Yazdır
Üst Kategori: Edebiyat
Kategori: Edebiyat Dersleri
Gösterim: 6868

I. ÜNİTE: TARİH İÇİNDE TÜRK EDEBİYATI

1. Edebiyat-Tarih İlişkisi
     Milletler uzun tarihleri boyunca edebiyatla ilgili sayısız eserler meydana getirirler. Edebiyat, bir milletin hayat damarıdır. Edebiyat eserleri olmayan milletler uygarlaşamaz, tarih sahnesinden silinirler. İşte edebiyat tarihi, bir ulusun yüzyıllarca meydana getirdiği edebi eserleri inceleyerek geçirdiği dönemleri kronolojik bir sıra içinde inceleyen bilim dalıdır.
     Edebiyat tarihi, edebi eserlerle o eserleri yaratanları sosyal çevresiyle beraber inceler. Böylece atalarımızın duygu, düşünce ve sanat anlayışları hakkında bize bilgi aktarır. Bir başka deyişle edebiyat tarihi bir toplumun edebiyatının işlediği yolu ve geçirdiği dönemleri anlatan, edebiyat hayatını bütün olarak değerlendiren bir bilim dalıdır.
     Edebiyat tarihi aracılığıyla değişik çağlardaki kültür birikimimizi tanırız. Toplumların düşünce yapılarını, dünya görüşlerini öğreniriz. Bütün bu bilgiler bir edebiyat eserinin değerlendirilmesinde bize yol gösterir.
     Ülkemizde Batılı anlamda edebiyat tarihi çalışmaları Tanzimat döneminde başlar. Bu alandaki ilk kapsamlı çalışma Fuat Köprülü’nün 1928 yılında yayımladığı "Edebiyat Tarihi" adlı eserdir. Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar, Agâh Sırrı Levent, Nihat Sami Banarlı, Vasfi Mahir Kocatürk bu konuda önemli araştırmalar yapmışlardır.
     Tarih, geçmiş dönemlerdeki olayları, savaşları, uygarlıkları belgelere dayanarak, yer ve zaman göstererek inceleyen bilim dalıdır. Edebiyat tarihi ise geçmiş dönemlerde
yazılmış eserleri inceler, onlardan sonuçlar çıkarır. Tarihin incelediği olay sona ermiştir, ancak edebiyat tarihinin incelediği eserin etkisi sanatın çağlara meydan okuyan
gücü ile hala sürmektedir.
     Bir başka deyişle edebiyat tarihi ulusumuzun başlangıcından günümüze kadar üretilen edebi eserleri tarihsel gelişim çizgisi içerisinde incelerken, o dönemin kültür ve sanat anlayışına bağlı kalır. Kişisel zevk ve heyecanını bir ölçüt olarak ele almaz. Örnek vermek gerekirse Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Fehim Bey ve Biz” adlı romanının kahramanı Fehim Bey’i incelerken Cumhuriyet döneminin sanat anlayışı her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.
2. Türk Edebiyatının Dönemlere Ayrılmasındaki Ölçütler
     Toplumun yaşadığı coğrafi çevre, toplum hayatında meydana gelen siyasal ve toplumsal gelişmeler edebiyatı doğrudan ilgilendirir.
     Savaşlar, göçler, din ve medeniyet değişiklikleri edebiyata farklı biçimlerde yansır. Bazen bunlar mevcut edebiyatın içeriğini ve özelliğini değiştirebilir. Bunun sonucunda edebiyat tarihinde dönemler meydana gelir.
     Türk edebiyatı, başlangıçtan günümüze kadar üç farklı medeniyetin (Göçebelik, İslamiyet, Batı) etkisinde gelişmiştir.
     Türk edebiyatında; İslamiyet öncesinde (destan döneminde) kavmi özellikler, İslamiyet etkisindeki (dini) dönemde dinin, Batı uygarlığı etkisindeki (modern) dönemde akıl ve mantığın etkisi çoktur.
     Türk edebiyatının dönemlere ayrılmasında kullanılan ölçütler şunlardır:
Din değişikliği,
Lehçe ve şive farklılıkları,
Kültürel değişim,
Coğrafi değişim

1. Din Değişikliği
İslamiyet’in kabul edilmesinden önce de Türklerin birkaç defa din değiştirdiğini biliyoruz, önce Gök Tanrı dinine ve onun bozulmuş şekli olması muhtemel olan büyü ve sihre dayalı Şamanizm inancına mensup olan bazı Türk boyları daha sonra Mani ve Budha (Buda) dinlerine girmişlerdir. Şüphesiz bu değişiklik edebi eserler üzerinde de tesirini gösterir. Nitekim Köktürk Kitabelerinde ve eski Türk destanlarında bir Gök Tanrı’dan bahsedilirken Mani ve Budha dinleriyle ilgili metinlerde daha farklı bir inanç sisteminin övgüsü yapılmaktadır. Bazı Türk topluluklarının da Hıristiyan ve Museviliği kabul ettiğini görüyoruz. Buda dinini, Museviliği ve Hıristiyanlığı kabul eden toplulukların da genellikle -Ortodoks Hıristiyan Gagauzlar dışında- Türk kimliğini de kaybettiklerini görüyoruz. Buda dinini kabul eden Türklerden Çinlileşenler; Hıristiyan olanlardan Rus, Macar, Bulgar, Yunan kimliğine mensup olanlar; Museviliği kabul edenlerden de Yahudileşen Türk topluluklarının sayısı milyonlarla ifade edilir. Eski Türk inanışı olan Gök Tanrı dini gibi tek Tanrı inancına ve Türk töresinde fazilet olarak kabul edilen davranışları olumlu gören, Türk töresinin reddettiği davranışları da günah kabul eden İslam dini Türklerin çoğunlukla kabul ettiği din olmuş; Türkler İslam medeniyetinin büyük bir üyesi olarak Türk, İslam ve dünya tarihlerine adlarını yazdırmışlardır. Türkler İslam tarihine adlarını öyle yazdırmışlardır ki 15. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar Avrupalıların dilinde Türk ve İslam kelimeleri eş anlamlı olarak kabul edilmiştir.
     Edebiyatımızda asıl köklü değişiklik 10. yüzyıldan itibaren İslamiyet’in kabul edilmesiyle kendini göstermiştir. Başta Karahanlı Devleti olmak üzere Gazneliler,
Harzemşahlar ve Selçuklular bünyesinde yeni ve güçlü bir edebiyatın başladığı görülür. Bu değişiklik sadece edebiyatla sınırlı kalmamış; resim, minyatür, ağaç işlemeciliği ve mimaride de kendini göstermiştir. Hatta hat sanatı gibi yeni bir sanatın da başlangıcı olmuştur.
     XI. ve XII. yüzyıllarda Müslüman Araplar ve İranlılarla iyi ilişkiler kuran Müslüman Türkler, artık İslam medeniyeti dairesinde yer alacaklardır. Edebi, kültürel ve siyasi
alanlarda karşılıklı etkileşime ve İslam’ı inanca bağlı olarak yeni dünya görüşünün ifadesi olan bir edebiyat başlamıştır. Bu edebiyat gelişerek Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Bu, şekil, muhteva ve gaye değişikliğini dikkate alarak, edebiyatımızın X. yüzyılda öncesini ve sonrasını kendi ölçüleri içinde inceliyoruz.

2. Lehçe ve Şive Farklılıkları
     Asya’nın ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde başlayıp gelişen Türk edebiyatlarını birbirinden ayıran yalnızca şekil, muhteva ve gaye farklılığı değildir, önemli bir faktör
daha vardır ki, bu da edebi eserin asıl malzemesi olan dilde ortaya çıkmaktadır. Bu farklılıklara lehçe veya şive farklılığı denir.
     Bir dilin bilinemeyen bir dönemde ayrılan kollarına lehçe denir. Türkçenin Yakutça ve Çuvaşça olmak üzere iki lehçesi vardır. Yakut ve Çuvaş Türkçeleriyle, Türkiye Türkçesi arasında büyük ses, kelime ve şekil farklılıkları mevcuttur.
     Bir dilin takip edilebilen tarihi seyri içinde ayrılan kollarına ise şive denir. Türkçenin tarihi gelişimi tam olarak 8. yüzyıldan itibaren takip edilebilmektedir. Bu nedenle elimizde bulunan ilk yazılı örnekler (Orhun Kitabeleri) esas alınmıştır. Bu eserler Köktürk alfabesiyle yazılmış olup, Eserlerin dili ise Köktürkçedir.
     Şiveler arasındaki ayrılıklar, kelimelerin yapı, çekim ve fonetik (ses) özellikleriyle ilgili farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Bu farklılıklar dikkate alınarak Türkçenin
birkaç çeşit tasnifi (sınıflandırılması) yapılmıştır.
     Çağdaş Türk edebiyatlarını; Azerbaycan Türk edebiyatı, Kırgızistan Türk edebiyatı, Kazak Türkleri edebiyatı, Özbekistan Türk edebiyatı şeklinde birbirinden ayırırken kullanılan kıstas, bu edebiyatların farklı coğrafyalarda oluşan değişik şivelere ait olmalarıdır.

3. Kültürel Değişim
Kültür, bir milletin dil, din, duygu, düşünce ve yaşayış tarzındaki bütünlüktür. Bunlarda başlayan değişme, kültürel farklılaşmayı ortaya çıkarır. Türkler, İslamiyet öncesinde atlı-göçebe hayat tarzını sürdürmekteydiler. Bu hayat tarzı, yerleşik hayata geçişle birlikte terk edilirken, ‘bozkır kültürü’ olarak adlandırdığımız bu kültür de yavaş yavaş terk edilmiştir. İslamiyet’i kabul eden Türkler, bu dini inancın kabullerine ters düşmeyen bazı geleneklerini de sürdürmüşlerdir.
     Uzun bir dönemde değişime uğramayan Türk – İslam kültürü, etkisini edebi alanda da göstermiştir, İslamiyet’in kabulünden Tanzimat dönemine kadarki Türk edebiyatında dini muhteva her zaman ağırlıklı olmuştur. Tanzimat döneminde ise, edebi eserlerin şeklinde ve muhtevasında büyük değişmeler olmuştur. Gerek Tanzimat Fermanında (1839), gerekse onun tamamlayıcısı niteliğindeki Islahat Fermanı’nda (1856) ifade edilen siyasi, askeri, ekonomik ve diğer alanlardaki değişiklikler doğrudan Batı medeniyeti esas alınarak düzenlenmiştir. Bu durum devletin Batı medeniyeti dairesine girmeyi resmi bir politika haline getirmesi demektir. Yapılan çalışmalar kısa zamanda meyvesini vermiş; devlet, halkıyla ve yönetimiyle hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Sanatkâr da kendi alanıyla ilgili yenilikleri ülkesin taşımaya başlamıştır. İstanbul’da sosyal hayat değişmiş, sanat eserleri kendi malzemesinin oluşumunda etkili olmaya başlamıştır. 10. yüzyıldan itibaren Acem ve Arap edebiyatlarının etkisiyle ve İslami düşünceye dayalı olarak başlayıp daha sonra milli bir hüviyet kazanan yazılı Türk edebiyatı, bu kez Batı medeniyetinin ve Fransız edebiyatının etkisiyle 1860′lı yıllardan sonra yavaş yavaş yeni bir çehreye bürünmüş ve yeni bir kimlik arayışına girmiştir.
     Bütün bu değişmeler dikkate alınarak 1860 yılını esas kabul edip, bu tarihten sonra gelişen edebiyatımız Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı olarak adlandırılmış ve bu
dönem kendi ölçüleri içinde değerlendirilmiştir.

4. Coğrafi Değişim
     9. ve 10. yüzyıllarda bazı Türk boylarının ayrı devletler kurup kendi yazı dillerini oluşturmuşlardır. Farklı coğrafyalarda ve değişik kollar halinde gelişen dilimizin
bugün Azeri Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Türkiye Türkçesi ve Balkan Türkçesi gibi birçok şivesi vardır. Özetle; Türk Edebiyatının dönemlere ayrılmasında;
Dil anlayışı
Dini hayat
Kültürel farklılaşma
Sanat anlayışı
Coğrafya değişimi
Lehçe ve şive ayrılıkları etkili olmuştur.

II. ÜNİTE: DESTAN DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

1. Destan Dönemi
Destan Dönemi – Mitler
     İnsanların tabiat olaylarına duydukları hayranlık mitleri, masal ve destanları oluşturmuştur. Mitler, ilkel insan topluluklarının, evreni, dünyayı ve doğa olaylarını
yorumlamak, henüz sırrını çözemedikleri hayatın ve evrenin çeşitli görüntülerini bir anlama bağlamak ihtiyacından doğmuş hikâyelerdir. Destan döneminin ve mitlerin özellikleri şunlardır:
Mitler destan döneminde ortaya çıkmıştır.
Destan döneminde bilimle evreni henüz anlayamayan insanların deprem, şimşek, yankı, rüzgâr, uyku gibi doğal olaylara göç, savaş, işgal gibi sarsıcı olaylara düş yoluyla
olağanüstü nitelikler kazandırmaları mitolojik ögeleri oluşturmuştur.
Destanlarda da mitolojik ögelerin etkisi vardır.
Destan dönemi bütün milletlerde yaşanmıştır. Bundan dolayı birbirinden uzak milletlerin destanlarında veya efsanelerinde aynı konular işlenmiştir.
Milletler, mitolojik motiflerle süsledikleri geçmişlerini destanlar yardımıyla ifade ederler.
Destan döneminde ayrıca, destanları oluşturan çekirdek olaylar yaşanmıştır.
Türk – Yunan – İran – Çin Mitolojik Unsurları
     Bütün milletlerde benzer ve farklı mitolojik unsurlar görülür. Bütün bu unsurlar evreni anlamak isteyen ilkel insanın arayışının ürünüdür.
     Türk mitolojisinde bozkurt, ay, yıldız, su, ışık, ağaç, demir, Hayat Ağacı gibi doğayla ilişkili mitolojik unsurlar varken Yunan mitolojisinde insan öğesinin önemi dikkat çekmektedir. Zeus (Göğün, yıldırımın hükümdarı, tanrıların tanrısı), Posedion (Denizlerin ve suların tanrısı), Hades (Ölüm ülkesi, yeraltı tanrısı) Eros (Aşk tanrısı) gibi tanrılar, insan biçimindedir ve yaşantı ve eylemleri insanlar tarafından bilinir. Çin mitolojisinde doğaüstü bir canlı olan ejderha ve dengeli etkileşimleriyle dünyanın
varlıkların devamını sağlayan “Yin – Yang” olarak adlandırılan iki evrensel güç dikkat çekmektedir. İran mitolojisinde Rüstem, hükümdar Dahhak gibi olağanüstü özellikleri olan mitolojik karakterler ve Simurg, Huma gibi kuşlar öne çıkar.
     Bir millete has özellikler taşıyan mitolojik unsurların yanında farklı milletlerde ortak özelliklere sahip mitolojik unsurlar da görülür. Örneğin Yunan mitolojisindeki eşsiz ve yenilmez kahraman örneği olan Herkül’le İran mitolojisindeki Rüstem normal bir insanın gücünün çok ötesindeki özellikleriyle benzerlik taşır. Bununla birlikte Türk mitolojisinde tanrı, soğuktan donmak üzere olan insanlara acıdığı için “ateş”i verirken Yunan mitolojisinde tanrılar insanların donmasına seyirci kalır ve ateşi insanlara
vermezler, Promete, ateşi tanrılardan çalarak insanlığa hediye eder.

Destanların Anlatıcıcısı ve Destan Dili
     Bu dönemde Türk boylarında “ozan, baksı, kam, şaman” gibi isimlerle anılan bir sanatçı tipi vardır ki bunlar, sadece sanatçı kimliği olan kişiler değildir. Bunlar; “müzisyenlik, bilim adamlığı, din adamlığı, hekimlik, kâhinlik” vb. gibi pek çok özelliklere sahiptirler. Bunlar “sığır, şölen, yuğ” gibi törenlerin baş aktörleridir. Bu kişiler törenleri idare etmişler, törenlerin niteliğine göre sagu ve koşuk söylemişlerdir. Destan da anlatan bu kişilere “ırcı”, “yıra”, “destancı” adı da verilmiştir.
     Genel olarak “ozan” adıyla bilinen bu sanatçılar, sözlü edebiyat ürünlerini özel zamanlarda kopuz eşliğinde okumuşlardır. Bu ürünler zamanla tören ortamlarından ayrılarak bağımsız bir dil hâlini almaya başlamıştır. Böylece halk edebiyatının ilk örnekleri oluşmuştur.
     Destan döneminde Türkçe katışıksız, yalın özellikler taşır. Yabancı sözcükler çok azdır; çünkü bu dönem, edebiyatımızın yabancı etkisinde kalmayan dönemidir. Orta Asya Türkleri, ana dillerini işlemiş, yazı dilimizi hazırlamışlardır. Bu dönemde sözdizimi, yalın ve açıktır.

Destanların Diğer Türlerle Karşılaştırılması
     Destanlar, ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikâyelerdir. Destanın ortaya çıkışı yaşanmış bir olaya dayanır. Zamanla bu olay halk arasında anlatıla anlatıla olağanüstü niteliklere ve hayali öğelere sahip olur. Manzumken bir masal havasına bürünür ve bu şekilde yaşayarak devam eder. Onun içindir ki manzum destanlarımız düzyazı şeklinde yazıya geçirilmiştir. Olaya dayalı yazı türleri olan roman ve hikâye ise toplumu derinden etkilemiş bir olaya veya kahramana dayalı olmak zorunda değildir.
     Roman ve hikâyede bir milletin hayal dünyası ve ortak sembolleri yoktur. Roman veya hikâyeyi yazar, kendi hayal dünyasıyla oluşturur. Roman veya hikâye yazarı, gerçekçi bir tutuma sahipse eserde hayali öğelere hiç yer vermez. Roman ve hikâye, tamamen kurgu olabilir. Yani yaşanmamış olaylardan söz edebilir, ama bunlar gerçeğe uygundur, yani olağanüstü değildir. Roman uzun olabilirken hikâyeler uzun değildir. Destanlar ise uzun metinlerdir.

Destanların Özellikleri
Destanlar Türk Edebiyatının ilk örnek metinleridir.
Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihî öneme sahip önemli olaylarını (doğal âfetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler.
Manzum ve uzun hikâyelerdir.
Olağanüstü olaylar ve olağanüstü özelliklere sahip kahramanlar vardır.
Destanlar ağızdan ağıza dolaşmak suretiyle oluşmuştur ve ilk söyleyeni belli değildir. Bunun için de anonim ve sözlü edebiyat ürünleridir.
Destanlarda anlatılan olayların geçtiği yer ve zaman bilinmemektedir.
Kahramanlar seçkin kişilerdir. (Kral, Han, Hakan vb.) Lider ve kurtarıcı rolündedir.
Ait oldukları ulusun ortak görüşlerini yansıtır.
Ulusal dilde ve ulusal nazım ölçüsüyle söylenir.
Konuları savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin ya­şamlarıdır.
Destan Döneminin Özellikleri
     Eski Türklerin şiirlerinde kahramanlık, cesaret, binicilik, at sevgisi, askerlik, savaş, aşk ve tabiat işlenen başlıca konulardır.
İslamlık öncesi Orta Asya Türk şiirinin Divan-ı Lügat-it Türk dışında bulunan en dikkate değer örneklerini Uygur alfabeli Turfan metinlerinde görüyoruz.
Eski Türk şairlerine Türk boyları arasında şaman, oyun, baksı, ozan gibi adlar veriliyordu. Bu adlar eski çağlarda kullanılmış, geleneklerine çok bağlı Türkler arasında
İslamiyet’ten sonra da yaşamıştı.
Bağlı bulundukları boylara yaşadıkları çağlara göre adları, kıyafetleri, kullandıkları sazlar az çok değişmekle birlikte kopuz isimli sazla şiirler söylemişlerdir.
Bunların yanında aşk şiirleri ve ölenlerin arkasından ağıtlar söylerler. Ayrıca Tanrılara kurban sunmak, kötü cinlerden gelen kötülük ve hastalıklara afsunla engel olmak,
hastaları iyileştirmek gibi görevleri de vardır. Baksılar bu işleri yaparken kendilerinden geçip dinleyenler üzerinde büyük etki bırakırlar.
İlk çağlarda söylenen bu şiirler halkın ortak duygularını simgeliyordu. Törenlerde bir ağızdan söylenip halkın malı oluyordu. Şiirler yeni ağızlardan yapılan eklemelerle
az çok değişse bile, söylendiği zamanlardan hatıralar saklar.

2. Sözlü Edebiyat
      Henüz yazının kullanılmadığı dönemdir. Başlangıcı bilinmemektedir. Yazı henüz olmadığı için bu dönemin bütün ürünleri sözlü ürünlerdir. Dilden dile, kuşaktan kuşağa söz yolu ile aktarılan bu dönemin verimlerinin bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Bu dönemin sözlü ürünleri tamamen ulusal özellikler taşır. Orta Asya’daki Türk boyları arasında yaygın olan bu edebiyat şiir ekseninde gelişmiştir. Bunda ölçülü, kafiyelı sözlerin akılda daha kolay kalmasının etkisi vardır elbette.

Sözlü Edebiyat İle Mitoloji Arasındaki İlişki

     Destan, sözlü edebiyatın ilk ürünlerinden biri olduğu için destanlardaki mitolojik öğeler sözlü edebiyatta sık sık görülmektedir. Mitoloji, toplumu derinden etkileyen olayların halk arasında anlatılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Sözlü edebiyatın halk arasında meydana geldiği göz önüne alındığında mitoloji ile sözlü edebiyat arasında yakın bir ilişki vardır. Kadın, at, bozkurt, ışık, ağaç gibi mitolojik öğeler sözlü edebiyatta da yer almaktadır. Destan döneminde mitolojik hikâyeler sözlü edebiyatın özellikle de destanların oluşumunu hızlandırmıştır.

