini bilmezleri meclisine kabûl etme. Herkesi sırdaş edinme ve sırrını ağızlardan ağızlara dolaştırma. Herkesin sözünü doğru sanıp kanma. Ama herkesi de münâfık sanma. Kimsenin methiyle gurûrlanma. Dâima kendi nefsini ayaklar altına al. İnsanın yüzüne karşı yapılan medh ve övgüler riya pisliğine bulaşmıştır.
Başkasının evine da’vet edilmeden gitme. Da’vet eden kimse de gönül ehli olmalıdır. Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı, fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır.
Bir mecliste ne fazla konuş, ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle. İnsanda, dil bir, kulak ikidir. Sen, bir söyle iki dinle. Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitâb et. Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Kulağını insanların doğru sözüne kabûl kapısı yap.
Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allahü teâlânın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme.
Ey canımın canı, bilhassa ne yaparsan yap, gönül kırma, sert sözlü de olma."

Nemmâmlık (Boşboğazlık, dedikodu):

Ey sebak-hân-i Kitab-ı ülfet,
Edeb-âmûz-ı rüsûm-i sohbet.

Etme zinhar sakın nakl-i kelâm,
Olma pâ-zeng-i kelâm-ı nemmâm.

Satma ber-kâide-i dellâli,
Kîse-i gûşe giren akvâli.

Bezmden bezme götürme suhanı,
Eyle sandûk-ı emânet deheni.

Hâce-i mes’ele-âmûz-i edeb,
Dedi, meclisler emânettir hep.

Boğazı boş ne sek-serler olur,
Ki suhan nakline sür’atle solur.

Tâ yetiştirmiyecek oturamaz,
Haberin söylemedikçe duramaz.

Nefsine iki nefes cebredemez,
Saded açılmağa da sabredemez.

Ne işitmişse ânı nakl eyler,
Birazın da kîsesinden söyler.

Âhıretde hod işi vaveyla,
Katl’den fitne eşedd dedi Huda.

Kırk konak azl ile nasbın haberi,
Nâil-i zevk eder ol derideri,

Kendi aklında olan güm-hıredân,
İstimâ’ından olurlar şâdân,

Geçinip zulmlerince ukalâ,
Biri birinden ederler ihfâ.

Yine ümmîdim odur ki Allah,
Seni bu gaileden ede agâh.

Şerr ile olmayasın âlûde,
Dü cihanda olasın asude.

Açıklaması:
Ey arkadaşlık kitabından ders okuyan, sohbet usûllerinin güzel edebini öğrenen oğul! Sakın bir meclisten başka bir meclise söz götürme. Koğucuların, arabozucuların sözüne ulak olma. Tellâl misâli sen de kulak kesene giren sözleri satma. Meclisten meclise söz götürme, ağzını emânet sandığı yap.
Edebin nasıl olacağını öğreten Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Meclislerde söylenen sözler hep emânettir” buyurdu. Boşboğaz nice köpek başlılar (akılsızlar) vardır ki, soluk soluğa söz taşımak için fırsat bekler. O sözü yetiştirmedikçe oturamaz. O haberi vermedikçe duramaz. Nefsini iki nefes (birazcık) olsun zorlayıp, o mes’elenin ortaya çıkmasını bekleyemez.
Ne duymuş ise onu götürür! Anlatırken biraz da kendisi uydurur. Bunların işi âhırette ağlayıp sızlamadır. Çünkü Allahü teâlâ; “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” buyurdu. Kırk konaklık bir yere azl veya ta’yin haberini ulaştırmak, o nemmâmı ne zevklere kavuşturur. Kendini akıllı sanan aklını kaybetmişler de, onları dinlemekten zevk duyarlar. Kendi zanlarınca akıllı geçinip, birbirinden bu haberi gizlerler.
Yine ümidim odur ki, seni bu dertten, sıkıntıdan Allahü teâlâ uyandırır. Kötülüğe bulaşmayasın, böyle olursan, iki cihanda da rahat ve neş’eli olursun.

Gazel:

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem baharın görmüşüz,
Biz neşâtı da gamın da rûzigârın görmüşüz.

Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbâlde,
Biz hezârân mest-i mağrurun humarın görmüşüz.

Top-ı âh-ı inkisara pây-dâr olmaz yine,
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz.

Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest,
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz.

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi,
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârin görmüşüz.

Kâse-i deryûze tebdîl olur câm-ı murâd,
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz.

Açıklaması:
Biz, dünyâ bağının hem sonbaharını, hem de baharını gördük. Neş’eyi ve gam zamanını da gördük geçirdik.
Baht açıklığı meyhânesinde pek mağrur olma. Çünkü, binlerce gurûr sarhoşunun, sonunda baş ağrısı çektiğini gördük.
Biz mevki-makam ülkesinin pekçok sağlam sanılan hisarının, kalbi kırık olanların; “Âh!” topu karşısında ayakta duramayıp yıkıldığını da gördük.
Kalbi kırıkların bedduâ gözyaşları selinin bir kabarması ve dert sahiplerinin bir acıklı bağırışı binlerce ikbâl evini yıkmıştır. Biz bunu da gördük.
Mazlûmun sermâyesi can eritici bir; “Âh!” okudur. Fakat biz bu meydanda (dünyâda) bu okla vurulan nice hızlı ata binici süvari gördük.
Hırs kadehi birgün dilenci çanağına döner. Ey Nâbî biz bu dünyâ meclisinde pekçok eğlenenler de gördük, onların hiçbiri isteklerine kavuşamadılar.

Nâbî’nin yazmış olduğu ba’zı beyitler:

Âlem-i peste nüzûlün sebebin idrâk et,
Anla dolâb ile delvin amelin câh üzre.

Alçak gönüllü olmanın sebebini düşün ve anlamaya gayret et. Bir kuyu üzerinde dönen bostan dolabına bak. Onun kovaları aşağıya, dibe kadar iniyor, fakat su dolup yukarıya yükseliyor, insanlar da, tevâzu sayesinde, maddî, ma’nevî ni’metlere kavuşurlar.

Tohum olmayınca hâk-nişîn bulmaz irtifa
Olmaz cihanda kimse azîz, olmadan zelîl.

Tohum, toprağın içine girmeden (toprakla bir olmadan) toprak üstüne boy atıp yükselemez. Bunun gibi insanoğlu da tevâzu ile aşağıya inmedikçe, lâyık olduğu makam ve mevkîye ulaşamaz.

Lâzım gelirdi serv ü çenârda mî vedar,
Fazl ü hünerde medhâli olsa kıyâfetin.

Eğer fazilet ve hüner sahibi olmakta kılık ve kıyâfetin, görünüş ve azametin bir te’sîri olsaydı, servi ve çınar ağaçları da meyveli birer ağaç olurdu.

Tenbe-hâk-i acz olan şebnem gîbî üftâdenin,
Cümleden evvel yeten hurşîd olur imdâdına.

Toprağa düşen bir çiy damlasının imdâdına güneş yetişip, nasıl onu tekrar buğu hâline getirerek semâlara çıkarıyorsa, alçak gönüllülük gösteren insanların da imdâdına Allahü teâlâ yetişir.