1.Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
  Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü

     Yine gönlümün gemisi parçalanıp kıyıya düştü. Bu gönül sırçadandır; taşlık bir yola düştü; dayanması mümkün mü?
Gönül, sevgi denizinde dolaşırken taşlık bir yer olan ayrılık kıyısına düşüp parçalanan sırçadan bir gemiye benzetiliyor. Kırılıp yani parçalanıp kıyıya düşmesi aşkın ıztırapları yüzündedir. Zevrak, kayık demektir. Eskiden küçük zemzem şişelerine bu ad verilirdi. Bunlar çabuk kırılan camdan yapılırdı. Şair, burada gönlü bu şişeye benzetiyor.
Birinci mısrada, şairin kendi gölünü bir gemiye benzetmesi, aşkın enginlerinde dolaşmasından, bu ummanın bin bir fırtınasına göğüs germesinden dolayıdır ki onun kırılıp kıyıya düşmesi de aşkın bu, fırtınaları demek olan, ıstırapları yüzündendir.
İkinci mısrada ise, gönül, taşlık bir yola düşen sırçaya benzetiliyor. Anlaşılacağı veçhile, buradaki taşlık yol da, bin bir türlü elem ve ıstırapla dolu olan aşk yoludur. Bu beyitte sengsar kelimesinin seng hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda (meddli) okumak gerekir..
“Düşmek”, günlük sıradan dilde değişik anlam değerleri ile kullanılmaktadır; ancak bu söz, şairlerimiz tarafından da farklı duygu ve düşünceleri anlatmada sık sık kullanılmıştır. “Düşmek”, çoğu zaman parçalanmanın, kopmanın, uzaklaşmanın, kırılmanın nedeni olmuş; bazen bu hallerin bilincini hissettirmiş ve her şeyden önemlisi insanlara düşüşünü hatırlatarak, tekrar çıkışının yollarını göstermiştir. İnsanlığın geçmişinin köklerinde, suç işlemeye bağlı düşüşün olumsuzluklarının mutlaka izleri vardır. Bu izlerin etkisi bazı kültür ve dinlerde farklı düzeylerde algılanmıştır.
İslam dini, Hz Âdem’in (insanlığın) bu düşüşten önce affedildiğini bildirmiş, dolayısıyla İslam düşüncesinde bu bilinç hep olagelmiştir. Yani bu düşünce içinde olanlar, ezeli bir günah ve kirlenmişlik duygusunda olmamıştır. Ancak, büyük ayrılış onda da kırıklıklar ve parçalanmışlıklara neden olmuştur. Mutasavvıflar, düşüşü Hz. Adem’in yeryüzüne indirilmesinden çok daha öncelere, Allah’ın yaratma iradesine kadar götürmüşlerdir.
Gâlib’in kullanmayı çok sevdiği kelimelerden biri de, “sengsâr”dır. “Taşlık yer” anlamına gelen bu kelime sertliği ile, öyle ki şairin parçalanmışlığının ve bütünden ayrılışının hem sebebi olmakta, hem de farkındalığını (bilinçliliğini), sağlamaktadır.
“Mîrî mâlı” olarak gördüğü Mevlânâ’nın eserlerinde de, Galib’in hayallerinin temellerini görürüz. Gönlün şişeye benzetilmesi ve kırılması düşüncesi çok daha eskilere gitmekle birlikte, Mevlânâ’nın eserlerinin değişik yerlerinde de bu hayale rastlarız: “ O; canımı da, gönlümü de hasta etti; gönül şişemi de kırdı!”

2. O zamân ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
   Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü
   Can meclisinde dilek kumaşları bölüşüldüğü zaman sevgi payı olarak bize bu parça parça olmuş bir gönül düştü.
   Bezm-i can: Can meclisi. Can kelimesi, ilk manası olan ruhtan başka, tasavvufta tarikate gönül adayan salik manasını alır. Can kelimesinin taşıdığı bu mana ile bezm-i can terkibi de, gönülleri derin ve hakiki aşkla dolu olanların yaptıkları topluluk, aşk ve muhabbet meclisi, gönül bezmi manasını alır. Bu aşk meclisinde herkesin nasibi olan emel payı ayrılırken, yani herkese dilediği şey verilirken şaire de paramparça olmuş bir gönül düşmüş.

3. Gehî zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
   Düşe kalka haste-i gam der-i lûtf-ı yâre düştü
   Gam hastası bazen eli (testisi) başının altında bazan da ayağı (kadehi) koltuğunda olduğu halde düşe - kalka sevgilinin lütûf kapısına gelip yıkıldı.
   Bu beytin manası ve nüktesi bir kelime oyununa dayanmaktadır: Birinci mısradaki desti kelimesi bildiğimiz testi manasından başka, Farsçada el demek olan dest kelimesinin iyelik (sahiplik) eki almış biçimi de olabilir. Keza, ayağ kelimesi de şarap kadehi manasından başka ayak manasıyla de alınabilir ve böyle, bu kelimeleri el ve ayak manalarıyla düşündüğümüz takdirde, beyit gam hastasının ıstıraplı kıvranışlarını anlatan bir mahiyet alabilir.
   Desti ve ayağı kelimeleri ikişer manaya gelebildikleri için beyitte iham yahut tevriye denilen söz san'atı vardır. Ayrıca; eli manasıyla, desti kelimesi beyitteki ayak, koltuk ve baş kelimeleriyle ve testi manasıyla da, şarap kadehi demek olan ay ağ ile münasebetlidir. Bu bakımlardan da beyitte tenasüp san'atı vardır. Bu suretle, bu iki san'atın bir arada kullanılışına da ihamı tenasüp san'atı denir.