Sözlü Edebiyatın Özellikleri

Nazım şekilleriyle, kullanılan ölçüyle tamamen ulusal bir edebiyattır.
Şiirler “ozan, baksı, kam” denen şairler tarafından “kopuz’ denen bir saz eşliğinde söylenirdi.
Şiirler ulusal ölçümüz hece ile, hecenin de daha çok 7′li, 8’li ve 11’li ölçüsüyle söylenmiştir.
Şiirlerde daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır.
Şiirlerde kullanılan nazım birimi dörtlüktür.
Dil, gelişim aşamasında olduğundan sözcük sayısı bakımından zengin değildir. Aynı zamanda yabancı dillerin etkisine de kapalıdır. Türkçede yabancı dillerin etkisi bu dönemde
görülmemektedir.
Bu dönemin ürünleri sav, sagu, koşuk ve destanlardır.
Şiirler sığır denen av törenlerinde, şölen denen ziyafetlerde ve yuğ denen, ölen bir kişinin ardından yapılan törenlerden doğmuştur.
Şiirlerde kahramanlık, yiğitlik, savaş, doğa ve aşk konuları işlenmiştir.

Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)

     İslamiyet öncesi dönemde Türkler Orta Asya’da göçebe bir toplumdu. Kabileler halinde yaşayan Türklerin tek bir hükümdarı vardır. Bu hükümdara hakan veya kağan denilirdi. Önemli günlerde şölen veya toy denilen tören düzenlerlerdi. Bu törenlerde kopuz isimli müzik aletiyle şiirler söyleyen ozan, şaman, kam denilen şairler bulunuyordu.
     Bu ozanlara söyledikleri şiirlerin genel özellikleri şunlardır:
Kopuz eşliğinde okunmak için söylenmişlerdir.
Hece ölçüsü kullanılmıştır.
Kullanılan nazım birimi dörtlüktür.
En çok redif ve yarım kafiyeden yararlanılmıştır. Kafiye yalnız mısra sonunda değil başında da olabilir.
Diğer dillerin etkisinden uzak saf sade bir Türkçe kullanılmıştır.
Yazıya geçirilmemiş ya da çok sonra geçirilmiştir.
En çok tabiat, aşk, kahramanlık kavramları işlenmiştir.
İslamiyet öncesi Türk şiirinin çeşitleri destan, koşuk ve sagudur.

§ Sagu
     Eski Türklerde sevilen, sayılan bir kişinin ölümünden sonra düzenlenen cenaze törenine “yuğ töreni”, bu törenlerde söylenen şiirlere “sagu” adı verilmiştir.

Saguların Genel Özellikleri:

7’li hece ölçüsü ile söylenip kafiye şeması aaab şeklindedir.
Nazım birimi dörtlüktür.
Sagular da koşuklar gibi “kopuz” eşliğinde söylenmiştir.
Ölen kişinin yiğitliğini, yaptığı işleri, değerini anlatan, ölümünden doğan acıyı dile getiren sagular, bir tür “ağıt”tır.
Sagular, sanat kaygısından uzaktır. Samimi bir dille söylenmiştir.
Sagular, koşuk nazım şekliyle söylenir. Divan-ı Lûgati’t Türk’te yer alan Alp Er Tunga sagusu, bu türün önemli bir örneğidir. Bu sagunun tamamı on iki dörtlüktür.
Sagular, sözlü edebiyat döneminin ürünlerindendir.
Sagunun Halk edebiyatındaki karşılığına ağıt; Divan edebiyatındaki karşılığına ise mersiye adı verilir.
Geçmişte bu şiirlerde, ölen bir devlet adamının, bir kahramanın veya sevilen herhangi bir kimsenin ölümünden duyulan bir üzüntü dile getirilirken, günümüzde ise her insan için söylenebilmektedir.

Alp Er Tunga Sagusu

Alp Er Tunga öldi mü
Isız ajun kaldı mu
Özlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur

Özlek yarağ közetti
Ogrı tuzak uzattı
Beglerbegin azıttı
Kaçsa kah kurtulur

Ögreyüki mundağ ok
Munda adın tigdağ ok
Atsa ajun uğrap ok
Tağlar başı kertilür

Begler atın argurup
Kagdu anı turgurup
Menğzi yüzü sargarup
Körküm anğar türtülür

Ulşıp eren börleyü
Yırtıp yaka urlayu
Sıkrıp üni yurlayu
Sıgtap közi örtülür

Könğlüm için örtedi
Yitmiş yaşığ kartadı
Keçmiş özüg irtedi
Tün kün keçüp irtelür

Günümüz Türkçesiyle:

Alp Er Tunga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Zaman öcünü aldı mı?
Şimdi yürek yırtılır.

Zaman fırsat gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beyler beyini azıttı
Kaçsa nasıl kurtulur?

Adeti böyle işte.
Bunda başka sebep yok.
Felek ok atıp vursa
Dağlar başı kertilir.

Beyler atlarını yoruyor
Kaygı onları zayıflatıyor
Benizleri yüzleri sararıp
Safran sürülmüş gibi oluyor

Erler kurtlar gibi uluşup
Bağırıp yaka(larını) yırtıyor
Kısık seslerle haykırıyor
(Gözleri yaşlarla) örtülünceye kadar ağlıyorlar

§ Koşuk
     Eski Türklerde eğlencelerde söylenen, genellikle aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen, “kopuz” adı verilen çalgı eşliğinde söylenen şiirlere “koşuk” adı verilir.
     Eski Türkler yılda bir kez, belli dönemlerde, “sığır” adını verdikleri kutsal av törenleri düzenlerlerdi. “Şölen” adı verilen ziyafetlerde ve kazanılan savaşlardan sonra bütün
boyların erkekleri bir araya gelerek eğlenirdi.

Koşukların Genel Özellikleri:

Hece vezniyle söylenen bu şiirlerde genellikle yarım kafiye kullanılmıştır.
Dörtlük nazım birimiyle yazılan bu şiirlerin kafiye düzeni (aaab cccb dddb) şeklindedir.
Koşuk; söyleyiş biçimi, söylenme ortamı, zamanı ve şekil özellikleri bakımından, Âşık edebiyatı nazım şekillerinden koşma’yla; Divan edebiyatı nazım şekillerinden gazel ile
büyük benzerlikler göstermektedir.

Koşuk Örneği

Kızıl sarığ arkaşıp
Yipkin yaşıl yüzkeşip
Bier bier kerü yürkeşip
Yalnguk anı tanglaşur

Alın töpü yaşardı
Unıt otın yaşurdı
Kölnin suvın küşerdi
Sığır buka möngreşür

Kulan tükel kamıttı
Akar sukak yumuttı
Yaylag tapa emitti
Tizig turup sekrişür

Günümüz Türkçesiyle:

Kızıl ve sarı ardı ardına yerden bitiyor
Mor ile yeşil yüz yüze geliyor
Ve birbirlerine sarılıyorlar
İnsan bu renk cümbüşünü görünce hayretler içinde kalıyor.

Yamaçlar ve tepeler yeşerdi
Kuru otları gizleyip
Göllerin suyunu taşıdılar
Sığırlar ve boğalar sevinçlerinden böğrüşüyorlar

Bahar yaban atlarını iyice coşturdu
Dağ keçilerini ve geyikleri bir araya getirdi.
Bunlar otlamak için yaylalara yöneldiler
Sıra sıra dizilip hoplayıp zıplıyorlar
Kaşgarlı Mahmut / Divanü Lügat-it Türk

Olay Çevresinde Oluşan Metinler
     İslamiyet öncesi dönemde olay çevresinde gelişen edebi metin örnekleri olarak sadece destanlar mevcuttur.
Destan: Eski çağlarda genellikle tanrıların, olağanüstü güçlerin yaptıkları savaşları, savaş katılanların başlarından geçenleri, gösterilen kahramanlıkları, yaşana
olağanüstü olayları, felaketleri hayal gücüyle donatarak ve manzum olarak anlatan ürünlere denir. Bunların çoğu anonimdir. Mitolojiyle karıştırmamak gerekir. Mitolojinin
kahramanları tanrılar ve tanrılaştırılmış insanlardır. Ayrıca, Âşık Edebiyatı nazım şekillerinden ‘destan’ın söyleyeni bellidir.
Bir milletin destanının olabilmesi için;

a)Milletin tarihinin efsaneler yaratma dönemine uzanacak kadar eski olması,
b)O milleti tarihinde unutulmaz tabiat olayları, büyük savaşlar, göçler, istilalar, yeni coğrafyada vatan kurmalar gibi halk hayat ve hafızasını nesillerce meşgul edecek
olaylar bulunması,
c)Bütün bu olayları derleyip gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak birisinin olması gerekir.
Destanların Özellikleri

-Olağanüstü olaylara ve kişilere yer verilir.
-Destanların söyleyeni belli değildir.
-Bir milletin ulusal törelerini, inançlarını ve değerlerini yansıtır.
-Destan kahramanlarına tarih sayfalarında rastlanabilir(Oğuz Kağan Destanı-Mete Han)
-Destanlar doğal ve yapma destanlar olmak üzere ikiye ayrılırlar:

A. Doğal Destanlar: Milletlerin ilkel çağlarında kendiliğinden oluşan, ait olduğu milletin vicdanında derin izler bırakan bir olayın nesilden nesile aktarılarak -hayal gücü de
katılarak- anlatılmasıdır. Anonim özellikler gösteren bu destanlar derlenip şekillenir.

İlyada ve Odysseia (Homeros)
Şehname (Firdevsi)
Kalevala (Lönnört)
Nibelungen (Wagner): Almanların
Ramayana: Hintlilerin
Chasenderolant: Fransızların
Oğuz Kağan, Türeyiş
B. Yapma Destanlar: Yeni ve yakın çağlarda, herhangi bir tarihi olayın bir şair tarafından yazılmasıyla oluşan destanlardır.

Vergilius (Aeneis, Latin Edb.)
Çılgın Orlando (İtalyan şair, Ariosto)
Kurtarılmış Küdüs (Tasso)
Kaybolmuş Cennet (Milton)
§ Destan
     Destanlar henüz aklın ve bilimin toplum hayatına tam anlamıyla hâkim olmadığı ilk çağlarda ortaya çıkmış sözlü edebiyat ürünleridir. Milletleri derinden etkileyen tarihî ve sosyal olayları anlatan edebî eserlere destan adı verildiğini biliyoruz. Bu tür edebî eserler deprem, bulaşıcı hastalık, kuraklık, kıtlık, yangın, göçler, savaşlar ve istilâlar
gibi önemli olayların etkisiyle tarihin eski çağlarında meydana gelmiştir.
Destanlar üç safhada oluşur:
Doğuş Safhası: Bu safhada milletin hayatında iz bırakan önemli tarihî ve sosyal olaylar, bu olaylar içinde yüceltilmiş efsanevî kahramanlar görülür.
Yayılma Safhası: Bu safhada, söz konusu olay ve kahramanlıklar, sözlü gelenek yoluyla yayılır. Böylece bölgeden bölgeye ve nesilden nesle geçer.
Derleme (yazıya geçirme) Safhası: Bu safhada, sözlü gelenekte yaşayan destanı, güçlü bir şair, bir bütün hâlinde derleyip manzum olarak yazıya geçirir. Çoğu zaman bu
destanların kim tarafından derlendiği ve yazıya geçirildiği belli değildir.
Destan Çeşitleri
Tabii (Doğal) Destan: Toplumun ortak malı olan ve birtakım olaylar sonucu kendiliğinden en oluşan destanlardır. Örnek: Oğuz Kağan Destanı
Yapma (Yapay) Destanlar: Bir şairin, toplumu etkileyen herhangi bir olayı tabiî destanlara benzeterek söylemesi sonucu oluşan destanlardır. Örnek: Üç Şehitler Destanı – Fazıl Hüsnü DAĞLARCA.
Destanların Genel Özellikleri
Anonimdirler.
Genellikle manzumdurlar. Az olmakla beraber nazım-nesir karışık olan destanlar da vardır. Bazıları, manzum şekilleri unutularak günümüze nesir hâlinde ulaşmıştır.
Olağan ve olağanüstü olaylar iç içedir.
Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahiptir.
Destanlar, tarihî ve sosyal olaylardan doğarlar. Bu eserlerde genellikle, yiğitlik, aşk, dostluk, ölüm ve yurt sevgisi gibi temalar işlenir.
Bir edebiyat türü olan destan, zamanla asıl anlamını yitirmiş, âşık edebiyatında savaşları, ünlü kişileri, gülünç olayları anlatan eserlere de destan denilmiştir.
Türk destanları, İslamiyet’ten önceki destanlar ve İslamiyet’ten sonraki destanlar olmak üzere ikiye ayrılır.
İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK DESTANLARI
Altaylara Ait Destanlar
Yaratılış Destanı
     Yaratılış efsanesinin Türklerin başlangıç safhasına ait bir mahsul olduğunu biliyoruz. Burada dünyanın nasıl yaratıldığı, insanların ne sûretle meydana geldiği, Tanrı ile şeytan arasındaki münâsebet, şeytanın kötü ruhu temsil ettiği, gücünün Tanrı gücü karşısında tesirsiz kaldığı anlatılmaktadır:
     “Daha hiçbir şey yokken Tanrı Karahan’la su vardı. Karahan’dan başka gören, sudan başka görülen mevcût değildi. Karahan yalnızlıktan sıkılıp “Ne yapacağım?” diye düşünürken, su dalgalandı. Sudan “Ak Ana” çıktı. Ak Ana, Karahan’a: “Yarat!…” dedi, tekrar suya daldı. Bunun üzerine Karahan, “kişi”yi yarattı. Karahan’la kişi, ebedi suyun güzelliğinde iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Fakat kişi hâlinden memnun değildi. Tanrı Karahan’dan daha yükseklerde uçmak istiyordu. Onun bu arzusunu sezen Tanrı Karahan, kişiden uçmak kabiliyetini aldı. Kişi sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu. Yaptığına pişman olarak Tanrı Karahan’dan bağışlanmasını diledi. Tanrı Karahan, kişiye sudan yükselmesini buyurdu.
     Denizden bir yıldız yükseltti. Kişi, bunun üstüne oturarak batmaktan kurtulacaktı. Kişi, artık uçamayacağı için Karahan, dünyayı yaratmak istedi. Kişiye, suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını buyurdu. Kötü düşünceden hala vazgeçemeyen kişi, denizin dibinden toprak çıkarırken, kendisi için de gizli bir dünya yaratmak istediği için ağzına biraz toprak sakladı. Kişi, avucundaki toprağı, su yüzüne serpince, Tanrı Karahan toprağa “Büyü” diye buyurdu. Bu büyüyen toprak, dünya oldu. Fakat aynı zamanda kişinin ağzındaki toprak da büyümeye başlayıp onu boğacak hale geldi. Tanrı Karahan, kişiye “tükür” diye buyruk vermeseydi kişi, boğulup gidecekti. Tanrı Karahan’ın yarattığı dünya dümdüzdü.
     Kişi tükürünce, ağzından çıkan topraklar bu dünyaya fırlayıp üzerinde bataklık tepeler meydana getirdi. Buna kızan Tanrı Karahan, bu itaatsiz kişiye “Erliğ” adını verdi. Erliğ bugünkü dilimizde şeytan demektir. Tanrı Karahan, Erliğ’i kendi ışık âleminden kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek, her dalın altında bir adam yarattı.
     Bunlar, dokuz insan ırkının ataları oldular. Erliğ, bu insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce, Tanrı Karahan’dan onları kötülüğe sürükleyerek, kendisine
çekebiliyordu. Karahan, insanların bu akılsızlığına, Erliğ’e kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erliğ’i yer altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına
kovdu. Kendisi için de on yedinci kat göğü yaratarak oraya çekildi. İnsanları korumak için, meleklerinden birini gönderdi. Erliğ bu güzel göğü görünce, o da kendisine bir gök yaratmak için Karahan’dan izin aldı. Kendi göğüne teb’asını, yâni kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Erliğ’in teb’ası Karahan’ınkinden daha iyi yaşadıkları için, Tanrı
Karahan’ın canı sıkıldı. Meleklerden birini göndererek Erliğ’in göğünü yıktırdı. Bu gök yıkılıp dünyaya düşünce, yıkıntılarından dağlar, boğazlar, ormanlar meydana geldi.
Karahan, Erliğ’i dünyanın en derin katına sürdü. Bu güneşsiz, aysız, yıldızsız yerde dünyanın sonuna kadar oturmasını buyurdu. Tanrı Karahan, 17 kat gökten kainatı idare
etmektedir. 16 kat gökte “Bay Ölken” altın dağda, altından bir tahtta oturmaktadır. 7 kat gökte “Gün Ana”, 6 kat gökte “Ay Ata” oturmaktadır."
      Bugün hala Altay kavimleri arasında yaşamakta olan bu çok eski destandan çıkaracağımız neticeler şunlardır:
Eski Türklere göre kâinatı yaratan bir tek kuvvet vardır. Kâinat, su ve topraktan meydana gelmiştir.
Eski Türkler arasında ve eski Türklere ait itikatta kadının mühim bir yeri vardır. Tanrı Karahan’a yaratmayı ilham eden “Ak Ana”dır. Ayrıca ikinci derecedeki tanrılardan gün;
anadır, ay; atadır. Gün aydan daha yukarı kat gökte oturmaktadır.
Şeytan ne kadar kuvvetli olursa olsun, nihayet mahlûktur. Gücü Tanrı’nın gücü karşısında çok zayıf kalır.
İnsanlar bir soydan değil, dokuz ayrı ırktan türemişlerdir.

Sakalara Ait Destanlar
Alp Er Tunga Destanı
     Bu destanda Saka hakanı Alp Er Tunga‘nın İranlılarla yaptığı savaşlar anlatılır. Bu konudaki bilgiler, Firdevsi’nin Şehnamesine dayanmaktadır. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı eserinde bu kahramanla ilgili beyitler bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati’t Türk adlı yapıtında da kahramanla ilgili sagu vardır. Alp Er Tunga Destanı‘nın tümü elimiz­de yoktur.
     Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür.
     Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, İran ve İslâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan “Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan-ı Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır.
     Firdevsî’nin Şehnamesi’nde uzunca bir yer verilen Afrâsyâb’ın aslında Alp Er Tunga olduğunu, Kutadgu Bilig’in şu mısralarından anlıyoruz:

Bu Türk beğlerinde adı belgülüg
Tunga Al Er irdi kutı belgülüg
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Biliglig ukuşlug budun ködremi
Tajikler ayur ânı Afrâsyâb
Bu Afrâsyâb tutdı iller talab
Tajikler bitimiş bitigde mum
Bitigde yok erse kim ukgay ânı?
(Bu Türk beğleri içinde adı belli, kut’u belli Alp Er Tunga, büyük ve erdemli bir hükümdardır. Çok bilgili, meziyetli bir büyüktür. Tajikler (İranlılar) ona Afrâsyâb diyorlar.
Bu Afrâsyâb, baskın ve yağmalarla illeri (dünyayı) tuttu. Tajikler bunu kitapta yazmışlar. Kitapta yok olsaydı bunu kim anlardı?)
     Şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir. Tarihçi Mesudî de M.S.7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan olduğunu yazmaktadır.
     Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de Alp Er Tunga sagusu (ağıtı) tespit edilmiştir:

Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Ödlek yarağı içine aldun mi?
Oğrun tuzağ uzattı
Begler begin azıttı
Kaçsa kah kurtulur?

Begler atın urgurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi yüzi sargarup.
Korkum angar türtülür.

Uluşıp eren börleyü’
Yırtıp yaka urlayu
Sıkrıp üni yırlayu
Sığtap közi örtülür.

Könglüm için ötedi.
Yitmiş yaşıg kartadı
Kiçmiş ödig irtedi
Tün kün kiçip irtelür

(Günümüz Türkçesi)

Alp Er Tunga Öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
Şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beylerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular
Hıçkırıp yaka yırttılar
Acı seslerle bağırdılar
Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular
Kaygı onları durdurdu
Benizleri yüzleri sarardı
Safran sürülmüş gibi oldular

     Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilir: “Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı
meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur”.
     İranlılar ona Efrasiyab diyorlar; bu Efrasiyab akınlar hazırlayıp ülkeler zapt etmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi
gerekir. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi İran destanı şehname’de tespit
edilmiştir.

Şu Destanı
     Destana adını veren Şu, MÖ 4. yüzyılda yaşadığı düşünülen bir Türk hükümdarıdır. Onun yaşamı etrafında şekillenen bu destanda Büyük İskender’in Türk yurdunu istila etmesi geniş yer tutmuştur. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından yazıya aktarılan metin, destanın kendisi değil, destana konu olduğu düşünülen söylencelerdir. Kaşgarlı Mahmut, Türk dilinin ilk sözlüğü olan “Divânü Lûgâti’t-Türk”te “Türkmen” maddesini açıklarken “Bunlara Türkmen denilmesinde bir hikâye vardır, şöyledir.” diyerek derlediği sözlü anlatıları Arapça ve düz yazı olarak eserine almıştır.
     Arapların Zülkarneyn dedikleri İskender, Semerkand’ı geçip de Türk yurduna yöneldiği zaman Türklerin hükümdarı Şu idi. Şu, genç bir hükümdardı, elinde büyük ve kuvvetli bir ordu vardı. Balasagun yakınındaki Şu Kalesi’ni bu hakan yaptırmıştı. O zaman bu hükümdara diyorlar ki: “İskender yaklaştı. Ne emredersin? Onunla savaşalım mı? Bize buyruğun nedir?” Daha önce, Hocend Irmağı kıyılarına kırk kumandan gönderen Şu’nun gönlü rahattı. Bu kırk kişi kimseye görünmeden gittiklerinden ordunun bundan haberi yoktu. Bunlar, orada geceleyecek ve İskender’in yaklaştığını haber vereceklerdi.
     Hakanın gümüşten bir havuzu vardı. Bu havuzu her yere taşıtır, seferlerde bile yanında bulundururdu. Konakladığı yerlerde içine su doldurur; suya kazlar, ördekler salar, yüzdürürdü. Kendisine “Bize buyruğun nedir, ne yapalım? Savaşalım mı?” denildiği zaman o, bu havuzu göstermiş: “Şu kazlara, ördeklere bakın! Nasıl suya dalıyorlar.” demişti. Bu söz, orada bulunanların yüreğine ateş düşürdü. Sandılar ki hükümdar savaşmak veya bir yere çekilmek için hazırlıklı değildir. İskender, Hucend suyunu geçince, gönderilen adamlar hızla gelip Şu’ya haber verdiler. Vakit gece yarısıydı. Hükümdar göç davulunu çaldırıp doğuya doğru yürüdü. Önceden hazırlıklı görünmeyen hakanın ansızın yürüyüşü halkı şaşırttı. Halkın içine ürküntü düştü. Binecek hayvan bulanlar kendilerini bu hayvanların sırtına bırakıp hükümdarın arkasından gittiler. Herkes birbirinin hayvanını almıştı. Sabah olunca, ordugâh düz bir ovaya dönmüştü.
     O çağlarda Türk illerinde Taraz, İsbicab, Balasagun ve benzeri şehirler kurulmamıştı. Halk çadırlarda yaşardı. Hakan, ordusuyla gidince batıdaki aileleriyle birlikte yirmi
iki kişi kalmıştı. Bunlar geceleyin hayvanlarını bulamadıkları için gidememişlerdi. Bunlar Kınık, Salgur ve başkalarıydılar (ki Oğuz boyları bu kalanlardan doğmuştu). Bu yirmi iki kişi yayan gitmek veya oldukları yerde kalmak için düşünürlerken yanlarına iki kişi daha geldi, yirmi dört kişi oldular. Bunlar, ağırlıklarını sırtlarına yüklemişler,
aileleriyle birlikte gelmişlerdi. Yük taşımaktan yorulmuş, terlemişlerdi. İlk yirmi iki kişi, yeni gelen iki kişi ile tanıştı. Onlara, dediler ki: “Erler! İskender gelip geçici
adamdır. Bir yerde durmaz. Nasıl olsa buradan gider. Biz de yurdumuzda kalırız.” ve o iki kişiye “Durun, kalın, eğlenin!” anlamında şu sözü söylediler: “Kalaç!” Sonra bu iki
kişi ile çocukları Kalaç diye anıldılar, iki kabile Kalacıların kökü oldu.
     Nihayet İskender geldi. O yirmi iki kişiyi gördü. Baktı ki bunlar uzun saçlı insanlardır, üzerlerinde Türk alametleri var, hiç kimseye sormadan bunlar için: “Türk mânend”
(Türk’e benziyor) dedi. Bu söz de o adamlara ad oldu. Yirmi dört kabile olan Türkmenler bu ismi taşıdılar, Türkmen diye anıldılar. Bununla beraber, adı Kalaç olan iki aile,
onlardan ayrıldıkları için tam Türkmen sayılmazlar.
     Hakan Şu’ya gelince, o, ordusuyla birlikte Çin tarafına geçti. İskender, arkasından yürüdü. Çin’e yani Uygur iline yaklaştıkları zaman Şu, İskender’le vuruşmak için bir
bölük asker yolladı. İskender de bir öncü kuvveti göndermişti. Türkler, İskender’in öncülerini, bir gece baskınında bozguna uğrattılar. Bir Türk, bir İskender askerini kılıçla
ikiye böldü. Ölü, beline altın dolu bir kemer bağlamıştı. Bu kemer parçalandı. Kana bulanmış altınlar yere döküldü.
     Ertesi gün Türkler, kanlı altınları gördüler. Birbirlerine “Altın kan” dediler. Bu sözler, o çevrede bulunan bir dağın adı oldu. Bugün oraya Altun Han deniliyor. Sonra,
İskender Türk hakanıyla barıştı. Hatta Uygurlar için şehirler yaptı ve bir zaman kaldıktan sonra geri döndü. O zaman Şu, Balasagun’a gelip şimdi Şu ismiyle anılan şehri
yaptırdı. Oraya öyle tılsım koydu ki bugün hâlâ leylekler bu şehre kadar gelir fakat şehri aşıp da daha ileri gidemez.
(Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihad Sâmi Banarlı)

Hunlara Ait Destanlar
Oğuz Kağan Destanı

     Bu destanlarda Hun Hükümdarı Mete’nin (Çin kaynaklarında Motun) doğuşu, kağan oluşu, Türk birliğini kuruşu; ölümünden önce de ülkesini oğulları arasında paylaştırışı anlatılır. Ebul Gazi Bahadır Han’ın Secere-i Terakime’sinde Hun-Oğuz destanıyla (Mete Destanı) ilgili bölümler bulunmaktadır. Uygur harfleriyle yazılı olan özgün nüshası Paris kütüphanesindedir.
     Oğuz Kağan destanı, M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı üzerine kurulmuştur. Tüm Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da muhtemelen manzum olan ilk şekli günümüze ulaşamamıştır.
     Bugün, elimizde Oğuz destanının üç farklı biçimi bulunmaktadır.
-XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve İslamiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir.
-XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmi üt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı İslâmi varyantların ilkini temsil etmektedir.
-Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
     Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir erkek evladı oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et, çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.
     Ayakları öküz ayağı, beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı.
     Günlerden bir gün bu gergedanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve
gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın bağırsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.
     Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrı’ya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi
parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce Gök Tanrı da gülüyor, kız ağlayınca Gök Tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi.
Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız adlarını verdiler.
     Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız
oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kıza âşık oldu ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz adlarını koydular.
     Oğuz Kağan büyük bir toy(ziyafet) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Çeşit çeşit yemekler, içecekler, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler. Toydan sonra Beylere ve
halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan

     Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman bilirim. Onunla savaşır ve yok ettiririm”.
     Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini yine kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü. Kırk gün sonra Buz Dağı’nın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun. Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu.
     Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı. Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi.
     Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş başladı. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı.
Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve ülkesine kattı.
Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla birlikte evine döndü.
     Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu evlatları arasında paylaştırdı.

Attila Destanı
     Hun – Oğuz destanlarındandır. V. asırda Avrupa topraklarında devlet kuran Batı Hunlarının Hükümdarı Attila’nın fetihleri etrafında oluşmuştur. MS V. asırda Avrupa’ya
korkulu yıllar yaşatan Attila, Rusya’dan Fransa’ya kadar bütün Avrupa’yı almış, Roma’ya kadar uzanmıştır.
     Hun Hükümdarı Atilla, Roma ordusunu yendikten bir yıl sonra tahminen 50000 askerle tekrar roma kapısına dayanmış ve Roma’nın ileri gelenleri tarafından Roma Prensesi ile evlendirilmek için ikna edilmiş, evlendiği Roma Prensesi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Mezarının tahminen Tuna Nehri’nin yatağında olduğu bilinmektedir. Yeri hala bilinmemekte ve bulunamamaktadır. Ayrıca Macarlar için de bir ata sayılır.
     Destanda onun ölümüyle ilgili söylenen ağıtta bir ölüm feryadı değil, Attila’nın kahramanlıkları anlatılmıştır.
     Attila’nın doğumu destanda “…Türk-Hun soyundan Muncuk adındaki beyin, yüzü bir kurt kadar sert, gerekmedikçe konuşmayan, asla gülmeyen, av peşinde koşan, at sırtından inmeyen bir oğlu dünyaya geldi.” şeklinde anlatılır ve Türkleri parlak günlere bu çocuğun götüreceğine dair bir inancın var olduğu kaydedilir. Bu çocuğa “At İlli” denmesi destanda, Türklerin en değerli şeyleri atları ve koyunları olması münasebetiyle açıklanmaktadır.
     Attila, amcalarının yanında büyür. Bu amcalarının adı Rua, Ay-bars ve Oktar’dır. Yuldız’dan sonra, 420 sıralarında Hunların başında bulunan, Attila’nın babası Muncuk’la beraber işte bu dört kardeştir. Attila, zayıf iradeli olan, kendisine benzemeyen kardeşi Bilge’yi ölene kadar korur. Kardeşi Bilge’nin adı kaynaklarda genelde Bleda olarak geçmektedir. Attila’nın amcası Rua vefat edince, Türk-Hun Devletinin kağanı Attila olur ve ilk iş olarak Roma’ya huzur getirmek amacıyla ordularını dört bir yana sevk eder.
     Destana göre Hun çobanlarından birisi, sivri ucu yukarı doğru olan ve toprağa gömülmüş muhteşem bir kılıç bulur ve Attila’ya verir. Kamlar, bunu Allah tarafından dünya hâkimiyetinin Attila’ya verildiği şeklinde yorumlarlar. Oğuz Kağan Destanı’nda altın yay ve oklar da bu şekilde gömülüyordu.
     Daha sonra Orleans’tan Catalanaum ovasına giderken Hunlar tarafından Romalı bir keşiş yakalanır. Attila keşişe “Yarın kim galip gelecek” diye sorar. Keşiş, “Allah’ın
kamçısı sensin. Kendi adaletinden ayrılanları Allah seninle cezalandırıyor. Lakin şunu unutma, bu kılıcı bir gün senin elinden alıp, başkasına verebilir. Senin gücün beşeri
değil, ilahidir. Savaşlarda Romalıları yeneceksin” der. Ve bundan sonra ona, “Tanrı’nın kırbacı” denmeye başlanır. Avrupalıların, Attila’ya “Tanrının Kılıcı – Tanrının Kırbacı”
unvanını yakıştırmalarının sebebi, buradan anlaşılmaktadır. Catalanaum’da Roma ordusu dağılır, Romalıların ünlü komutanı Aetius Türklerin elinden güçlükle kurtulur. Tarihte bu savaş sonuçsuz kalır. Attila, ordugâhını toplamış ve yurduna doğru hareket etmiştir. Aetius da zayıflamış kuvvetleri bir şey yapmaya cesaret edememiştir.
Destana göre, İmparator III. Valentinianus, kız kardeşi Honoria’nın çocuklarının ileride tahtta hak iddia etmelerinden korktuğundan, onu hapsettirir. Prenses, ancak
Türklerin bu cesur ve yakışıklı kağanı sayesinde kurtulabileceğini düşünür ve ona bir nişan yüzüğü gönderir. Attila, bunun sadece kendisini kullanmak niyetiyle gönderildiğini anladığından Honoria’ya yüz vermezse de açıkça reddetmez. Bu fırsatı değerlendirir ve Roma imparatorluğunun yarısından fazlasını nişanlısının hissesi olarak, kendisine ister.
     İmparator bu işin sonunun kötüye varacağından endişe ettiğinden, aceleyle prensesi bir başkasıyla evlendirir. Tarihi kaynaklarda yer alan bu hikâyenin sonunda Attila, bu isteğinde ısrar etmiştir, fakat birdenbire siyaset değiştirerek bunu unutur gözükmüştür.
     Destanda, Türklerin öbür dünyaya inandıklarından, özellikle ölen beylerin mezarlarına, ikinci hayatlarında da kullanabileceklerini düşündükleri, ölenin sağlığında
kullandığı değerli eşyalarını gömdüklerini bilen Margos şehrinin piskoposunun, adamlarına Türk mezarlarını soydurup, kendisine servet edindiği anlatılmaktadır. Türklere karşı yapılan bütün bu kötü muameleler karşılıksız kalmaz. Attila, askerlerinin başında Balkanlara doğru ordusunu yürütür ve Margos şehrini zapt eder. Kaynaklarda ayrıca Margos şehrinin ele geçirilmesinde, piskoposun da can korkusundan, Hunlara yardım ettiği belirtilir.
     Destanda, leyleklerin uçuşuna göre hareket eden Hunlarla ilgili şöyle bir hikâye de aktarılmaktadır: “İtalya seferi sırasında, Türkler Aquileia isminde bir şehri
kuşattılarsa da, bir türlü alamıyorlardı. Attila ümidi kırılmış bir şekilde, surların etrafında dolanırken, leyleklerin yavrularını evlerin üzerinden kaparak, yakında bulunan
bir ovaya taşıdığını gördü. Kağanın yanında bulunanlar, bu vaziyetin iyiye işaret olduğunu, leyleklerin şehrin düşeceğini hissettiklerinden, göç etmeye başladıklarına yordular.
     Bunun üzerine Türk ordusu tekrar hücuma kalktı ve burayı ele geçirdi.” Attila, aldığı haberler neticesinde ve ordunun hızlanması üzerine kat’i kararını vermiş ve şehrin mutlaka zapt edilmesi lüzumunu ileri sürerek ordusunu harekete geçirmişti.
     Hun lideri Attila, yüz bin kişilik ordusuyla Po ovasına dalınca, Romalılar ve Roma senatosu, barış yapmak amacıyla, Papa I. Leo’yu bütün Hıristiyan dünyasının adına, Türk kağanından af dilemeye gönderirler. Attila, Hrıstiyanların en yetkili ağzı kendisinden bağışlanmayı istediğine göre, Roma’yı yıkmaya gerek olmadığını düşünür. Kaynaklarda da yer alan bu olay neticesinde Attila da acize yardım, düşküne dokunmamak Türkün karakteri icabı olduğundan Roma’yı Romalılara bağışlamıştır. Türkü tanımayan yabancı tarihçiler, “Attila, mahçup olarak çekilmektense, Roma elçileri ile hemen uyuşuverdi” demektedirler. Muzaffer bir şekilde İtalya’ya girmiş iken mahcup olmak, çekinmek söz konusu olamazdı.
     Papa I. Leo’nun, Attila nezdinde neler söylediği, Hun başbuğunu nasıl ikna ettiği ve ona Roma’yı bağışlaması için nasıl ricada bulunduğu malum değildir. Çünkü kendi tarihleri için pek iftihar edilecek bir sahne olmadığından batı tarihçileri bu ciheti sükut ile geçiştirmeyi tercih etmişler, fakat Attila tarafından iyi bir şekilde karşılandıklarını da inkar edememişlerdir.
     Destanda, Kriemhild adlı Hıristiyan bir bayanla Attila’nın evlenme hadisesi de yer almaktadır. Kriemhild, Alman asilzadelerinden birisinin dul eşidir. Hıristiyan olmasına
rağmen Attila onunla evlenir ve onu başkentine götürür. Asıl niyeti Nibelungen hazinesini ele geçirmek olan Kriemhild, son derece kurnaz hareket ederek Attila’nın kardeşi Bilge ve oğlunun öldürülmesine neden olur. Bütün sarayı ateşe verir ve kendisine hazinenin yerini söylemeyen soydaşının da kafasını kestirir. Onun yüzünden on binlerce insan yok olur. Attila, durumu öğrendiğindeyse, iş işten geçmiş olur.
     Attila’nın, tarihi kaynaklarda da yer alan İldiko ile evliliği ve ölümü ise destanda şu şekilde anlatılmaktadır: “Attila ne yapılırsa yapılsın, Avrupalılarca durdurulamıyordu. Onu mertlikle alt edemeyenler yine bir hile aradılar ve nihayet bunu da buldular. Attila’nın evvelce ortadan kaldırdığı Got şeflerinden birinin kızına ulaşıldı ve ona, Attila’yı zehirlemesi teklif edildi. Zaten kız da bir fırsat bekliyordu. Babasını öldüren bu Türk’ten mutlaka intikamını almalıydı. İldiko, Attila’nın evlenme teklifine hemen olumlu cevap verdi. Altmış yaşına gelmiş olan Attila, muhteşem bir düğünle, evlendi. Daha önceden kıza zehir verilmişti. Zifaf gecesi kız, yatmadan evvel Attila’nın içeceği kımıza zehiri koydu. Sabah olduğunda kaganın çadırından ses, seda çıkmıyordu. Attila’nın kardeşleri ve çocukları merak ettiler. Sonunda çadıra girilmeye karar verildi. İçeri baktıklarında, Attila’nın cansız vücuduyla karşılaştılar. Onun zehirlendiğini anlayan Hunlar, kadını oracıkta boğuverdiler.”
     Cermen efsanesi İldiko’nun ismini Hildegund şeklinde yazmakta ve Frank kralının veya Burgund kralının kızı olarak göstermektedir. Attila’nın ölüm sebebi hakkında
çeşitli rivayetler vardır: Bir havadise göre Atilla uyurken İldiko kocasını bir hançerle öldürmüştü. Bazıları da İldiko’ya saray adamlarından birisinin yardım ettiğini söylüyordu. Alman efsaneleri ise, destanda da belirtildiği gibi, İldiko’nun Atilla’dan öç almak üzere bu cinayeti işlediğini yazarlar, çünkü İldiko’nun ailesini öldürmüştü.
     Bütün bu efsanelere rağmen Atilla’nın devlet adamları, oğulları ve Hun reisleri Atilla’nın tabii bir ölümle, düğün gecesi çok içtiğinden, burun kanamasından öldüğünü ilan ediyordu. Devletin yıkılmaması, Hun birliğini, muazzam imparatorluğu bozmamak için bu şekilde bir haber yaymak zarureti vardı.
     Böylece Türklerin sahip olduğu en kudretli hükümdarlardan bir tanesi olan Attila, savaş meydanlarında yok edilemeyince, bir kadının marifetiyle haince ortadan kaldırılır.
     Onun bu ani ölümü, her şeyin ters gitmesine sebep olur. Çocukları birbiriyle anlaşamaz, kabileler arasında kavgalar çıkar ve tekrar geldikleri bozkırlara geri dönerler.

Köktürklere Ait Destanlar
Ergenekon Destanı
     Ergenekon Destanı’nı yazıya geçiren ilk kişi Moğol imparatorlarının resmi tarihçisi olan Reşîdüddîn’dir. Reşîdeddîn, Farsça yazdığı Câmiü’t-Tevarih’te bu efsaneyi birçok
açıdan Moğollaştırmıştır. Aşağıdaki metin, Câmiü’t-Tevarih’teki metnin geniş tutulan bir çevirisidir.
Bu kutsal kitabın girişinde de söylendiği gibi Moğol boyları, genel olarak Türk boylarının bir bölümüdür. Bu her iki kavmin de şekilleri ve dilleri birbirine benzer.
Bunların hepsi de Nuh peygamberin oğlu olan Bulca-Han’ın soylarından türemiştir. Bulca-Han, bütün Türk kavimlerinin atası idi. Aradan birçok asırlar ve uzun zamanlar geçmiştir.
     Elbette ki bu uzun zaman içinde olayların birçoğu unutulmuştur. Türklerin başlangıçta, kitapları ve yazıları yoktu. Bunun için de tarih olaylarını yazamamışlardı. Onların
belirli ve eski bir tarihleri de yazılmış değildi. Onun için şimdi söylenen tarih olayları da çok yakın zamanlarda söylenenlere ve nesilden nesile anlatılan bilgilere göre öğrenilmiştir. Bu boyların oturdukları yerler ve yurtları, hep birbirine bitişiktir. Bunun için de her boyun oturduğu yurdun, nereden nereye kadar uzadığı, herkes tarafından bilinir. Onların bütün yurtları, Uygurların sınırlarından, Hıtay ve Cürçet ülkelerine kadar uzanır. Bu yurtların yerine şimdi Moğolistan adı verilir.

Ergenekon’a Sığınış

     Daha önce Moğol adı verilen bu boyların, aşağı yukarı iki bin sene önce Türk boyları ile araları açılmış ve birbirlerine düşman olmuşlardı. Bu düşmanlık, o kadar büyümüş ve inada dökülmüştü ki birbirlerini ortadan kaldırmak için durmadan savaş ediyorlardı. Sözlerine inanılır, doğru sözlü ve bilgili kişilerin anlattıklarına göre Türk boyları, Moğollara karşı galip gelmişler ve onları öldürmüşlerdi.
     Bu mağlup edilen boylardan iki kadınla iki erkekten başka kimse kalmamıştı. Bu iki ev halkı da (Türkler) gelir de bizi öldürür diye sarp ve kayalık bir yere kaçıp
saklanmışlardı. Bu saklandıkları yerin etrafı, hep dağlar ve ormanlarla örtülüymüş. Dimdik dağlarla çevrili olan bu yerin, girilip çıkılacak bir geçidinden başka bir yeri de
yokmuş. Bu geçitten bile bin bir güçlükle girilip çıkılırmış. Dağların orta yeri ise dümdüz ve çayırlık bir ovaymış. Bu ovanın adına da “Ergenekon” derlermiş. “Kon” sözünün
manası, “dağ beli, geçit” demektir. “Ergene” ise “sarp” anlamına gelen bir sözdür.
     Düşmanın kılıcından kurtularak sağ kalan bu iki kişinin adı, Negüz ve Kıyan idi. Onlar senelerce o güzel ova içinde yaşadılar ve yavaş yavaş soyları da çoğalmaya başladı.
     Birbirleriyle evlenmek yoluyla gittikçe çoğaldılar. Bölüm bölüm ayrıldılar. Böylece meydana gelen onların oymakları, ayrı ayrı adlar almaya başladılar ve birbirlerini o adla çağırmaya başladılar. Bu oymaklara “obak” denirdi. Her obak, belirli bir kan birliğinden ve soydan olurdu. Obaklar çoğalınca onlar da bölümlere ayrıldılar. Ne kadar çoğalır ve ayrılırlarsa ayrılsınlar, bu oymakların hepsi birbirine akraba ve yakın idiler. Onun için birbirine yakın ve akraba olan oymaklara “Mogol-Dürlügin” derlerdi.
Moğol adı, “Mong-ol” sözünden gelir. Anlamı ise “süzülmüş ve saf” demektir. Moğolcada “Kıyan” sözü, “dağların tepesinden aşağıya doğru süratle akan sel” ile “sert, çevik,
kuvvetli” anlamına gelir. “Kıyat Bahadır” adı, yiğit ve fevkalâde cesur ve kahraman olan kimselere verilen bir addır. Bu adı, ancak böyle olan kimseler alabilir. “Kıyat” sözü
ise, “Kıyan”ın çoğuludur.