 
4. Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
   Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâre düştü
   Bülbül bahara erişti ve gül sohbeti yenilendi; fakat tahammül nöbeti, sırası gene kararsız gönüle düştü.
   Şair, bahar gelince bülbülün gene güle kavuştuğunu, onun karşısında terennüm e başladığını; fakat kendisinin sevgilisinden uzak bulunmak acısına katlanmak zaruretinde kaldığını anlatıyor.
   Şair, bu beyitte dize ortasında “bülbül, gül, tahammül” kelimelerini kafiyelendirerek şiiri kısmen musammat gazele dönüştürmüş ve zaten üstün bir ahenge sahip olan şiirin ritmin artırmıştır.

5. Meh-i burc-ı ârızında gönül oldu hâle mâil
   Bana kendi tâli'imden bu siyeh sitâre düştü
   Gönül, sevgilinin ayı andıran yanağının burcundaki (yıldız kümesindeki) beni sevdi; ona meyletti; bana kendi tâliimden bu kara yıldız düştü.
   Burc, eskilerin kozmoğrafya (astroloji) bilgilerine göre, göğün ayrılmış olduğu on iki kısımdan her biridir; yıldızların hareketleri bu burçlara göre hesap edilirdi. Müneccimler de yıldızların karakterlerine bakarak, filan yıldızın filan burçta bulunmasından uğur veya uğursuzluk manaları çıkararak insanların talihlerinden haber verirlerdi.
   Şeyh Galip bu beytinde, sevgilisinin yanağını ayın girdiği bir burca ve onun üstündeki beni de bir yıldıza benzetiyor. Fakat renginin siyahlığından dolayı, bu ben - tezatlı bir ifade ile - kara bir yıldız oluyor. “Bana kendi taliimden bu siyah sitare düştü” denilmesi, yukarıda işaret olunduğu gibi, eskiden talihin yıldızlara bağlı sanılmasından dolayıdır; kara yıldız, kara bahta işaret sayılmıştır.

6. Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-i vasla yâ hû
   Bu değildi niyyetim bu yolum intizâre düştü
   Sevgilinin o ceylan gözleri süzülerek kavuşma zevkine Ya Hû dedi. Ne yapayım? Böyle olmamalıydı; beklediğim bu değildi. Artık yolum bekleyişe düştü. " Yolum artık bekleme yoludur.
   Bu beyitte şair sevgilinin gözlerini ceylana benzeterek teşbih sanatı yapıyor.
   Hu, Arapça "O" anlamına gelen ve tarikatlarda kullanılan bir ifadedir. Sufi literatürde sıklıkla Allah'ı kastetmek için kullanılır.
   Türkçede kullanılan "Hay'dan gelen Hu'ya gider" sözünde demek istenen de aslında Allah'tan gelenin Allah'a döneceği anlamını taşır ki Hay Allah'ın isimlerinden birisidir ve "diri, dirilten, yaşamın kaynağı olan" anlamına gelir.

7. Reh-i Mevlevîde Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân
   Kimi terk-i nâm u şâne kimi it`ibare düştü
   Galib, Mevlânâ'nın yolunda bu sıfatla yani Mevlevî olarak hayran kaldı. Halbuki, kimisi adını ve şânını terk etmek kaydına düştü; kimisi de itibar yoluna düştü.
   Reh-i mevlevi: Mevleviliğe ait yol,'büyük Türk mutasavvıf ı Mevlana Celaeddini Rumi (1207 -1273) nin kurmuş olduğu tarikat.
   "Hayran" sözcğü "şaşırmış, şaşmış" anlamına geliyorsa da edebiyatta aşık için aşırı tutkun olma halini de belirtir. “hayran “esrar sarhoşu demektir. Bu özeliği ile şarap sarhoşluğundan üstündür.
   Nedim’in: "Sen ne camın mestisin, aya kimin hayranısın /  Kendin aldırdın gönül, n'oldun, ne hâl olmuş sana" beytinde bu anlamıyla kullanılmıştır.
   Tasavvufta da fenafillaha ulaşmak için geçilen makamlardan olan “hayret” makamını aşanlara da “hayran” denir. “hayran olmak, hayran kalmak” Allah’ın veya sevgilinin güzelliği karşısında kendinden geçmektir.
   Terk-i nam ü şan: Nam ve şanın bırakılması; nam u şandan vazgeçmek. Küçük yaştan Mevleviliğe girerek nihayet İstanbul’daki Galata Mevlevihanesi şeyhi olan Galip Dedenin bazı gazellerinin maktaları, yani son beyitleri, onun Mevleviliğini gösteren mutasavvıfane fikir ve duyguları taşır.