Ergenekon’dan Çıkış



     Bu dağların arasında sıkışarak çoğalmaya başlayan halklar, artık bu dağ ve ormanlıklar içinde yaşayamaz hâle gelmişlerdi. Çünkü buralar, onlara çok dar geliyordu. Yaşamak da artık çok güçleşmişti. Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zordu. Hepsi bir araya gelip bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş için bir yol aradılar. Bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek daima demir çıkarırlardı. Başka bir yol bulamayınca bu demir kapıyı eritip oradan çıkmaya karar verdiler. Hepsi bir araya gelip ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle yük yük kömürler getirdiler. Ayrıca da körükler yaptılar. Bu körükleri yapmak için de yetmiş baş at ve öküz kestiler. Bunların derilerini soyup sepilediler. Topladıkları dağ gibi odun ve kömürleri geçidin önüne yığdılar. Körükleri öyle dizdiler ki ateş yanıp da körükler üflenmeye başlayınca dağ hemen eriyip delinecekti. En sonunda ateşler yandı, körükler işledi ve geçit eriyip parçalandı. Bu sırada, pek çok da demir elde edilmişti. Tabii olarak yol da açılınca, içeride hapsolan halkın hepsi, dışarıya kolaylıkla çıkabildi. Bu suretle bozkırlara yayılıp her biri bir yerde yerleşti.
(Türk Mitolojisi Cilt I, Prof. Dr. Bahaeddin Ögel)

Bozkurt Destanı

     Bozkurt Destanı, aslında Çin sülalelerinin resmi tarihlerinde anlatılan dolayısıyla Çince dile getirilen üç farklı mitolojik hikâyeye verilen ortak addır. Bu üç hikâyede
ortak bir temanın bulunması, bunların Bozkurt Destanı olarak adlandırılması sonucunu doğurmuştur. Aşağıdaki metin, Çin sülalelerinden olan Sui ailesinin resmi tarihinden
alınmıştır. Günümüz Türkçesine yapılan çeviri Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’e aittir.
     Bazıları şöyle derler: Bir rivayete göre (Köktürklerin) ilk ataları, Hsi-Hai, yani Batı-Denizi’nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların
kadınları, erkekleri, (çocukları ile birlikte), büyüklü küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. (Türklerin hepsini öldürdükleri halde), yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu
öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını keserek, kendisini “Büyük Bataklık”ın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün, et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (Az zaman sonra) çocukla kurt, karı-koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı.
(Türklerin eski düşmanı Lin Devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen adamlarını göndererek hem çocuğu ve hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişlerinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı ve (daha önce onlar vasıtası ile haber almıştı).
     Buradan kaçan kurt, (Batı) Denizi’nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch’ang (Turfan)ın kuzeybatısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt, buraya gelince) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştanbaşa ot ve çayırlıklarla kaplıydı. Ovanın çevresi de aşağı yukarı 200 milden fazlaydı.
     Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Köktürk Devleti’ni kuran) Aşina ailesi, bu çocukların birinin soyundan geliyordu.
     … Taşa oyulmuş kitabede şöyle deniyordu: Kara – Korum çaylarından sayılan iki nehir vardı. Bunlardan birine Toğla diğerlerine de Selenge adı verilirdi. Bu nehirler akarak Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi. Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı. Bu ağaçlardan biri fusuk ve diğeri de Farsların naj dedikleri ağaca benziyordu. Kışın bile bunların yaprakları servi gibi dökülmezdi. Meyvesinin tadı ve şekli ise tıpkı çam fıstığınınkine benzerdi. Öbür ağaca da Tur ağacı derlerdi. Bu iki ağaç da iki dağın arasında yetişerek büyümüştü.
     Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık inmişti. Bunun üzerine iki yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar. Bu durumu gören halk ise hayretler içinde
kalmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak Uygurlar oraya doğru yaklaştılar. Tam yaklaştıkları sırada kulaklarına çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında da otuz defa şimşek çakmaya başladı. Diğer bir gün de aynı yerde ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler. Bunların her birinde
birer çocuk oturuyordu. Her çocuğun karşısında da onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılıydı. Çadırın tabanı da baştan aşağıya kadar gümüşle döşenmişti.
Bütün boyların reisleri ve halkları bu garip şeyi görmek için yerlerini bırakıp koşmuştu. Bu manzarayı görünce saygıyla diz çöküp selam verdiler. Biraz sonra da çocukları
alarak dışarı çıktılar. Besleyip büyütül- meleri için de onları sütannelerine ve dadılarına verdiler. Her fırsatta onlara saygı gösteriyor ve ikramda bulunuyorlardı. Çocuklar
artık süt çocuğu olmaktan çıkıp da konuşmaya başlayınca Uygurlardan anne ve babalarını sordular. Onlar da çocuklara o iki ağacı gösterdiler. Bunun üzerine halk, çocukları alıp ağaçların yanına gitti. Çocuklar ağaçları görünce onlara tıpkı evladın babasına gösterdiği saygıyı gösterdiler. Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler: “Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar ve anne ile babalarına böyle saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız ünlü ve
şöhretiniz de devamlı olsun!”
O bölgelerde yaşayan bütün kavimler bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi saygı gösterdiler. Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce onların her birine birer ad
koydular. En büyüğünün adı Sonkur-Tegin, ikincisinin adı Kotur-Tegin, üçüncüsünün adı Tükel-Tegin, dördüncüsünün adı Or-Tegin, beşincinin adı da Bökü-Tegin oldu. Çocukların doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin hükümdar olarak seçilmesi kanaatine vardılar. Çünkü bunlar, Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar.
     Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı’nın bir parçasıdır ve Köktürkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Destanı’nın devamı, Ergenekon Destanı’dır.

Uygurlara Ait Destanlar
Türeyiş Destanı
     Uygur hakanı kızlarını insanlarla evlendirmeye kıyamaz. Tanrı’ya kızlarıyla evlenmesi için yalvarır. Tanrı da kurt suretinde görünerek hakanın kızlarıyla evlenir. Bu evlilikten “Dokuz Oğuz” ve “On Uygur” boyları oluşmuştur.
     Uygur beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini sanıyordu. Bu sebeple ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule
yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya getirdi.
     Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğunu sanarak kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

Göç Destanı

     Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki nehir çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu.
     Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşları bitirmek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının
eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke
döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
     Buraya kadar kısaca tanıtmaya çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Türeyiş Destanı, Bozkurt Destanı, Ergenekon Destanı, Oğuz Kağan Destanı, Şu Destanı, Alp Er Tunga Destanı, Yaradılış Destanı bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve boylarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir.
     Muhtemelen XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri”nin Hun-Oğuz Destan dairesinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır.
     Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde İslâmiyet’i kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asya’da gerek Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu ve Türeyiş dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek içlerinde yaşatılmaktadır.
      Müslümanlığın kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda İslâmiyet’i resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. İslamiyet’ten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın İslâmiyet’i kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur.

Göç Destanı

     Türkler kutsal taşı Çinlilere verince Tanrı tarafından cezalandırılırlar. Ülkelerinde açlık, kuraklık başlar. Böylece Türkler anavatanların terk etmek zorunda kalırlar.
Göç Destanı Uygurlara ait bir destandır. Aşağıda Göç Destanı özeti bulunmaktadır.
     Uygurların vatanında “Hulin” isimli bir dağ vardı. Hulin dağından Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak akardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökyüzünden ilâhi bir ışık
indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Daha sonra ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu.
     Aradan uzun zaman geçti. Yulug Tigin isimli bir prens hakan oldu. Yulug Tigin, Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigin’i bir Çin prensesi ile
evlendirmeğe karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

İSLAMİYETTEN SONRAKİ TÜRK DESTANLARI

Karahanlı Dönemi – Satuk Buğra Han Destanı

     Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Miraç Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar  arasında birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail : “Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin
dininizi yayacak olan bu ruh Abdülkerim Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra her gün İslâmiyet’i Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti.
     Hz. Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve
arkadaşları selâm verip uzaklaştılar.
     Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Han’ı, annesi: “Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır.
     Satuk Buğra Han 12 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından
uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır. Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona Müslüman olmasını öğütler ve
İslâmiyet’i anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından İslâmiyet’i kabul etmesini ister.
     Kaşgar Hanı, Müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk ülkeleri onun idaresinde İslâmiyet’i kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü Müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkıbelere göre Satuk Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeple Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada hayat gözlerini yummuştur.

Kazak-Kırgız Dönemi – Manas Destanı

     Kırgızlar arasında oluşan Manas Destanı, bugün de bütün canlılığı ile devam etmektedir. Manas destanının 11 ile 12. yüzyıllar arasında meydana geldiği düşünülmektedir. Bu destanın ana kahramanı Manas da, tıpkı Oğuz Kağan destanının İslâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi İslamiyet’i yaymak için mücadele eden bir yiğittir. Böyle olmakla birlikte Manas destanında Müslümanlık öncesi Türk kültür, inanç ve kabullerinin tamamını sergilenmektedir. Bazı varyantları dört yüz bin mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dairesinin kültür abidesi niteliğindedir.
      Büyük Türkolog Wilhelm Radloff (1837-1918) bu destanla ilgili ilk derlemeyi, Kırgızistan’ın Tokmak şehri güneyindeki Sarı Bağış boyuna mensup bir Manasçıdan 1869′da yapmıştır. Radloff’un derlediği yedi bölümlük Manas Destanı, toplam 11 bin 454 mısradan oluşur. Fakat Manasçıların okuduğu dize sayısı, 16 bin mısra civarındadır. Bu yönüyle dünyanın en uzun destanıdır.
     Kırgız Türklerinin milli kahramanı Manas’ın etrafında örgülenen Manas Destanı’nın ilk bölümünden itibaren; Manas’ın doğumu, daha beşikte iken konuşmaya başlaması,
kâfirleri yeneceğini söylemesi, büyüyüp delikanlı olunca Çinlileri yenmesi, Müslüman yiğit Almanbet’le tanışıp, birlikle birçok savaşa girmeleri, Manas’ın evlenmesi, düşmanları tarafından iki defa öldürülmesine rağmen tekrar dirilmesi, Mekke’yi ziyaret ve Kâbe’yi tavaf etmesi, lirik bir üslupla anlatılır.
     Manas Destanı yaşanmış, yazılıp bitmiş bir destan değildir. Kırgızlar arasında Manasçılık (Manas destanı söyleme) geleneği halen yaşatılmakta ve dolayısıyla Manas
Destanı’na yeni mısralar eklenmektedir. Bu sebeple Manas Destanı’na “yaşayan destan” diyoruz.

Moğol Dönemi – Cengiz Han Destanı (Cengiz-Name)

     Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında XIII. yüzyılda meydana gelişmiştir. Cengiz Han Destanı’nda Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın yaşamı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz’in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya’da yaşayan Türkler özellikle de Başkurt, Kazak ve Kırgız Türkleri,
Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-name‘de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmektedir ve hikâye Türk tarihi şeklinde anlatılmaktadır.
     Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı’nın çocuğu olarak doğar. Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin büyük yazarı Ebü’l Gâzi Bahadır Han, “Şecere-i Türk” adlı eserinde “Cengiz-Nâme”nin 17 farklı varyantını tespit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya’daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir.
     Orta Asya Türkleri, Cengiz’i İslâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap
tarihçilerinin, bu hükümdarı İslâmiyet düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadolu’ya saldırgan biçimde gelip burayı yakıp yıkmaları, Bağdat’ın önce Cengiz soyundan Hülâgu daha sonra da kendisi Moğol olmasa da Cengiz hanedanına damat olması sebebiyle Moğollarla karıştırılan Emir Timur tarafından yakılıp yıkılması, Timur’un düşmanlarını himaye eden Yıldırım Bayezid ile savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz’in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine yol açmıştır.
     Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türklerin hafızalarında ve gönüllerinde yer almamıştır. “Cengiz-Nâme”nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da ” Destan-ı Nesl-i Cengiz Han“dır. Edige Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini devam ettirebilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820′yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkurt olmak üzere altı rivayeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga Destanı ve Oğuz Kağan Destanı gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok destan örneği bulunmaktadır.

Tatar-Kırım Dönemi – Timur Destanı

     Timur Destanı Moğol kültür dairesinde gelişen bir destandır. Destanda Moğol hükümdarı Aksak Timur’un savaşları ve kahramanlıkları, diğer milletlerle ilişkileri
anlatılmaktadır.
Destandan bir bölüm:
Hindistan şehrinde Cengiz Han’ın oğlu Jaday Han hanlık eder idi. Günlerden bir gün yatıyordu. Kötü bir rüya gördü. Korkup, sıçrayıp uyandı. Bir müddet kaldı. Falcıları,
rüya tabircilerini topladı. Dalağına baktırdı, anlattı.
Falcılar, rüya tabircileri söylediler: “Ey Hanım! Dalağında öyle görünür ki, kendi ülkende, Almalık denilen köyde, bir kişiden korkunuz vardır. O kişi, kırkıcı oğlu,
kazancı oğlu, tavukçu oğlu, Taragay denilen kişidir.” dediler. “O Taragay’ın izi, nişanı odur ki, alnında beni var, sol gözünde akı vardır. O Taragay’ın hatunu hamiledir. Onun karnındaki çocuğundan ecelin, ölümün var”,dediler.
     O ahmak kaderi tedbir ile bozmak istedi.
     Allah’ın takdiri nasıl bozulur. Ondan sonra konuştular.
     “Bu hatunu öldürelim”, diye “Karnını yaralım”, dediler.
     Han söyledi: “Bu hatunun karnındaki çocuğunu öldürürseniz, o çocuğu çabuk öldürür! Anası ölmesin!”, dedi.
     Ondan sonra o hatunu diz çöktürdüler, aklı başından gitti, ölecekti.
     Ondan birkaç gün sonra o zavallı diz çöktürülüp eğilen kadının gözü parladı, bir erkek evlat doğurdu.
     O oğlanı alıp baktıklarında, bir ayağı topal idi. şöyle dediler: “Böyle eziyetten ölmedin, kurtulup doğdun, canın demir imiş”, dediler. O oğlanın adını bu sebepten dolayı Aksak Timur koydular.
     Aksak Timur’un babası, anası öldü. Yetim kaldı. Büyütmek ve bakmak için hiç kimse kalmadı. Sonraları kendisi yürümeye başlayıp yiğit olduktan sonra, dışarı çıkıp altı yedi oğlan çocuk ile birleşip, her gün buzağı otlatırlardı.

Tatar-Kırım Dönemi – Edige Destanı

     Bu destanda XIII. yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığı’nın XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı
ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV.
yüzyılda destan haline getirilmiştir.
       1820 yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkurt olmak üzere altı rivâyeti tespit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır.
     Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler (Destansı Hikâye) olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve birçok Türk
topluluklarınca da yaşatılan Köroğlu destanı örneği yanında daha sınırlı alanlarda tespit edilen Danişmend-name, Battal-name gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.

Beylikler Dönemi – Danişmend Gazi Destanı (Danişmend-Name)

     Türklerin Anadolu’yu fethini anlatan destandır. Anadolu’da Türk büyükleri için 12. yüzyılda söylenmeye başlanan İslâmî-Türk Destanları’nın 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş bir örneğidir. Başta Battal Gazi soyundan olan Danişmend Ahmed Gazi olmak üzere Danişmendliler’in kahramanlıklarını, bunların Bizanslı, Haçlı ve Ermeniler’le olan savaşlarını anlatır. Bir bakıma Malatya’nın Arap emiri Ömer bin Übeydillahi’s-Sülemî’ye ait efsanenin Türk Destanı üslûbuyla söylenmiş bir devamı gibidir. Danişmendnâme ilk olarak Sultan II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle, yazıcılarından İbni Alâ tarafından derlendi. Aynı eser, 14. yüzyılda I. Murad’ın emriyle Tokat dizdârı Arif Ali tarafından 1361 yılında sade bir Türkçe ile on yedi bölüm halinde, araya manzum parçalar da ilâve edilerek yeniden yazıldı. Daha sonra “Gelibolulu Åli” eseri
“Mirkadü’l-Cihâd” adı ile yeniden kaleme aldı.
      Danişmendnâme’nin konusu kısaca şöyledir:
     “Hicret’ten 360 sene sonra Battal Gazi’nin torunlarından Melik Ahmed Danişmend, Bağdat halifesinden izin alarak Tursun, Çavuldur, Kara Togan başta olmak üzere,
arkadaşlarıyla Malatya’dan hareket edip Rumlar üzerine yürür. Gayesi Anadolu’yu fethetmektir. Önce Sivas’a gider. Orayı tamir ettirir. Ordusunu ikiye ayırır. Bir kısmı
İstanbul, diğeri ise Karaman üzerine yürür. Kendisi de Sivas’dan Karadeniz’e kadar olan bölgeyi fethetmek üzere harekete geçer. Çorum, Niksar ve Amasya’yı alır. Canik’i
fethetmek üzere sefere çıkar. Ancak yolda kâfirler tarafından pusuya düşürülür. Çatışmada ağır yaralanır, Niksar’a döner ve orada ölür. Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra Niksar, Amasya, Tokat ve Sivas teker teker Hıristiyanların eline geçer. Danişmend’in İstanbul ve Karaman üzerine giden arkadaşlarından pek çoğu da ölmüşlerdir.
Danişmend Gazi’nin oğlu Melik Gazi, Bağdat halifesine başvurur. O da Horasan’da, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e haber gönderir, Selçukluları gazâya davet eder. Tuğrul Bey Anadolu’nun fethine Süleyman Şah’ı memur eder. Süleyman Şah, Melik Gazi ile birlikte Anadolu’yu fetheder.”
     Anadolu’nun fethini anlatan bu destanda Danişmentlilere büyük yer ayrılır. Destan kahramanı Danişmend Ahmet Gazi tam bir İslâm gazisidir. Dedesi Battal Gazi’nin bir
benzeridir. Bütün gazâlarını İslâm uğruna yapar. En büyük gayesi Hıristiyanları hak dinine çağırmak ve ülkelerinin İslâm nuruyla aydınlanmasına vesile olmaktır.
Battalnâme’nin devamı gibi görünen eser, ondan daha küçük, daha az olaylı ve daha basittir. Ancak, mahallî özellikleri daha çoktur.
     Bu eserde münacaatlar, Allah’a sığınıp yardım dilekleri, Hızır aleyhisselamın görünüp yaraları iyileştirmesi, bazı Hıristiyanların rüyalarında Peygamber efendimizi görerek
Müslüman olmaları, kimi Hıristiyan kızlarının mücahidlerle evlenmeleri gibi dini motifler yanında tarihi ve efsanevi unsurlar da çoktur. Eserin son bölümü bir sonsözden
ibarettir. Yazar burada dünyanın faniliğinden bahsederken dini ve ahlaki nasihatler verir. Danişmendname’de tarihi, masallaştıran ve pek çok vak’a için yanında tarihe ışık
tutan parçalar da vardır. Eserde gazalara kimlerin hangi sıra ile katıldıkları belirtilmekte, özellikle başı açık, yalın ayak harb eden dervişlerin küffar ile yapılacak gazaya
yürüyüşleri hakkında bilgi verilmektedir.
     Danişmendname’nin kahramanı olan Melik Danişmend Gazi, Battal Gaziye benzeyen bir kişi olup, bilgili, dindar ve usta bir kumandandır. Bir kılıç darbesiyle, düşman
askerinin başını ve vücudunu oturduğu atın eğer kayışına kadar ikiye böler. Muharebe esnasında attığı naralarla koca bir orduyu dağıtır.
Selçuklular Dönemi – Battal Gazi Destanı (Battal-Name)
Halk arasında “Battal Gazi Destanı” diye de anılan hikâyenin kahramanı “Battal Gazi” dir. Bu kişinin kahramanlıkları etrafında meydana gelen menkıbeler ilk defa Arapça
“Zelhimme” adlı kitapta toplanır. Kitabın ilk bölümünde Seyyid Battal Gazi’nin kahramanlıkları, 8. yüzyılda Bizanslılar’la yaptığı savaşlar ve İstanbul’u kuşatan Emevî
kumandanı Mesleme’nin silâh arkadaşı Sahsâh’ın başından geçen olaylar anlatılır. Bir destan kahramanı olması dolayısıyla, kitabın ikinci bölümünde, o devirde ve daha sonraki devirlerde cereyan eden birçok olay da Battal Gazi’ye mâl edilir. Görüldüğü gibi destanın kahramanı Arap cengâveri olmasına rağmen, Türk halkı ona Anadolu gazilerine uygun bir ünvan olmak üzere Battal Gazi adını verir.
     12. yüzyılda Dânişmendliler Devleti’nin gazi hükümdarları da Haçlılar ve Bizanslılar’a karşı çetin mücadeleler verdikleri için, yaptıkları bu gazâlar halk arasında Emevî-
Bizans ve Abbasî-Bizans savaşlarının devamı gibi gösterilmiş ve bu devirde geçen olaylar da Battal Gazi Destanı’na ilâve edilmiştir. Böylece, 12. ve 13. yüzyıllarda
Dânişmendliler Devleti bünyesinde düzyazı halinde yazıya geçirilen “Battalnâme” adındaki Türkçe destan bu şekilde meydana gelir.
     Yazıya ne zaman ve kimin tarafından geçirildiği bilinmeyen ve Türkçe’de çok çeşitli yazma ve basma nüshaları bulunan eser Türk halkı arasında büyük rağbet görmüş, bazı hikâyeler saz şairleri tarafından çeşitli meclislerde şifâhen (ağızdan, sözle) okunarak yayılması sağlanmıştır. Destanın esas kahramanı Battal Gazi tipi ayrıca bazı din
kitaplarına, Yeniçeri Ocağı’nda okunan destanî hikâyelere ve bazı tasavvufî şiirlere kadar da girmiştir.
     Battal Gazi Destanı, daha sonra, 18. yüzyılda Dârendeli Bekaî adlı bir halk şairi tarafından manzum olarak ve 7000 beyit halinde yeniden kaleme alınmıştır.
     Destanın esas hikâyesi, idealist bir İslâm cengâverinin olağanüstü olaylarla dolu macerasından ibarettir. Hikâyenin aslî kahramanı ise, İslâm dini uğrunda sadece Rumlar ve diğer kâfirlerle değil, cinler, devler, cadılar ve ifritlerle de çarpışmak zorunda kalır. Hikâyede ayrıca Battal Gazi’nin atı “Aşkar Devzâde” de önemli bir yer tutar.
Türk edebiyatı tarihinde Türkler’in İslâmiyet’i kabul ettikleri ve yerleşik medeniyete geçtikleri dönemin yazılı ürünü olması bakımından ayrı bir önemi olan destanda,
önceki dönemin alp tipi yerine, bu defa İslâm uğrunda gazâ eden gazî ve velî tipi geçer.

Osmanlılar Dönemi – Köroğlu Destanı



     Bu destanın kahramanı olan Ruşen Ali’nin ve babası Koca Yusuf’un Bolu Beyi ile olan mücadelelerini anlatır. Köroğlu Destanı’nın kahramanı ise 16. yy’da yaşamış halk ozanı Ruşen Ali (Köroğlu)’dur.
     Bolu beyi, güvendiği ve sevdiği seyislerinden biri olan Yusuf’a: “Çok hünerli ve değerli bir at bul.” emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine göre bir
at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki küçük tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf’un
gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, zayıf taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali’ye talimat verir ve tayları büyütür.
Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının talimatlarına göre atları yetiştirir. Taylardan biri mükemmel bir at haline gelir ve Kırat adı
verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şairlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak
oğluna, ne pahasına olursa olsun intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır.
     Hayatını fakirlere ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silah icat edilince mertlik bozuldu demiş kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı
siyasi birlikler sahip Türk grupları arasında tespit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk
destanı Oğuz Kağan destanının izlerinin olduğu görülür. Bu destan parçaları Türk dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da çok
önemlidir.

Türk Destanlarında Motifler (Totemler)
IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir. Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar. Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur. Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar.
RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir. Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir.
AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol. İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre
Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır.
KIRKLAR: Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder. Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar. Oğuz Kağan’ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi. Kırk sayısı
görünmez âleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler.
AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır. Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist
inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür. Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır.
OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir. Destanlardaki maden isimleri tamamıyla Türkçedir. Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir. Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş, Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir.
MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder. Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar.
AKSAKALLI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri güngörmüş yaşlılar vardır. Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler. Bu,
Türklerin âlimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir.
YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder. Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir.
KURT: Hun ve Köktürk destanlarında önemli bir yere sahiptir.


3. Yazılı Edebiyat (Köktürk Yazıtları, Uygur Metinleri)
Yazılı Edebiyat

     Bu dönem Köktürkler ve Uygur dönemi eserlerini kapsar. Mezar taşlarından oluşan kitabeler ile Uygur hanlıklarından kalan ve daha çok Buda ile Mani dinlerine ait eserler vardır.
     Kitabelere “bengü taşlar” da denmektedir. Bengü taş; ebedî, sonsuz taş demektir. Özellikle kağanların ve devletin ileri gelenlerinin ölümünden sonra, onlar adına bir anıt yaptırmak, Köktürklerde bir gelenek hâlini almıştır. Diktirilen taşlar üzerine kağanlar istediklerini yazmış, bütün milletin ona göre davranmasını istemişlerdir. Kağanlar, bu sözlerin taşlar üzerinde ebedî olarak kalacağını ve Türk milletinin sonsuza kadar bunlardan ders alacağını düşünmüşlerdir. Köktürklerden sonra Uygurlar bu geleneği devam ettirmişlerdir.
     Bu kitabelere bulundukları yerlere göre dört grupta toplanır: Moğolistan, Yenisey, Talaş ve Kazakistan bengü taşları. Bunlar içinde Moğolistan’da bulunan Köktürklere ait Orhun Anıtları ve Uygurlara ait Yenisey Yazıtları önemlidir. Bu dönemi Köktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz:

1. Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri)

     Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri), Köktürklerin ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma, yazılı, dikilitaşlardır. Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilen bu
anıtlar konu ve dil bakımından önemli eserlerdir. Abidelerin yazarı Yollug Tigin’dir. Doğu Köktürk tarihi ile ilgili bilgiler içerir. Söylev türündedir. Türk tarihi, Türk
toplumunun yaşam biçimi, dünya görüşü ile ilgili bilgiler içerir. Kitabelerin bir yüzü Köktürk alfabesiyle, bir yüzü Çince yazılmıştır. Kitabeleri 1893′te Wilhelm Thomsen
çözmüştür.
Orhun Abidelerinin yazıldığı Köktürk alfabesi 38 harflidir. Bu alfabede 4 sesli. 9 birleşik. 25 de sessiz harf bulunmaktadır. Köktürk alfabesi, Türklerin ulusal
alfabesidir. Köktürk yazısı sağdan sola, yukarıdan aşağıya doğru bitiştirilmeden yazılır. Sözcükleri ayırmak için genellikle iki nokta konur.
Köl Tigin ve Bilge Kağan anıtlarında metinler, yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve satırlar sağdan sola doğru dizilmiştir. Köktürk alfabesi, büyük ünlü (sesli) uyumu
dikkate alınarak düzenlenmiş bir alfabedir.
Tonyukuk Anıtı: 724-726 yılları arasında dikilmiştir. Bu anıtı diktiren ve üzerindeki yazılan yazdıran Bilge Tonyukuk’tur. Anıtta Türk milletinin Çin tutsaklığından
kurtuluşu ve İlteriş Kağan zamanında Köktürklerin Oğuzlarla, Kırgızlarla ve Çinlilerle yaptığı savaşlar anlatılmakta; bütün bu olaylarda Bilge Tonyukuk un rolü özellikle
belirtilmektedir.
Bilge Tonyukuk, başvezirlik ve başkumandanlık yapmış olan büyük bir siyasetçidir. Köktürk devletinin politikasına uzun zaman yön vermiş, akıllı ve hikmet sahibi bir devlet
adamıdır. Bilge Tonyukuk, aynı zamanda edebiyatımıza hatıra türünün ilk temsilcisi ve ilk Türk tarihçisidir. İki parça hâlindeki anıtında, içinde bulunduğu olayları sade ve
sanatsız bir şekilde, halk diliyle anlatmıştır. Olayları sözü uzatmadan, ana çizgileriyle vermiş; yeri geldikçe milletin ders alması için öğütlerde bulunmuştur. Zaman zaman
atasözlerine ve deyimlere başvurmuştur.
Kültigin Anıtı: 732′de Türk kağanı Kültigin için Yollug Tigin tarafından yazılmıştır. Anıtta kağanın ölümü ve adına düzenlenen yas töreni anlatılmıştır.
Bilge Kağan Anıtı: 735′te dikilmiştir. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar anıtın içeriğini oluşturur. Anıtta Bilge Kağan’ın ağzından
devletin nasıl büyüdüğü anlatılmıştır.

Köktürk Yazıtlarının Önemi ve Özellikleri
-İçinde “Türk” kelimesinin geçtiği ilk metindir.
-Köktürk Yazıtlarını (Orhun Abideleri), Türkçenin yazılı en eski kaynağıdır.
-Günümüzün birçok sözcüğü, ilk haliyle bu yapıtlardadır.
-Bu yazıtlar, Türk tarihine ışık tutan önemli belgelerdir.
-Köktürk Yazıtları, bir hakanın, halkına hesap vermesi, halkın devlete, millete karşı görevlerinin hatırlatılması, düşmanın entrikalarına nasıl karşılık verileceğinden söz
edilmesi ve Türklerin yüksek ahlak ve seciyesinin anlatılması açısından önemlidir.
-Bu anıtlar Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metindir. Türk tarihinin taşlar üzerine yazılmış ilk belgesidir.
-Türk hitabet sanatının erişilmez bir şaheseridir.
-Yalın Türkçenin önemli örnekleridir.
-Türk dilinin kaynağı, Türk yazı dilinin başlangıcının bilinmeyen dönemlere kadar gittiğinin delilidir.
-Eski Türkçe döneminin en önemli eserleridir.
-Türk dilinin ilk yazılı belgeleridir.
-II. Köktürk (Kutluk) devleti döneminde dikilmiş olup, I. Köktürk devletinin tarihi anlatılır.
-İlk siyasetname örneğidir.
-38 harften oluşan Köktürk alfabesi ile yazılmıştır.
     Günümüzde Moğolistan sınırları içerisindedir. Yazarı Yolluğ Tigin’dir.
     “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Köktürk abidelerindeki yazılar 1893 yılında Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.
Köktürk Yazıtlarının Dil Özellikleri:
-Köktürk yazıtlarındaki düzyazı, o zamanki Türkçenin en yüksek anlatım özelliklerini taşır.
-Şiirsel bir anlatımla oluşturulmuştur.
-Bugünkü düzyazıya örnek olacak bir cümle yapısı; duru, açık, yalın, destansı bir söyleyişi vardır.
-Dil, yabancı etkilerden uzaktır.

Köktürk Yazıtlarının Bulunduğu Yer:
Orhun Yazıtları, Moğolistan’ın kuzeyinde, Baykal gölünün güneyinde, Orhun ırmağı vadisindeki Kocho Tsaidam Gölü yakınlarındadır. Bu yazıtlardan Köl Tigin ve Bilge Kağan Anıtları, Kocho Tsaidam bölgesindeki Orhun Irmağı civarında; Bilge Tonyukuk Anıtları ise, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarından yaklaşık 360 km uzakta, Tola Irmağı’nın yukarı yatağındaki Bayn Tsokto (Bayn Çokto) bölgesindedir.

Bilge Kağan Anıtı’nın Doğu Cephesinden:
Biriye Tabgaç budun yağı ermiş. Yırıya Baz Kağan Tokuz Oğuz budun yağı ermiş. Kırkız Kunkan Otuz Tatar Kıtany Tatabı kop yağı ermiş. Kangım kağan bunca … kırk artukı yiti yolı sülemiş, yigirmiş süngüş süngüşmiş. Tengri yarlıkaduk üçün illigig ilsiretmiş, kaganlıgıg kagansıratmış, yagıg baz kılmış, tizligig sökürmiş, başlıgıg yükündürmiş. Kangım kağan anca ilig törüg kazganıp uça barmış.

Türkiye Türkçesi’yle
Güneyde Çin milleti düşman imiş, Kuzeyde Baz Kağan. Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca … kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam Kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.

2. Uygur Metinleri
     Köktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan
yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kâğıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikâyenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli Uygur alfabesiyle yazmışlardır.
Uygurlara ait metinler, üslup ve hikâye ediş bakımından Köktürk Yazıtlarına benzer. Ancak Köl Tigin ve Bilge Kağan Anıtı’ndaki yüksek heyecan, millî şuur ve lirizm Uygurlara ait yazıtlarda pek görülmez. Uygur yazıtları çoğunlukla mezar taşı olarak dikilmiştir.
     Bu taşların bazıları birkaç kelimelik, çoğu 5-10 satırlıktır. İçlerinde 10 satırı geçenleri de vardır. Yenisey bengü taşları sade ve abartısız bir dille yazılmıştır. Çoğunlukla
yazıt sahibinin kendi ağzından kısa özgeçmişi ve aile bireylerine, akrabalarına, arkadaşlarına, hükümdarına, ülkesine ve milletine doyamadan bu dünyadan ayrıldığını anlattığı yazıtlarda oldukça içten bir söyleyiş vardır.
     Uygurlara ait yazıtlardan ilki, Uygurların ikinci hükümdarı Moyunçur adına dikilmiştir. Moğolistan’ın Sine Usu Gölü civarında bulunan yazıt, Kutlug Bilge Kül ve Moyunçur devirlerinden bahsetmektedir.
     Uygurların ikinci devresinde ortaya konan eserlerde, önemli değişiklikler görülür. Her şeyden önce Köktürk yazısı bırakılmış, Soğd alfabesiyle eserler verilmiştir. Bu
devirde daha çok Budizm ve Maniheizm dinlerine ait eserler ağır basmaktadır.
     Bunlardan başka Altun Yaruk ile İki Kardeş Hikâyesi, özel bir değere sahiptir. Altun Yaruk’ta Budizm inancının temel kurallarından söz edilmektedir. Sekiz Yükmek adını
taşıyan metin, kelime zenginliği bakımından dikkati çekmektedir. Metinde açık bir ifade hâkimdir.


III. ÜNİTE: İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI


1. XI. – XII. Yüzyıllarda İslamiyet ve Türk Kültürü

Türkler, Müslümanlarla ilk defa Hz. Ömer’in halifeliği sırasında (634-644) yapılan fetihler sırasında karşılaşmışlardır. 751 yılında Talas Savaşı’nda, Türklerin, Çinlilere
karşı Müslümanlarla aynı safta yer almaları bu iki kültürü birbirine iyice yaklaştırmıştır. Türklerle Müslümanlar arasında VII. yüzyılın ortalarından, 10. yüzyılın sonlarına
kadar devam eden askerî, siyasî ve ticari ilişkiler, Türklerin büyük bir çoğunluğunun İslam dinini tanıyıp kabul etmesini sağlamıştır. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın
920′de Abdülkerim adını alarak Müslüman olması, İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında dönüm noktası olmuştur. Karahanlılar ilk Müslüman Türk devleti olmuştur.
Toplumda meydana gelen inanca bağlı değişiklikler sosyal hayatı bütünüyle etkiler, değiştirir. Pagan inanışı, Şamanizm ve Gök tanrı inancı Türklerin ilk dinî inancını
oluşturuyordu. Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte inançları tamamen değişmiştir. İslamiyet’le 10. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar etkisini devam ettiren
yeni bir medeniyet ve kültür dairesine girmişlerdir. Bu medeniyetin etkisiyle yerleşik hayata geçmişlerdir. Yerleşik hayata geçince de dünyaca tanınan şehirler ve kültür
merkezlen kurmuşlardır. Bilim, sanat, edebiyat, sosyal hayat, devlet sistemi gibi alanlarda büyük ilerlemeler sağlamışlardır.
Bir yaşam biçimi olarak kabul edilen İslam dini, Türklerin sosyal ve kültürel yaşamında, düşünce dünyasında ve dil anlayışında köklü değişiklikler meydana getirdiği gibi
kültürün önemli bir yansıması olan edebî ürünlerde de yeni şekillenmelere zemin hazırlamıştır. Bu ortak edebî malzemenin temelinde İslamî birikim vardır. Arap, İran ve Türk şairleri, işte bu malzemeyi farklı dil, güzellik ve sanat anlayışlarıyla işlemişlerdir.
11. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında Türk edebiyatı bir geçiş dönemi yaşamıştır. Arap ve Fars edebiyatının etkisiyle Türk edebiyatı, yeni biçim ve içeriklerle
zenginleşmiştir. Bu yüzyıllarda Arap ve İran edebiyatlarıyla tanışan edebiyatçılarımız, gerek İran, gerekse Arap edebiyatlarındaki şekil ve türleri Türk edebiyatına
taşımışlardır. Türk sanatçıları, ilk önceleri Arap ve İran edebiyatlarında çok yaygın olan bazı eserleri tekrar yazma yoluna gitmişler; ancak zaman içinde içerik ve üslup
yönünden özgün ve üstün eserler ortaya koymuşlardır.
Edebiyat, İslamiyet’ten önceki sözlü kültürün devamı olan Halk edebiyatı, İslam düşüncesiyle yoğrulmuş, İslam’ın daha çok etkisinde kalan Divan edebiyatıyla birlikte
gelişmeye devam etmiştir.

2. İslami Dönemde İlk Dil ve Edebiyat Ürünleri (XI. – XII. yy)
Türkler onuncu yüzyıldan itibaren gruplar halinde İslamiyet’i kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaş yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır.
Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19. yüzyıla kadar etkin bir
şekilde varlığını sürdürür.
Öte yandan, İslamiyet’ten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür.
Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, İslamiyet’ten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni şeklidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin
etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır.
Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10. yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyet’in etkisi altında verilmiş olan,
bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır.
Eserlerin Genel Özellikleri
-İslamiyet öncesi kültür ve İslami kültür iç içedir.
-Eserlerde toplum hayatını şekillendirme ve yönlendirme amacı güdülmüştür.
-Eserlerde dini öğretme amacı esas alınmıştır.
-Hece ölçüsüyle beraber aruz ölçüsü de kullanılmaya başlanmıştır.
-Dile Arapça ve Farsçadan sözcükler girmiştir.
-Nazım birimi dörtlük ve beyittir.
-Arap ve Fars edebiyatında kullanılan nazım şekilleri ile eserler verilmeye başlanmıştır.

Bu ürünler şunlardır:
Kutadgu Bilig
Atabetü’l-Hakayık
Divan-ı Hikmet
Divanü Lugati’t-Türk

o Kutadgu Bilig
     Kutadgu Bilig (Günümüz Türkçesi ile: Mutluluk Veren Bilgi), 11. yüzyıl Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacib’in Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han (Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan)’a atfen yazdığı ve takdim ettiği Türkçe eserdir.
     Kutadgu Bilig, her iki Dünya’da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib’e göre, öteki Dünya’yı kazanmak için bu Dünya’dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya’da hem de öteki Dünya’da mutlu kılacaktır.
Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru
yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu
görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun
sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.
     Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır;
toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır. Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib’in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon’un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.

Genel Özellikleri
-11. yüzyılda yazılmıştır.
-Yusuf Has Hacib yazmıştır.
-Mesnevi tarzında yazılmıştır.
-Siyasetname türünün ilk eseridir.
-Türk dilinin Hakaniye (Çağatay) lehçesi ile yazılmıştır.
-Nazım birimi beyittir. (Redif ve kafiye kullanılmıştır.)
-İslamiyet’in Türklerce kabulünden sonraki ilk yazılı eserdir.
-Alegorik ve didaktiktir.
-Bazı bölümlerinde ansiklopedik bilgiler içerir.
-4 soyut kavram üzerine kurulmuştur. Bunlar; Kün Togdı (hükümdar, kanun, adalet); Ay Toldı (mutluluk, saadet); Odgurmış (akıbet, hayatın sonu); Ögdülmiş (Akıl, zekâ)

o Atabetü’l-Hakayık
     Atabetü’l-Hakayık (Günümüz Türkçesi ile: Gerçeklerin Eşiği), Edip Ahmet Yükneki’nin, Karahanlı beylerinden Muhammed Dâd Sipehsalar’a hediye ettiği, hadis ve Arapça
beyitlere dayanarak yazdığı şiirlerle, ahlaklı insan olmanın yollarını, ahlak ilkelerini açıklamış, çeşitli ahlakî öğütlerde bulunmuş, İslamî düşünce ve görüşlere yol gösterici
olmuştur.
     20. Yüzyılın başlarında “Hibetü’l-Hakayık” veya “Aybetü’l-Akayık” olarak, yanlış bir şekilde okunup adlandırılmıştır. Bazı Türk topluluklarında hala bu adlarla yayımlanmaktadır. Eserde dünyayı, Allah’ı, insanı bilmenin sadece bilim yoluyla olabileceği anlatılır. Bilginin faydası ve bilgisizliğin zararı hakkında olan konuyu işlemiştir.
Nazım birimi beyit ve dörtlüklerden oluşan bu eserini şair, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i gibi aruz vezniyle ve Kaşgar Türkçesi ile yazmıştır. Şairin bu eserini nerede ve ne zaman yazdığı kesin olarak bilinmemektedir. Atabetü’l-Hakayık’ın Kaşgar şivesiyle, Uygur harfleriyle yazılmış ilk yazması İstanbul’da Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Genel Özellikleri:
-Konusu din ve ahlaktır.
-Didaktik (öğretici) bir eserdir.
-Gazel ve kaside denilebilecek tarzda şiirler vardır. Eser mesnevi tarzında yazılmıştır.
-46 beyit ve 101 dörtlükten oluşmaktadır.
-Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
-Telmih (hatırlatma) sanatı kullanılmıştır.
-Eser 14 bölümden oluşur. Baştaki beş bölüm giriş, şairin “nevi” adını verdiği sekiz bölüm asıl konu, sondaki bir bölüm de bitiriş bölümüdür.
-Giriş bölümleri kaside biçimiyle (aa ba ca da…), asıl konu ile ilgili bölümler ve bitiriş bölümü dörtlüklerle (aaba) yazılmıştır. Giriş bölümünde 40 beyit, asıl konu ve
bitiriş bölümlerinde 101 dörtlük vardır. Eserin tamamı 484 mısrada meydana gelmiştir.
-Eser geçiş dönemi edebiyatı ürünüdür.

o Divan-ı Hikmet
     Ahmed Yesevi’nin söylediği “hikmet” adlı şiirleri bir araya getiren Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerini içeren kitaptır.
     Genel olarak dervişlik hakkında övgülerden bu dünyadan şikayetten cennet ve cehennem tasvirlerinden, peygamberin hayatından ve mucizelerinden bahsedilir. Dini ve ahlaki öğütler veren şiirlere de yer vermiştir. Hece ölçüsü olarak 4+3 ve 4+4+4 kullanılmıştır. Bu yapıtın ortaya çıkmasından bir süre sonra; İslamiyet göçebe Türk toplulukları arasında yayılmaya başlamıştır. Ahmet Yesevi’nin görüşleri Anadolu gizemciliğinin (tasavvuf) temelini oluşturur. Tasavvuf kültürünün temeli bu yapıttadır. Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli, Haci Bayram Veli gibi mutasavvıfların düşüncelerinin kaynağı bu eserdir.

Genel özellikleri:

Kitapta Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.
Hikmet: Hoş, hayırlı anlamlarına gelir.
     Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır.
     Aruz ve hece ölçüsü bir arada kullanılmıştır.
     Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.
     144 hikmet ve bir münacaattan oluşur.(2009 yılında bulunan yeni hikmetlerle bilinen hikmet sayısı 217 olmuştur. Kazakistan ve Özbekistan'da yeni hikmetler ortaya çıkmakta ve eserin yeni baskılarında yer almaktadır.)
     Eser Karahanlı Türkçesinin hakaniye lehçesiyle yazılmıştir
     İstifham (soru sorma) ve Tecahül-i Arif (bilipte bilmezlikten gelme) sanatları kullanılmıştır.
     Ahmet Yesevi’nin hikmetlerinin birleşmesiyle oluşmuştur.
     Ahmet Yesevi hikmetleri Karahanlı Türkçesiyle söylemiştir.
     Hikmetler dini tasavvufi şiirlerdir. 
     63 yaşından sonra toprağın altında yaşamayı seçmiştir.
     Allah’a yakın olma isteği vardır.
     Şiirlerde ulusal ögeler (ölçü, nazım biçimi, yarım kafiye) ile İslamlıktan gelme yabancı ögeler (din ve tasavvuf konuları, yabancı sözcükler) bir arada kullanılmıştır.
     Eserin kafiyelanışı abcd dddb eeeb şeklindedir. Dördüncü mısralarin birbiriyle kafiyelı oluşu hatta zaman zaman aynen tekrarlanışı bu şiirlerin musiki ile okunmak için
söylendiğini gösterir.
     Eser 12. yy’a aittir.
     Divan-ı Hikmet’i Ahmet Yesevi yazmamıştır. Ahmet Yesevi’nin kurduğu tarikattaki Şaban Durmuş, Ahmet Yesevi’nin görüşlerini ve düşüncelerini kitap haline getirmiştir.
     Didaktik ve manzum bir eserdir.
     Ahmet Yesevî 63 yaşından sonra bir yere kendini kapatmıştır ve Hz Muhammed gibi 63 yaşında ölmek istemiştir ama 73 yaşında hayata veda etmiştir.
     Türk edebiyatı tarihinde “Divan-ı Hikmet”in önemi İslamiyet’ten sonraki Türk edebiyatının daha önce yazılan Kutadgu Bilig’den sonraki bilinen en eski örneklerinden biri ve tasavvuf Türk Edebiyatı’nın ilk eseri oluşudur.
     Lirik ve didaktik özellik gösterir.

Divan-ı Lügati’t-Türk

     Divan-ı Lügati’t-Türk (Günümüz Türkçesi ile: Türk Diyalektleri Sözlüğü), Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat’ta 1072 – 1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür.
     Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup, batı Asya yazı Türkçesi hakkında var olan en kapsamlı ve önemli dil anıtıdır.
     Geleneksel Arap Sözlük bilgisi ilkelerine göre hazırlanmış olan sözlük, Kaşgarlı Mahmud’un Türk boyları hakkındaki etraflı bilgisinin yanı sıra, Arap Dil bilimi konusunda da
esaslı bir eğitim görmüş olduğunu gösterir.

     Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati’t-Türk’e şöyle başlar:

     Esirgeyen, koruyan Allah’ın adıyla

     “Allah’ın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Allah onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya naili olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir.”
     Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda Balasagun’u merkez alarak çizdiği Dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır. Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İdil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan’a,
Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya’ya işaret edilmiştir.

Genel Özellikleri:

11. yüzyılda yazılmıştır.
Türkçenin ilk sözlüğü, antolojisi, ansiklopedisi ve dil bilgisi kitabidir.
Araplara Türkçe öğretmek, Türkçenin yaygınlığını göstermek için yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.
Yazarı, birçok Türk boyunu gezerek derlemeler yapmıştır.
Sözcükleri örnekleyen atasözleri ve şiirler kullanmıştır. (Bu özelliği, onun, kendinden sonraki Türk edebiyatı için çok önemli bir kaynak olmasını sağlamıştır.)
Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.

3. Oğuz Türkçesinin Anadolu’daki İlk Ürünleri (XIII – XIV. yy)

     Oğuzlar, 10 ve 11. yüzyıllarda oldukça geniş bir alana yayılmışlar; İrtiş’ten Volga’ya dayanan sınırları Hazar Deniziyle Mâverâünnehir arasındaki bütün bir bozkır sahasını
içine almıştır. Böylece Orta Türkçe ilk devresinde Hâkâniye ve Oğuz edebî şîveleriyle görünüyordu. 12. ve 13. yüzyıllarda ise artık Müşterek Orta-Asya Türkçesi eserlerini
verirken, Türklüğün batıya olan göçleri sayesinde Oğuz Türk Şîvesi yalnız Selçuklu tebaasında konuşulmaktaydı. Devletin büyük bir cihan hâkimiyeti fikriyle hareket etmesi,
Müslüman olup, halifeye bağlılığı, İranlıların da aynı bölgede yer alması gibi düşünceler, belki Arapça ve Farsça’nın, Türkçe’ye nispetle öne geçmesini sağlamış olabilir.
Ancak, askerî Türk unsurlardan meydana gelen bir devlette Türkçe, halka ve orduya bağlı olarak yaşamıştır. Böylece, Oğuz şîvesiyle bu devirde kalıcı bir eser bırakılmamış,
bırakılanlar da günümüze kadar ulaşamamıştır. Aynı şîve dairesi içinde Müşterek Orta-Asya Türkçesi’nin doğu ağzı olan Kaşgar ve batı ağzını meydana getiren Harezm ve Sirderya (Seyhun) Irmağının güneyindeki yerlerle Yedisu, Merv, Buhara sahası birer kültür merkezi durumuna gelmişler ve pekçok eserin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Aslında bu bölge, çeşitli dillerin de kavşak noktası gibi bir hususiyeti muhafaza etmiştir. Bunun yanında Müşterek Orta Asya Türkçesi’nin İran ağızları, bilhassa Türkmen Türkçesi, zikre değer bir gelişme göstermiştir. Altınordu ki, kuzey-doğuda Bulgar Devleti, Harezm, Deşt-i Kıpçak bozkırları ile Kırım’dan Bakü’ye kadar uzanan saha, bu Türk illeri içine dâhildir. Türkçe, burada da geniş bir yayılma sahası bulmuş ve Kıpçak Şîvesiyle pek çok eserler verilmiştir.
     13. yüzyıldan itibaren Çağatay Türkçesi, Eski Türkçenin bir devamı olarak, bütün bunların merkezi durumuna geçmiş ve Doğu Türkçesi adıyla, kuzeydeki Kıpçak Türkçesini daha sonra kendisinde toplayarak gelişmesini devam ettirmiştir.

Bu durumda İslâmî devir içinde Türk Edebiyatını;

1. Batı Türkçesi’nin ortaya koyduğu edebiyat;

2. Müşterek Orta-Asya Türkçesi’ni takip ederek Kuzey-Doğu Türkçesi’nin meydana getirdiği edebiyat, olarak ikiye ayırmak icap etmektedir.

     Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve sadece konuşma dilinde kalan Oğuz Türkçesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşü üzerine, ortaya çıkan beyliklerin hükümet merkezlerinde birden bire serpilmeye başlamış ve yeni yeni eserler ortaya çıkarmıştır. Orta Türkçenin Oğuz Kolu, böylece, Selçuklu Türkçesi’nden sonra yerini, Eski Anadolu Türkçesi’ne bırakmıştır.
     Tavâif-i Mülûk devri diye adlandırılan bu devrede Anadolu’da çeşitli kültür merkezleri teşekkül etmiş, halkın kültüre yönelmesi, tebaanın terbiyesi, müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de buna yardımcı olmuşlar ve Türkçe’ye gereken değeri vermişlerdir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçe üzerinde durmasına rağmen, beylikler içinde kültür faaliyetlerinin en yoğun olduğu beylikler, Osmanlı ve Germiyan beylikleri olmuştur. Ayrıca bir şair veya müellifin zaman zaman eserlerini birden fazla beye sunduğu da görülmüştür. On üçüncü yüzyılın son çeyreğinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini göstermiştir. Bu şîve, yukarıda bahsettiğimiz Kaşgarlı Mahmud’un, iki Türk şîvesinden biri olan, Osmanlı ve Âzerî gibi iki kolu bulunan Oğuz şivesidir. Yukarıda zikrettiğimiz durumlardan başka, eserlerin Türkçe olarak yazılmasında; tarikat büyüklerinin halkı irşad maksadı, müelliflerdeki Türkçe şuuru, ibret alma düşüncesi, mevzuda çeşitlilik arama, meslek gayreti, hayır dua ile anılma ve unutulmama fikri, tercüme gayretleri vs. gibi sebepler büyük rol oynamıştır.
     On üçüncü yüzyılda verilen eserler; pek mahdut olmakla birlikte Anadolu Türk birliğinin kurulamaması, aksine pek fazla bir dağınıklık ve başıboşluk yüzünden, çeşitli bölgelerde bir parıltı durumunda kalırlar. Zaten Anadolu’da Türk Edebiyatının ne zaman başladığı da kesin olarak bilinmemekle birlikte; Selçuklular zamanında bir şifahî (sözlü) edebiyat daima mevcuttur. Buna kıyasla yazılı edebiyattan söz etmek gerekir. Fakat bu bölgede ilk eserlerin neler olduğu, Türk kültür tarihinin meçhulüdür. Devrin içinde bulunduğu kargaşa, öyle sanıyoruz ki, bütün yazılanları almış götürmüş veya yazmaya fırsat vermemiştir. Böylece, Anadolu sahasında 11 ve 12. yüzyıla ait eserlere tesadüf edilememiştir.
     Ancak 13. asırdan sonra Anadolu sahasında bazı eserler ortaya çıkacak, asır asır gitgide genişleyecek ve Osmanlılar’ın Anadolu Türk Birliğini kurmalarından sonra bütün bu kültür faaliyetleri, Osmanlı sarayına taşınacak ve neticede kesintisiz devam eden ve Türklüğün en büyük yazı dili olan Oğuz Türkçesi’yle sayısız eserler vücuda getirilecek, böylece Osmanlılar, Türk kültürünün hâmisi olarak, tarihteki yerlerini alacaktır. Hattâ Türk dili devlete izafeten Osmanlıca olarak adlandırılacaktır. Osmanlı edebiyatını hazırlayanların, hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, beyliğin kuruluşundan önce ve sonra da olsa, zikredilmesi gerekmektedir. Çünkü Selçuklu ile birlikte gelen kültür mirası, bu devirde her beyliğe ışık tutmuş ve Klasik Türk Edebiyatının inkişafına temel teşkil ederek geniş rol oynamıştır.

Oğuz Türkçesi, bu devirden itibaren, batıda Osmanlı, doğuda Âzerî olmak üzere iki edebiyat ortaya koymaktadır. Ancak bu edebiyatın 15. asra kadar olan zamanı, aynı daire içine
alınmaktadır. Daha sonra dilde görülen ikili kullanışları, her saha, kendine göre umumîleştirmiş ve bazı ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Dildeki bu ayrılıklarda coğrafya da göz
önüne alınırsa, gitgide daha geniş ve belirli farklılıkların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Onun içindir ki, Batı Türkçesi, Osmanlı ve Âzerî edebiyatı gibi iki edebiyat ortaya
koymuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türklüğün en büyük yazı dili olan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türk Edebiyatının tesiri, bütün Türk illerinde her zaman
varlığını korumuştur. Bunun yanında Osmanlı şairleri, diğer Türk illeriyle irtibatı kesmemek gayreti ve düşüncesine binaen Doğu Türkçesi’yle de şiirler yazmışlardır.

o Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)
     Anadolu’da Oğuz Türkçesiyle oluşturulan ilk eserlerde genellikle dinî ve tasavvufî temalar işlenmiştir.
     Tasavvuf, insanın manevi boyutu öne çıkaran, kişinin içsel dönüşüm geçirerek Allah’a ulaşmasını amaçlayan bir duyuş, düşünüş ve yaşayış sistemidir. Tasavvufu benimseyen, hayatını bu anlayışın gereklerine göre biçimlendiren kişilere mutasavvıf (sûfî) denir. Bireysel yaşantı ve deneyimlerle anlam, değer ve yaşarlık kazanan bir sistem olan tasavvuf, toplumsal hayattaki varlığını tarikatlar aracılığıyla sürdürmüştür. Bektaşilik, Mevlevilik gibi isimler alan tarikatlar, kendi aralarında birtakım küçük farklılıklar gösteren tasavvufi kurumlardır.
     Mutasavvıflar, tasavvufi yaşantıyı anlatmak için “Tatmayan bilmez!” demişlerdir. Kişinin, kendisini ve Allah’ı her şeyiyle bilmesini, kendi içinde ruhsal bir yolculuk yaparak Allah’a ulaşmasını amaçlayan tasavvufi yaşantının kendine özgü bir sistemi ve dili vardır.
     Tarikatlara mensup olanların barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yerlere, tekke (dergâh) denir. İslam dünyasında medreseler tefsir, hadis, fıkıh gibi dinî ilimlerin yani İslam’ın görünen yüzünün öğretildiği yerler olarak varlık gösterirken tekkeler İslam’ın içsel boyutunun yaşandığı, tasavvufi öğretilerin aktarıldığı, zikir ayinlerinin yapıldığı mekânlar olarak işlev görmüştür.
     13. ve 14. Yüzyıllarda Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler şunlardır:

§ İlahi
     İlahi, Allah’ı övmek, O’na dua etmek ve en büyük aşkın Allah aşkı olduğunu belirtmek amacıyla yazılmış makamla okunan dini tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Arapça kökenli bir kelimedir. Bir başka kullanımı da şaşma ve sitem bildiren ünlemdir. Her dinde ve her dilde bu türün karşılığı olan eserler mevcuttur.
     İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri
vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dinin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için
inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inanışlarda ilahi
söylemek bir tür ibadettir. Fakat ilahi söylemek çoğu inanışta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.

İlahiler tarikatlara göre değişik isimler alır. Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme(deyiş), diğer tarikatlarda cumhur ve ilahi adını alır.

İlahinin özellikleri şunlardır:

Kendine özgü bir ezgiyle okunur.
Hem koşma, hem semai biçiminde ve hem hece hem de aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
Hece ölçüsünde 7, 8 ve 11 ‘li kalıplar tercih edilmiştir.
Dörtlüklerden oluşur. Dörtlük sayısı 3 ila 7 arasında değişir.
Genelde şiirin içinde şairin mahlası geçer.
İlahi denince akla ilk gelen Yunus Emre dir. Yunus Emre, şiirlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmıştır. Hece ölçüsü kullanmıştır.11′li hece ölçüsünü kullanmıştır.
Halkın içinden biri olduğu için halk tarafından çok sevilmiştir ve dili halkın dilidir.
Daha sonra Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısri, Aziz Mahmut Hüdai, Yunus Emre’nin etkisinde kalarak ilahiler yazmışlardır.
Not: İlahiler tarikatlara göre farklı isimler alır: Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme, Gülşenilerde tapuğ, Halvetilerde durak, öteki tarikatlar da hur ya
da ilahi gibi.

İlahi

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın âşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’durur benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni
Yunus Emre

§ Nefes
     Nefes, dini temellere bağlı âşık edebiyatı nazım şekillerinden ilahilerin Alevi-Bektaşi âşıklarınca yazılanlarına denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud, Alevi-
Bektaşi ilkeleri, tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8, 11′li kalıpları ile ya
da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı 3-7 arasında değişir. Fazla da olabilir.

Nefes Nazım Biçimi Özellikleri

Bektaşi şairlerinin yazdığı tasavvufi şiirlerdir.
Genellikle, nefeslerde tasavvuftaki Vahdet-i Vücud felsefesi anlatılır.
Bunun yanında Hz. Muhammed (A.S.M) ve Hz. Ali (R.A) için övgüler de söylenir.
Nazım birimi dörtlüktür. Dörtlük sayısı 3 ila 8 arasında değişir.
Hece ölçüsüyle yazılırlar. Ama aruz ölçüsüyle yazılan nefesler de vardır.
Nefeslerde, kalenderâne ve alaycı bir üslup dikkati çeker.
Duygu ve düşünceleri nükteli bir şekilde ve zarafet ölçüleri içinde söylemek nefesin en belirgin özelliğidir.
Özellikle Pir Sultan Abdal, bu tarzdaki şiirleriyle tanınır.
Alevi ilahilerine “nefes”, “deme”, “deyiş”; Mevlevi ilahilerine “ayin”; Gülşeni ilahilerine “tapuğ”; Halveti ilahilerine de “durak” adı verilir.

Nefes Örneği

Eşrefoğlu al haberi
Bahçe biziz bağ bizdedir
Biz de mevlanın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir

Erlik midir eri yormak
Irak yoldan haber sormak
Cennetteki ol dört ırmak
Coşkun akan sel bizdedir

Âdem vardır cismi semiz
Abdes alır olmaz temiz
Halkı dahleylemek nemiz
Bilcümle vebal bizdedir

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin çiçeğiyiz
Hacı bektaş köçeğiyiz
Edep erkan yol bizdedir

Kuldur Hasan Dede’m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif hakka doğru yoldur
Cim ararsan dal bizdedir

§ Gazel
     Anadolu’da Oğuz Türkçesiyle oluşturulan ilk eserlerde ağırlıklı olarak dinî-tasavvufî temalar işlenmekle birlikte XIII. yüzyılın sonlarından itibaren din dışı temalar da
işlenmeye başlanmıştır. Bu dönemde oluşturulan din dışı temalı şiirlerde nazım biçimi olarak genellikle gazel kullanılmıştır.
     Gazelin birim değeri (nazım birimi) beyit, birim sayısı 5-15, ölçüsü aruzdur. Kafiye düzeni “aa ba ca da…” biçimindedir. Gazelin ilk beytine matla, son beytine makta, en güzel beytine beytü’l-gazel ya da şah beyit denir. Gazel şairi mahlasını şiirin genellikle son beytinde söyler.
Türk edebiyatına İran edebiyatından geçen bir nazım biçimi olan gazel, divan edebiyatında yaklaşık altı yüzyıl boyunca en çok kullanılan nazım biçimi olmuştur. Anadolu’da din dışı temaların ele alındığı ilk gazeller, Türk divan edebiyatının kurucusu da sayılan Hoca Dehhânî tarafından yazılmıştır.
     Divan şiiri nazım şekillerindendir. Kelime olarak kadınlarla âşıkâne sohbet etmek, konuşmak anlamına gelir.
     Terim olarak ilahi aşk, beşeri aşk, şarap, tabiat, coşku ve kadın konularını işleyen şiirlere denir. Kendi başına bir nazım şekli olarak, İran ve Türk Edebiyatı’nda ortaya çıkan gazel, beyitler halinde yazılır ve beyit sayısı beş ile onbeş arasında değişir.
     Türk Divan Edebiyatı’nda; çok yaygın olarak kullanılan bir nazım şeklidir. Hemen hemen aruz’un her kalıbıyla yazılır. Birinci beyit kendi arasında kafiyeli, diğer beyitlerin
birinci mısraları serbest, ikinci mısraları birinci beyit ile kafiyelidir. Kafiye düzenini şematik olarak belirtmek gerekirse aa / ba / ca / da / ea / fa şeklinde ifade etmek
mümkündür. Gazellerde beyitler arasında mana birliği olabileceği gibi, her beyit ayrı bir konuyu işlemiş de olabilir.
    Gazellerde aşk duyguları, şarap âlemleri, tabiat güzellikleriyle birleşmiş bir şekilde, canlı ve akıcı bir üslûpla dile getirilir.
     Gazelin ilk beyitine matla, son beyitine makta adı verilir. Matla beyitinden sonra gelen beyite hüsn-i matla, makta beyiti’nden bir önceki beyite ise hüsn-i makta denir. En güzel beyitine beyt’ül gazel, beyitleri arasında konu birliği bulunan gazellere yek-ahenk gazel, her beyiti aynı mükemmellikte söylenmiş olan gazellere ise yek-avaz gazel
denir.
     Mısra sonlarındaki kafiyelerden ayn olarak “mısra içlerinde de kafiye bulunan gazellere musammat gazel adı verilir. Değişik konularda yazılmış olmakla beraber, gazeller
genellikle birer aşk şiirleridir. Sevgi bitmez tükenmez temasıdır. Gazellerin isimlendirilmeleri ya rediflerine göre veya ilk mısralarına göre olur. Ayrı kelime halinde
redifleri olan gazeller bu rediflerine göre, olmayanlar ise ilk mısralarına göre adlandırılır.
     Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir.
Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise “makta” adını
alır.
     Matla beytinin mısralari kendi aralarında kafiyelıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk mısralari serbest ikinci mısralari ilk beyitle kafiyelı olur. Birden fazla mussarra
beytin bulunduğu gazel “zü’l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması
gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
     Gazelin en güzel beyti ise “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan mısralardan birinci ya
da ikincisinin matkasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd’i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i” maktada söyler.
     Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.
     Mısra ortalarında kafiye bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç mısra ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.
     Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “âşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan
zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Âşıkane gazellere en iyi örnek Fuzuli’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Baki’nin gazelleridir. Kadınları
ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedim’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nabi’nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.
     Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise
“gazelsera” adı verilir.

Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir. Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli
bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp “failatün failatün failatün failün” şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan
sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar.



Gazel

Benî candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamû bîmârınâ cânan devâ-yî derd eder ihsan
Niçin kılmaz manâ derman menî bîmâr sanmaz mı

Gamım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî vefâ bilmen inânır mı inanmaz mı

Şeb-î hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım
Uyârır halkı efgaanım karâ bahtım uyanmaz mı

Gül’î ruhsârına karşû gözümden kanlu âkar sû
Habîbım fasl-ı güldür bû akar sûlar bulanmaz mı

Değildim ben sanâ mâil sen etdin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gaafil senî görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bû ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

o Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler
§ Battalname (Battal Gazi Destanı)
Halk arasında “Battal Gazi Destanı” diye de anılan hikâyenin kahramanı “Battal Gazi” dir. Bu kişinin kahramanlıkları etrafında meydana gelen menkâbeler ilk defa Arapça
“Zelhimme” adlı kitapta toplanır. Kitabın ilk bölümünde Seyyid Battal Gazi’nin kahramanlıkları, 8. yüzyılda Bizanslılar’la yaptığı savaşlar ve İstanbul’u kuşatan Emevî
kumandanı Mesleme’nin silâh arkadaşı Sahsâh’ın başından geçen olaylar anlatılır. Bir destan kahramanı olması dolayısıyla, kitabın ikinci bölümünde, o devirde ve daha sonraki
devirlerde cereyan eden birçok olay da Battal Gazi’ye mâl edilir. Görüldüğü gibi destanın kahramanı Arap cengâveri olmasına rağmen, Türk halkı ona Anadolu gazilerine uygun bir
ünvan olmak üzere Battal Gazi adını verir.
12. yüzyılda Dânişmendliler Devleti’nin gazi hükümdarları da Haçlılar ve Bizanslılar’a karşı çetin mücadeleler verdikleri için, yaptıkları bu gazâlar halk arasında Emevî-
Bizans ve Abbasî-Bizans savaşlarının devamı gibi gösterilmiş ve bu devirde geçen olaylar da Battal Gazi Destanı’na ilâve edilmiştir. Böylece, 12. ve 13. yüzyıllarda
Dânişmendliler Devleti bünyesinde nesir halinde yazıya geçen “Battalnâme” adındaki Türkçe destan bu şekilde meydana gelir.
Yazıya ne zaman ve kimin tarafından geçirildiği bilinmeyen ve Türkçe’de çok çeşitli yazma ve basma nüshaları bulunan eser Türk halkı arasında büyük rağbet görmüş, bazı
hikâyeler saz şairleri tarafından çeşitli meclislerde şifâhen (ağızdan, sözle) okunarak yayılması sağlanmıştır. Destanın esas kahramanı Battal Gazi tipi ayrıca bazı din
kitaplarına, Yeniçeri Ocağı’nda okunan destanî hikâyelere ve bazı tasavvufî şiirlere kadar da girmiştir.
Battal Gazi Destanı, daha sonra, 18. yüzyılda Dârendeli Bekaî adlı bir halk şairi tarafından manzum olarak ve 7000 beyit halinde yeniden kaleme alınmıştır.
Destanın esas hikâyesi, idealist bir İslâm cengâverinin olağanüstü olaylarla dolu macerasından ibarettir. Hikâyenin aslî kahramanı ise, İslâm dini uğrunda sadece Rumlar ve
diğer kâfirlerle değil, cinler, devler, cadılar ve ifritlerle de çarpışmak zorunda kalır. Hikâyede ayrıca Battal Gazi’nin atı “Aşkar Devzâde” de önemli bir yer tutar.
Türk edebiyatı tarihinde Türkler’in İslâmiyet’i kabul ettikleri ve yerleşik medeniyete geçtikleri dönemin yazılı ürünü olması bakımından ayrı bir önemi olan destanda,
önceki dönemin alp tipi yerine, bu defa İslâm uğrunda gazâ eden gazî ve velî tipi geçer.

§ Dede Korkut Hikâyeleri
Ord. Prof. Fuad Köprülü’nün Dede Korkut Hikâyeleri için: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.”
der.
Eserin geniş adı Oğuz Boyu’nun dili ile Dede Korkut Kitabı’dır. XV. yüzyılda yazıya geçirilen ve destan-hikâye özelliği taşıyan metinlerden oluşan Dede Korkut
Hikâyeleri’nde Müslüman Oğuzların iç ve dış savaşları anlatılmıştır.
Dede Korkut Kitabı’nın Dresten ve Vatikan’da olmak üzere iki nüshası vardır. Eserin içinde, her biri ayrı bir bütün oluşturan 12 tane hikâye yer almaktadır.
Türkiye’de eserin bütünü 1916’dan bu yana dört kez basılmıştır. Kilisli Muallim Rıfat, Orhan Şaik Gökyay, Muharrem Ergin ve Cevdet Kudret, Dede Korkut Hikâyeleri üzerinde
çalışmalar yapmışlardır.
Eserin her iki nüshasının giriş bölümünde kitaba adı verilen ozan Dede Korkut’un kişiliği anlatılmış ve özdeyişleri sıralanmıştır.
Hikâyeler ayrı ayrı birer bütün olmakla beraber, çoğunda aynı kahramanın bulunuşu, olayların genellikle aynı çevrede geçişi ve her hikâyenin sonunda Dede Korkut’un ortaya
çıkarak anlatılan olayı sonuçlandırması nedeniyle hikâyeler birbiriyle ilgili görünmektedir.
Dede Korkut Hikâyeleri’nde çoğunlukla yiğitlik havası eser. Kimi kahramanlar olağanüstü güce sahiptirler. Vücut yapıları dahi doğalın üstündedir. Kimileri ise Tanrı
gücüyle kerametler gösterir, büyük işler başarırlar. Eserde, ayrıca doğaüstü varlıklara da yer verilmiştir: Kâfirlerin urganla sımsıkı bağladığı Salur Kazan, bir gerinişte
bütün bağları koparır. Dirse Han oğlu Boğaç, daha on beş yaşında iken azgın bir boğayı alt edip öldürür. Düzmürt kalesinin tekürü Arşın oğlu Direk Tekür’ün altmış arşın boyu
vardır. Tepegöz’ün vücuduna ok batmaz, kılıç işlemez. Karacık Çoban, altı yüz kâfire tek başına karşı koyar, bağlandığı ağacı söküp sırtına alır, yürüyüverir. Hikâyeler bu
yönleriyle destan özelliği taşırlar.
Kitâb-ı Dede Korkut’taki Bamsı Beyrek, Tepegöz ve Deli Dumrul hikâyeleriyle Yunan mitolojisindeki Odysseus efsanesi arasında benzerlikler vardır. Bamsı Beyrek, Bayburt
hisarına tutsak düşüp de kendisinden on altı yıl haber alınamaz olunca, nişanlısı Banı Çiçek’i Yalancı oğlu Yalıncuk adında birine vermeye kalkarlar. Troia Savaşı’na katılan
‹thaka Kralı Odysseus, savaştan dönerken başına gelenler yüzünden yurdan yirmi yıl uzak kalınca, karısı Penelope’yle birtakım beyler evlenmek isterler. Ayrıca Bamsı Beyrek
hikâyesinde Kur’an’dan alınarak İslam edebiyatında çok işlenen Yusuf ve Zeliha kıssasının kimi motişerinin de açık etkisi görülmektedir.
Dede Korkut’taki hikâyelerden anlaşıldığına göre Dede Korkut, İslamlıktan önceki Türk ozanlarının toplum içindeki şairlik, kâhinlik, musikicilik v.b. gibi görevleri
kendinde toplamış, onları İslami bir renk altında sürdürmüştür. Oğuzlara yardım eden gizli bir el gibidir.
Kitâb-ı Dede Korkut’taki Deli Dumrul hikâyesinin Anadolu’da halk arasında hâlâ yaşadığı bilinmektedir.
Benzetmeler hikâye kişilerinin çevrelerindeki doğa parçaları, hayvanları, bitkiler ya da kullandıkları aletlerle ilgilidir: “Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul.”
Birtakım kalıplaşmış söz biçimleri bütün hikâyelerde sık sık tekrarlanır. “Ak pürçekli ana (anne) / Tavla tavla şahbaz atlar, katar katar kızıl develer (sürü) / Yücelerden
yücesin, kimse bilmez nicesin (Tanrı)”
Hikâyeleri okurken çok canlı doğa tasvirleriyle karşılaşırız: “Kan- Turalı baktı, gördü, bu konduğu yerde kuğu kuşları, turnalar, turaçlar, keklikler uçarlar. Soğuk soğuk
sular, çayırlar, çimenler…” Hikâyelerde hemen bütün kişilerin içinde bir yaşama sevgisi, hayatın zorluklarını yenme gücü rahata, mutluluğa kavuşma isteği vardır.
§ Danişmend name (Danişmend Gazi Destanı)
Türklerin Anadolu’yu fethini anlatan destandır. Anadolu’da Türk büyükleri için 12. yüzyılda söylenmeye başlanan İslâmî-Türk Destanları’nın 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş
bir örneğidir. Başta Battal Gazi soyundan olan Danişmend Ahmed Gazi olmak üzere Danişmendliler’in kahramanlıklarını, bunların Bizanslı, Haçlı ve Ermeniler’le olan savaşlarını
anlatır. Bir bakıma Malatya’nın Arap emiri Ömer bin Übeydillahi’s-Sülemî’ye ait efsanenin Türk Destanı üslûbuyla söylenmiş bir devamı gibidir.
Danişmendnâme ilk olarak Sultan II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle, yazıcılarından İbni Alâ tarafından derlendi. Aynı eser, 14. yüzyılda I. Murad’ın emriyle Tokat dizdârı
Arif Ali tarafından 1361 yılında sade bir Türkçe ile on yedi bölüm halinde, araya manzum parçalar da ilâve edilerek yeniden yazıldı. Daha sonra “Gelibolulu Åli” eseri
“Mirkadü’l-Cihâd” adı ile yeniden kaleme aldı.
Danişmendnâme’nin konusu kısaca şöyledir: “Hicret’ten 360 sene sonra Battal Gazi’nin torunlarından Melik Ahmed Danişmend, Bağdat halifesinden izin alarak Tursun,
Çavuldur, Kara Togan başta olmak üzere, arkadaşlarıyla Malatya’dan hareket edip Rumlar üzerine yürür. Gayesi Anadolu’yu fethetmektir. Önce Sivas’a gider. Orayı tamir ettirir.
Ordusunu ikiye ayırır. Bir kısmı İstanbul, diğeri ise Karaman üzerine yürür. Kendisi de Sivas’dan Karadeniz’e kadar olan bölgeyi fethetmek üzere harekete geçer. Çorum, Niksar
ve Amasya’yı alır. Canik’i fethetmek üzere sefere çıkar. Ancak yolda kâfirler tarafından pusuya düşürülür. Çatışmada ağır yaralanır, Niksar’a döner ve orada ölür. Danişmend
Gazi’nin ölümünden sonra Niksar, Amasya, Tokat ve Sivas teker teker Hıristiyanların eline geçer. Danişmend’in İstanbul ve Karaman üzerine giden arkadaşlarından pek çoğu da
ölmüşlerdir.
Danişmend Gazi’nin oğlu Melik Gazi, Bağdat halifesine başvurur. O da Hora-san’da, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e haber gönderir, Selçukluları gazâya davet eder. Tuğrul Bey
Anadolu’nun fethine Süleyman Şah’ı memur eder. Süleyman Şah, Melik Gazi ile birlikte Anadolu’yu fetheder.”
Anadolu’nun fethini anlatan bu destanda Danişmentlilere büyük yer ayrılır. Destan kahramanı Danişmend Ahmet Gazi tam bir İslâm gazisidir. Dedesi Battal Gazi’nin bir
benzeridir. Bütün gazâlarını İslâm uğruna yapar. En büyük gayesi Hıristiyanları hak dinine çağırmak ve ülkelerinin İslâm nuruyla aydınlanmasına vesile olmaktır.
Battalnâme’nin devamı gibi görünen eser, ondan daha küçük, daha az olaylı ve daha basittir. Ancak, mahallî özellikleri daha çoktur.
Bu eserde münacaatlar, Allah’a sığınıp yardım dilekleri, Hızır aleyhisselamın görünüp yaraları iyileştirmesi, bazı Hıristiyanların rüyalarında Peygamber efendimizi görerek
Müslüman olmaları, kimi Hıristiyan kızlarının mücahidlerle evlenmeleri gibi dini motifler yanında tarihi ve efsanevi unsurlar da çoktur. Eserin son bölümü bir sonsözden
ibarettir. Yazar burada dünyanın faniliğinden bahsederken dini ve ahlaki nasihatler verir. Danişmendname’de tarihi, masallaştıran ve pek çok vak’a için yanında tarihe ışık
tutan parçalar da vardır. Eserde gazalara kimlerin hangi sıra ile katıldıkları belirtilmekte, özellikle başı açık, yalın ayak harb eden dervişlerin küffar ile yapılacak gazaya
yürüyüşleri hakkında bilgi verilmektedir.
Danişmendname’nin kahramanı olan Melik Danişmend Gazi, Battal Gaziye benzeyen bir kişi olup, bilgili, dindar ve usta bir kumandandır. Bir kılıç darbesiyle, düşman
askerinin başını ve vücudunu oturduğu atın eğer kayışına kadar ikiye böler. Muharebe esnasında attığı naralarla koca bir orduyu dağıtır.

§ Mesnevi
Öğüt verici bir olayı anlatan uzun şiirlerdir. Her çeşit konu işlenebilir. Roman ve öykünün yerini tutan bir nazım şeklidir. Klasik edebiyatımızın romanları destan ve
mesnevilerdik dersek yanlış olmaz. Mesnevilerin genel özellikleri şunlardır:
Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir.
İran edebiyatından alınmıştır. İran edebiyatında Firdevsî’nin Şehname’si ünlüdür.
Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir.
Konu ne olursa olsun olaylar masal havası içinde anlatılır.
Konularına göre sınıflandırılırlar: aşk, din ve tasavvuf, ahlâk ve öğreticilik, savaş ve kahramanlık, şehir ve güzelleri, mizah.
İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir.
Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir (beyit sayısı sınırsızdır). 20-25 bine kadar çıkabilir.
Mesnevi de bölümlerden oluşur: Önsöz, tevhit, münacat, naat, miraciye, 4 halife için övgü, eserin sunulduğu kişiye övgü, yazış sebebi, asıl konu, sonsöz.
Mesnevide her beyit kendi içinde kafiyelidir: aa bb cc dd ee …
Divan şiirinde beş mesneviden oluşan eserler grubuna (bugünkü anlamıyla setine) “hamse” denir.
Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir.
Edebiyatımızda yazılmış ünlü mesneviler şunlardır:
Ahmedi – İskendername
Süleyman Çelebi – Mevlid
Şeyhi – Harname, Hüsrev ü Şirin
Nabi – Hayrabat
Fuzuli – Leyla ile Mecnun
Şeyh Galip – Hüsn ü Aşk

o Öğretici Metinler
Öğretmek amacıyla kaleme alınan edebî eserler didaktik diye adlandırılır. Edebiyat terimi olarak daha çok dinî, ahlaki, felsefi, sosyal, edebî, estetik gibi konularda
bilgi ve öğüt vermek için yazılan manzum eserler didaktik, yani öğreticidir. Aydınlatıcı, yol gösterici, tenkit edici metinlerdir.
Konuları: Din, tasavvuf, İslam menkıbeleri, tıp ve tabiattır.
Dil: Nesir dili yeni anlam ve kavrayışlarla zenginleştirilmiştir. Sade, açık ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Cümleler kısa ve açıktır. Öğretici metinler manzum ve
mensur yazılmıştır.
Eski çağlarda ilk edebî eserlerin çoğu didaktik özellikler taşır. Öğretici nitelikteki hayvan hikâyelerini (fabl) bu türün ilk örnekleri sayabiliriz.
Edebiyatımızda ilk öğretici manzume Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’idir. Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l- Hakâyık’ı, Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i, Yunus Emre’nin
Divan-ı Risâletü’n Nushiye’si ile divanındaki şiirleri, Mevlâna’nın Mesnevî’si, Âşık Paşa’nın Garibnâme’si, Nabi’nin Hayriye’si ve Sünbülzâde Vahbi’nin Lütfiye’si
edebiyatımızın önemli öğretici metinleri arasında yer alır. Ayrıca divan edebiyatında yer alan pek çok manzum eserlerle şiir sanatı ve sözlük konularında yazılmış eserler de
öğretici şiir türüne girerler.
13. ve 14. yüzyıllardaki öğretici metinler ikiye ayrılır:
Tasavvufi Metinler
Nasreddin Hoca Fıkraları

§ Tasavvufi Metinler
13. ve 14. yüzyıllardaki tasavvufi metinler İslâmiyet’in etkisiyle ortaya çıkmıştır. İslâmiyet’in kökleşip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf zamanla edebî eserlerde
de işlenmiş din ve tasavvuf edebiyat aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Tasavvufi metinlerde asıl olan sanat yapmak değil dinî-tasavvufi düşünceyi yaymaktır.
Bu dönemde Mevlana’nın Mesnevi adlı eseri ön plana çıkmıştır. Mesnevî, tasavvufi, felsefi ve ahlaki bir eserdir.
Mevlana, Yaşam felsefesi ile bütün dünyaya sevgiyi, hoşgörüyü, iyiliği ve güzelliği yansıtmış ve yol göstermiş bir Türk İslam mutasavvıfı ve şairidir. İlahi aşkı ruhunda
bütünleştirmiş, gönüller sultanı ünlü Türk sufîsi Mevlâna’nın her dönemde insanlara rehberlik eden sözlerinin XIII. yüzyıldan bu yana bütün insanlıkça benimsenmiştir.

Mevlâna’dan Öğütler

Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Ayna ve terazi yalan söyler mi?
Dost yüzü görmeden geçen günler ya ölümdür, ya uyku.
Balığa denizden başkası azaptır.
Sevgisiz insandan dünya korkarmış.
Yüksekliği isterdim, onu alçakgönüllülükte buldum.
Kitaplar hiç solmayan bitkilerdir.
Körler çarşısında ayna satma; sağırlar çarşısında gazel atma.
Bir beste gibi ol, ardından özlemle söz etsinler.
Önce fareyi defet, sonra buğday topla.
Bin zulme uğrasan da bir zulüm yapma.
Çocuk elmayı görmeden kokulu soğanı elinden bırakır mı?



Mutasavvıf, şair ve “Bilginler Sultanı” olarak anılan Mevlâna, ırk, din ayrımı gözetmeden bütün insanlığı kucaklayarak birliği, hoşgörüyü, iyiliği öğütler.
Mevlâna tasavvuf, Tanrı, aşk, dünya hakkındaki görüşlerini ünlü eseri Mesnevî’de “Bu âlem bir rüyadır. Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte. Hakikatte var olan
cihan da adamakıllı gizlenmekte. Rüzgâr esti mi toz toprak görünür. Rüzgâr görünmez. Toz toprak kendisini gizleyen rüzgâra perde olur.” sözleriyle dile getirir. Birçok dile
çevrilen Mesnevî’si ayetler, hadisler, şiir alıntıları, öyküler ve öğütler yoluyla Tanrıya ulaşmanın yollarını anlatır bizlere. Ona göre insan Tanrı’ya kendini derin bir aşka
bırakarak ulaşabilir.
Öğütlerde insanlığın yolunu ışıklandıran, dünyayı daha iyi görüp anlamamıza yönelik sözleri yer almaktadır. Mevlâna’nın öğütlerinde ölüm, sevgi, alçakgönüllülük kitaplar,
özlem, tedbirli olma, zulüm, cömertlik, yardım, yalan gibi yaşamın temel izleklerine yönelik güzel, öğretici, örnek alınacak ölümsüz sözlerle karşılaşırız.
§ Nasrettin Hoca Fıkraları (Nükteler)
13. yüzyılda ortak halk zekâsının deneyim ve düşünce çizgileriyle zengin güldürücü fıkralarını kendi kişiliğinde toplayan ilk büyük isim Nasreddin Hoca’dır.
Nasreddin Hoca, bir halk filozofudur. Bir milletin tükenmez neşesi, kırılmaz iğnesi, yenilmez silahıdır Nasreddin Hoca. Zalimler, dalkavuklar, hak yiyenler, yalancılar,
küçük dağları ben yarattım diyenler onun fıkralarında ölümsüzleşirler. İnsanlık komedyasının bütün çizgileri, Nasreddin Hoca fıkralarında sonsuza kadar yerlerini almışlardır.
Kısa, nükteli ve güldürücü hikâyelere fıkra denir. Bu tür fıkralar daha çok sözlü edebiyat geleneğinin ürünleridir. Ders vermek, bir dünya görüşünü savunmak, herhangi bir
düşünceyi örnekle güçlendirmek, kanıt göstermek, sohbetlere renk katmak ya da hoşça geçirmek için söylenir.
Fıkranın birkaç anlamı vardır. İnsanları güldürmek, bazen de düşündürmek için anlattığımız esprili hikâyelerin yanı sıra güncel olayların kaleme alındığı gazete yazılarına
da fıkra denir.
Nasreddin Hoca fıkralarının temel özelliği insandan yola çıkmasıdır. Fıkralarında insanın yaşam karşısındaki ve toplumdaki durumunu zekice yapılan nüktelerle karikatürize
eder Nasreddin Hoca.
Azerbaycan Türklerinde ve İran’da Molla Nasreddin, Kazaklarda Koja Nasreddin, Özbeklerde Nasreddin Efendi, Uygurlarda Afandi adlarıyla tanınan Nasreddin Hoca, sayısız
fıkralarıyla tanınmış bir Türk halk bilgesidir. 1208-1284 yılları arasında yaşadığı sanılmaktadır. Sivrihisar ve Konya medreselerinde okumuştur. Yerleştiği Akşehir’de ölmüştür.
Doğum yeri Sivrihisar olan Nasreddin Hoca fıkralarıyla ilgili kitaplar dünyanın pek çok ülkesinde yayımlanmıştır.
Anadolu Selçukluları döneminde yaşayan Nasreddin Hoca, halk mizahının simgesi olmuştur. Günümüze değin ulaşan sayısı hayli kabarık Nasreddin Hoca fıkraları anonim halk
ürünleridir.
Nasreddin Hoca, Türk halk düşüncesinin yetiştirdiği büyük bir bilgedir. Zekâ kıvraklığının, mizah gücünün yer aldığı, güldürürken düşündüren fıkralarında toplumsal
karşıtlıklar, olumsuzluklar büyük bir ustalıkla sergilenir. Sağduyu, tuhaşık, hazırcevaplık, nükte ustalığı onun temel karakteridir.
Nasreddin Hoca, güç durumlardan kurtulmak için küçük hesaplara başvurmaz. Her yaptığı sağduyuya, ahlak esasına dayanır. Olayın başında zekâsını ustalıkla gizler. Hoca
sağlam, becerikli ve çalışkandır. Odun keser, hayvan yükler, buğdayını değirmene götürür, eşeğiyle pazara gider, alışveriş yapar. İmamlık ve kadılık da yaptığı işler
arasındadır. Davetlerde bulunur. Her taşın altında vardır. Kanunlara, devlete, geleneğe saygılıdır. Sabırlı ve hoşgörülüdür. İnsanları sever. Dar gelirli olduğu halde
iyimserliğini hiç yitirmez. Zarara uğrayınca hiç telaşlanmaz. Kartal, ciğeri kaçırdığında “Tarifesi bende kaldı.” diyerek yürek soğutur.
Nasreddin Hoca fıkralarında kişiler pek kalabalık değildir. Başkahraman her zaman kendisidir. Etrafında en çok görülenler karısı, eşeği ve komşularıdır. Hoca’nın
fıkralarından atasözleri gibi bazı hikmetli sonuçlar da çıkmıştır: “Parayı veren düdüğü çalar.”, “Acemi bülbül bu kadar öter.”, “Yorgan gitti, kavga bitti.” “Vermeye gönlü
olmayan ipe un serer.”, “Ye kürküm dünyası.” gibi.
Anadolu kültürünün en güçlü figürü Nasreddin Hoca mert, güler yüzlü, sabırlı, ağırbaşlı yapısı ile Türk halkının kendisidir.

Örnek Fıkra: Gölge Kadılığı
Nasreddin medreseyi bitirmiş, gölge kadısı olarak göreve başlamıştı. Bir gün, bir adam yanında bir oduncu ile kadıya başvurdu. Davası vardı, şikâyetini anlattı.
– Efendim, bu adam birisine otuz çeki odun yarıyordu. O, baltayı vurdukça ben de karşısına geçtim, “hık hık” diyerek ona şevk ve kuvvet verdim. Odun bitti, o paraları aldı,
fakat benim hakkımı vermedi, hakkımı isterim.
Kadı, işin içinden çıkamayacağını anlamıştı, davacıya:
– Karşıki odada gölge kadısı var, bu dava onun işi, git derdini ona anlat dedi.
Davacı, Nasreddin’e geldi. Derdini bir daha anlattı. Nasreddin:
– Evet, hakkın var… Sen karşıda dur, bu kadar “hık” çek, sonunda bütün parayı o
alsın, olur mu bu?..
Zavallı oduncunun benzi atmıştı:
– Aman kadı hazretleri, odunu ben yardım, o karşımda durdu, seyretti. Ne hakkı var?
– Sus!. Bu senin aklının ereceği iş değil… Çabuk bana akçe tahtasını getirin.
Tahtayı getirirler…. Nasreddin, oduncudan paraları alır, şakırdata şakırdata tahtaya döker.
Sonra oduncuya:
– Topla paraları, der.
Hık deyiciye de:
– Haydi, sen de paraların sesini al, diyerek davayı adaletli bir şekilde halleder.

“Gölge Kadılığı” adlı fıkrada fırsat düşkünü kişilerle alay edilirken hepimizin seveceği bir atasözüne götürülürüz. Emek vermeden para kazanan, çıkar sağlayan kişiler
için halkın söylediği “Odun kıranın hınk deyicisi.” sözü bu fıkrada anlatılan olayla açıklanmıştır. Çalışmadan, odun kıranı izleyerek havadan para kazanmak isteyen kişiye
verilen cevap ise bize bu fıkradan almamız gereken derstir.

4. XV. Yüzyıldan XIX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı Edebiyatı
İslami dönem Türk edebiyatı, XIX. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür. IX. yüzyıldan sonra İslamiyet’i kabul eden Türklerin toplum yapılarında köklü değişmeler olmuştur.
Klasik edebiyat (Divan edebiyatı), asıl gelişimini Anadolu’da sürdürmüştür. Klasik edebiyatın XIII. yüzyılda Hoca Dehhanî ile başladığı kabul edilmektedir.
Türk halk edebiyatı, İslamiyetten önceki sözlü edebiyat geleneğini sürdürmüştür. İslamiyet’in kabulünden sonra dinî-tasavvufi nitelikleriyle Orta Asya’da Ahmet Yesevî’nin
yanında yetişen dervişlerin, Anadolu’ya gelmesiyle XIII. yüzyılda başlayarak ilk dinî-tasavvufi ürünler verilmeye başlar. XV. yüzyıldan sonra, “âşık” ya da “saz şairi” adıyla
bilinen bu şairler ellerinde sazlarıyla Anadolu’yu adım adım gezmeye başlarlar. Türk destanlarının bir parçasıyla da devamı olan “halk hikâyeleri” ile “mâni, türkü” gibi anonim
ürünler, halk arasında varlığını sürdürmüştür.
Halk edebiyatımız sözlü geleneğe dayanır. Hece ölçüsü kullanılması, belli kafiye düzenlerine uyulması, saz eşliği, nazım biriminin dörtlük olması en belirgin
özelliklerindendir.
Bir de Türk halk tiyatrosu olarak adlandırılan sözlü edebiyat geleneğinde seyirlik oyunlarımız vardır. Bunlar Karagöz, meddah, orta oyunu ve köy seyirlik oyunlarıdır.
Adını andığımız bu türler daha çok taklit, güldürü ve söz hünerine dayanır. Batı tarzındaki tiyatro türü yaygınlaşıncaya bunlar kadar Türk halkının eğiticilik ve eğlendiricilik
ihtiyacını karşılamıştır.
Öğretici metinler arasında tezkire, tarih, seyahatname, mektup, ilmî ve dinî metinleri de sayabiliriz.
o Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)
15. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde Osmanlı şiirini genel olarak iki başlık altında incelemek mümkündür:
1. Divan Şiiri
2. Halk Şiiri

§ Divan Şiiri
Divan şiirinin genel özellikleri şunlardır:
Aruz ölçüsü kullanılmıştır.
Daha çok tam ve zengin kafiye kullanılmıştır.
Şiirler, “göz için kafiye” anlayışıyla yazılmıştır.
Nazım birimi olarak ağırlıklı olarak beyit tercih edilmiş, beyte göre az da olsa dörtlük kullanılmıştır.
Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalar yoğun olarak kullanılmıştır.
Oldukça sanatlı, ağır bir dili vardır.
Anlam ve söz sanatlarına yer vermek bir hüner olarak görülmüştür.
Gazel, mesnevi, kaside ve rubai gibi Arap ve İran edebiyatı nazım şekillerinin yanı sıra Türklere ait olan şarkı ve tuyuğ nazım şekilleri de kullanılmıştır.
Şiirler konularına göre tevhit, münacat, naat, methiye, fahriye, mersiye, hicviye adlarını almıştır.
Aşk, şarap, sevgili, Allah aşkı gibi konular ağırlıklı olarak işlenmiştir.
Bütün güzelliğine değil parça güzelliğine önem verilmiştir.
Somut konulardan çok soyut konular işlenmiştir.
“Sanat için sanat.” anlayışı egemendir.
Konudan çok konunun işleniş biçimi önemsenmiştir.
Divan şiirinin İran edebiyatından aktarılmış, şaire özgürlük tanımayan bir estetiği vardır.
Duygu ve düşünceler kalıplaşmış sözlerle; yani “mazmun”­larla anlatılmıştır.
Şairler, mahlaslarını son beyitte söylemişlerdir.
Bu dönemde en çok kullanılan nazım şekilleri şunlardır:
Gazel
Kaside
Rubai
Şarkı
Tuyuğ
Murabba
Terkib-i bent
Terci-i bend

§ Gazel
Divan şiiri nazım şekillerindendir. Kelime olarak kadınlarla âşıkâne sohbet etmek, konuşmak anlamına gelir.
Terim olarak aşk, şarap, tabiat ve kadın konularını işleyen şiirlere denir. Kendi başına bir nazım şekli olarak, İran ve Türk Edebiyatı’nda ortaya çıkan gazel, beyitler
halinde yazılır ve beyit sayısı beş ile on beş arasında değişir.
Türk Divan Edebiyatı’nda; çok yaygın olarak kullanılan bir nazım şeklidir. Hemen hemen aruz’un her kalıbıyla yazılır. Birinci beyit kendi arasında kafiyeli, diğer
beyitlerin birinci mısraları serbest, ikinci mısraları birinci beyit ile kafiyelidir. Kafiye düzenini şematik olarak belirtmek gerekirse aa / ba / ca / da / ea / fa şeklinde
ifade etmek mümkündür. Gazellerde beyitler arasında mana birliği olabileceği gibi, her beyit ayrı bir konuyu işlemiş de olabilir.
Gazellerde aşk duyguları, şarap âlemleri, tabiat güzellikleriyle birleşmiş bir şekilde, canlı ve akıcı bir üslûpla dile getirilir.
Gazelin ilk beyitine matla, son beyitine makta adı verilir. Matla beyitinden sonra gelen beyite hüsn-i matla, makta beyiti’nden bir önceki beyite ise hüsn-i makta denir.
En güzel beyitine beyt’ül gazel, beyitleri arasında konu birliği bulunan gazellere yek-ahenk gazel, her beyiti aynı mükemmellikte söylenmiş olan gazellere ise yek-avaz gazel
denir.
Mısra sonlarındaki kafiyelerden ayn olarak “mısra içlerinde de kafiye bulunan gazellere musammat gazel adı verilir. Değişik konularda yazılmış olmakla beraber, gazeller
genellikle birer aşk şiirleridir. Sevgi bitmez tükenmez temasıdır. Gazellerin isimlendirilmeleri ya rediflerine göre veya ilk mısralarına göre olur. Ayrı kelime halinde
redifleri olan gazeller bu rediflerine göre, olmayanlar ise ilk mısralarına göre adlandırılır.
Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde
gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise
“makta” adını alır.
Matla beytinin mısralari kendi aralarında kafiyelıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk mısralari serbest ikinci mısralari ilk beyitle kafiyelı olur. Birden fazla mussarra
beytin bulunduğu gazel “zü’l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması
gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
Gazelin en güzel beyti ise “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan mısralardan
birinci ya da ikincisinin matkasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd’i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i”
maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.
Dize ortalarında kafiye bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize
ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden
ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.
Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “âşıkane”, içki, yaşama boş verme,
yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Âşıkane gazellere en iyi örnek Fuzuli’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Baki’nin gazelleridir.
Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedim’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nabi’nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.
Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise
“gazelsera” adı verilir.
Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir. Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır:
Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp “failatün failatün failatün failün” şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir
yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar.

Gazel

Cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Harâbât ehline Dûzah azâbın anma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam- ı ferdâyı bilmezler

Şafak-gûn kan içinde dâğını seyr etse âşıklar
Güneşte zerre görmezler felekte ayı bilmezler

Hamîde kadlerine rişte-i eşki takıp bunlar
Atarlar tîr-i maksûdu nedendir yayı bilmezler

Hayâlî fakr salına çekenler cism-i uryânı
Anınla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler

§ Kaside

Kelime anlamı “kastetmek, yönelmek”tir. Kaside, belli bir amaçla yazılmış şiirlerdir. Genellikle din ve devlet büyüklerini övmek için yazılır.

Kasidenin özellikleri şunlardır:

Nazım birimi beyittir.
Beyit sayısı çoğunlukla 33 ile 99 arasındadır.
Kafiyelenişi gazeldeki gibidir: aa, ba, ca, da…”
İlk beytine ‘matla”; son beytine ‘makta”; en güzel beytine “beytül kasid”; şairin adının ya da mahlasının geçtiği beyte de “taç-beyit” denir.
Nef’i, kasideleriyle ünlü bir Divan şairidir.
Türüne, giriş bölümünün konusuna veya redifine göre isimlendirilebilir. Rediflerine göre: Su Kasidesi (Fuzulî), Güneş Kasidesi (Ahmet Paşa)…
Konularına göre tevhit, münacat, naat, methiye olmak üzere türlere ayrılabilir. Nesib (teşbib), girizgâh, tegazzül, methiye, fahriye, dua bölümlerinden oluşur.
Kasidenin bölümleri şunlardır:

Nesib (teşbib): Kasidenin giriş bölümüdür. Bir tabiat tasvirinin yapıldığı veya sevgilinin güzelliklerinin anlatıldığı bölümdür. Bu bölümün konuları bahar, kış, yaz, Ramazan,
bayram, nevruz, gül, sümbül, güneş, söz ustalığı, kalem, gece, savaş, at veya bir güzel olabilir. Kasideler bu bölümde ele alınan konuya göre adlandırılır.

Girizgâh: Asıl konuya giriş yapmak üzere düzenlenmiş en fazla iki beyitlik bölümdür.

Medhiye: Kasidenin sunulduğu kişinin, yani padişahın veya bir devlet büyüğünün övüldüğü bölümdür. Bu bölümde abartılı ve sanatlı bir övgü vardır.

Tegazzül: Şair, genellikle medhiyeden sonra arada bir gazel söyler. Bu bölüme tegazzül adı verilir. Tegazzül bölümü her kasidede bulunmaz.

Fahriye: Şairin kendini övdüğü bölümdür. Burada da şair abartılı bir ifade kullanır.

Dua: Şairin, kendisi, daha çok da övdüğü kişi için Allah’tan yardım dilediği, dua ettiği bölümdür.

§ Rubai
Aruzun kendine özgü kalıplarıyla yazılan, dört dizeden oluşan bir nazım şeklidir.
Rubainin özellikleri şunlardır:
Kafiye düzeni manide olduğu gibi “aaxa” şeklindedir.
Rubaide daha çok felsefe ve tasavvufla ilgili düşünceler, dünya görüşü, bir nükte işlenir.
Az sözle çok şey ifade etmek amaçlandığından rubaide anlam yoğunluğu vardır.
Şairler rubaide mahlas söylemez.

Bu türün en büyük şairi Ömer Hayyam’dır.
Azmizade Haleti, yazdığı bin kadar rubai ile Osmanlı Döneminin en büyük rubai şairi olarak tanınır.
Cumhuriyet Döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır.
Rubai Örneği
Ey derd-keş-i firâk her şeb âh et
Hasret nice olur melekleri âgâh et
Çün bâg-ı visâle ermeğe yok çâre
Gülzâr-ı hayâl-i yâri nüzhet-gâh et
(Azmizade Haleti)

§ Şarkı
Şarkı, Türklerin divan şiirine kazandırdığı bir nazım şeklidir.
Şarkının özellikleri şunlardır:
Bestelenmek için yazıldığından dili sadedir.
Halk edebiyatındaki türkünün karşılığı olan şarkı genellikle 3-5 dörtlükten oluşur.
Kafiye düzeni ‘abab, cccb, dddb…” şeklindedir.
İlk dörtlüğün son dizesi diğer dörtlüklerde tekrar eder, yani nakarattır.
Şarkının üçüncü dizesine miyan denir.
Aşk ve sevgi konusunun işlendiği şarkılarda şair, son dörtlükte mahlasını söyler.
Nedim bu türün en başarılı şairidir.

Şarkı örneği:
Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda
Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-âbâd’a
İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-âbâd’a

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ-i tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan
Görelim âb-ı hayât aktığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-âbâd’a

Geh varıp havz kenarında hırâmân olalım
Geh gelip kasr-ı cinan seyrine hayran olalım
Gâh şarkı okuyup gâh gazel-hân olalım
Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-âbâd’a

İzn alıp cum’a namazına deyü mâderden
Bir gün uğrılıyalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-âbâd’a

Bir sen-ü bir ben-ü bir mutrıb-ı pâkîze-edâ
İznin olursa eğer bir de Nedîm-i şeydâ
Gayrı yârânı bu günlük edip ey şûh feda
Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-âbâd’a
(Nedim)


§ Tuyuğ
Türklerin divan edebiyatına kazandırdığı, felsefi ve felsefi konularla ilgili olarak yazılan bir nazım şeklidir.
Tuyuğun özellikleri şunlardır:

Kafiye düzeni “aaxa” şeklindedir.
Halk edebiyatında maninin, divan edebiyatında ise rubainin karşılığı olarak görülür.
Rubai gibi tek dörtlükten oluşan tuyuğ, aruzun sadece “fâilâtün, fâilâtün, fâilün” kalıbıyla yazılır.
Rubaide olduğu gibi düşünce ağırlıklı konular işlenir.

Divan edebiyatında Kadı Burhaneddin bu türün en önemli şairidir.
Tuyuğ Örnekleri:
Dalmışam şol bahre kim pâyânı yok
Batmışam şol gence kim hüsrânı yok
Bulmuşam şol bedri kim noksânı yok
Girmişem ol şehre kim vîrânı yok
(Seyyid Nesimî)

Işkın odına gönül pervânedür
Tâkatüm yoh bilmezem pervâ nedür
Fursat olınca gönül sen yanadur
Âşıkun âyîni budur ya nedür
(Seyyid Nesimî)

Dilberin işi itâb u nâz olur
Çeşmi cadû, gamzesi gammâz olur
Ey gönül sabret, tahammül kıl ana
Yâre erişmek işi az az olur
(Kadı Burhaneddin)
§ Murabba
Özellikle felsefi konular ve aşk olmak üzere her konuda yazılabilen Divan şiiri nazım şeklidir.
Murabbanın özellikleri şunlardır:
Dörder mısralık bentlerden oluşan nazım şeklidir.
Uyak düzeni “aaaa, bbba, ccca…” şeklindedir. Bazen dördüncü mısralar nakarat olabilir.
Bazı murabbalarda birinci dörtlüğün son dizesi, diğer dörtlüklerde tekrar eder, yani nakarat şeklindedir.
Övgü, yergilerde; dinî ve öğretici konularda yazılan murabbalar çoğunlukla 6-7 dörtlükten oluşur.
Tanzimat dönemi sanatçısı Namık Kemal, murabba nazım şeklinin edebiyatımızdaki en önemli ismidir.

Murabba Örneği
Geçti cânânın firakı canıma
Tîr-i çevri gibi girdi kanıma
Nâleden bir kimse gelmez yanıma
Söyle ey bâd-ı sabâ cânânıma
(Yahya Bey)
§ Terkib-i bent
Terkibibent, edebiyatımızda çok kullanılmış ve bu nazım şekliyle hemen her konu işlenmiştir. Toplumun bozuk yönleri, dalkavukluklar, idarecilerin kötü davranışları,
felsefi görüşler, toplumdan şikâyet, Allah’ın varlığı ve kudreti, kâinatın sonsuzluğu, insanın bu kudret ve sonsuzluk karşısındaki durumu ve hayattaki zıtlıklar gibi konular
işlenir.
Terkibibentin özellikleri şunlardır:
8-20 mısralık bentlerden oluşan nazım şeklidir.
Genellikle 5-7 bentten oluşur.
Bentlere “hane”, bentleri bağlayan beyitlere ise “vasıta” denir.
Şair, son bentte mahlasını söyler.
Kafiye düzeni aa xa xa xa xa xa bb (v) – cc xc xc xc xc xc dd (v) ya da; aa aa aa aa aa aa bb – cc cc cc cc cc cc dd… şeklindedir.
Vasıta beyti, bentteki mısralardan ve diğer vasıta beyitlerinden ayrı kafiyelenir.
Münacaat, naat gibi dinî; felsefi ve tasavvufi düşünce gibi öğretici konular; övgü, yergiler işlenir.
Edebiyatımızda terkib-i bent deyince akla ilk gelen isim Bağdatlı Ruhi dir. Onun terkib-i benti gazel kafiyeli, 16′şar mısralık 17 bentten oluşmuş uzun bir şiirdir.
Dönemindeki aksaklık ve bozuklukları, insanların zayıf ve kötü taraflarını alaylı bir dille hicveden bu terkibibent çok tanınmış ve pek çok şair tarafından nazire yazılmıştır.
§ Terci-i bent
Her bendindeki beyit sayısı genellikle 4 ile 10 arasında olan ve en az üç bendden meydana gelen bir nazım biçimidir. Tercî'-i bendde de terkîb-i bendde olduğu gibi
bendlere hâne ya da tercî'-hâne, bendleri birleştiren beyitlere de vâsıta yahut bendiyye denir. Bu terimlerin yerine yalnızca bendin kullanıldığı da görülmektedir.
Bu nazım biçiminde vasıta beyitleri dışında her bend kendi içinde diğer bendlerden bağımsız olarak kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Vasıta beyti ise bendlerden
bağımsız olarak kendi içinde kafiyelidir ve her bendin sonunda aynen tekrarlanır.
Kafiye düzeni şöyledir: aa, xa, xa, xa, xa... ZZ; bb, xb, xb, xb, xb... ZZ, ...
Tercî-i bendde bendlerdeki beyit sayıları genellikle birbirine eşittir. Ancak beyit sayıları birbirinden farklı bendlerden oluşmuş tercî'-i bendlere de rastlanmaktadır.
Terkîb-i benden tek farkı vasıta beytinin bend sonlarında aynen tekrarlanması dır. Tercî'-i bendler mersiye, övgü, yergi, sosyal eleştiri gibi çok farklı konularda yazılmıştır.
Tercî-i bend, Türk edebiyatında XIV. yüzyıldan itibaren görülen bir nazım biçimidir. Ziya Paşa'nın tercî'-i bendi bu nazım şeklinin edebiyatımızdaki en başarılı
örneklerindendir. (Prof.Dr.M.A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatında Biçim ve Ölçü)
Terci-i Bent Özellikleri:
1. Bentlerden oluşmuş bir nazım şeklidir.
2. Her bent 4 ile 10 arasında beyitten oluşur.
3. Bentlerin sayısı 5 ile 12 arasındadır.
4. Bentlerin kafiye düzeni gazeldeki gibidir.
5. Her bentin sonunda "vasıta beyti" adı verilen bir beyit bulunur, bu beyit hiç değişmez; eğer değişirse terkib-i bent olur.
I. Bend: aa ba ca da ea . vv
II. Bend: bb cb db eb fb . vv
6. Terci-i bentlerde vasıta beyti her bendin sonunda aynen tekrarlandığı için, aynı fikir çerçevesinde toplanan bir konu bütünlüğü vardır. Vasıta beyti şiire monotonluk
vermeyecek şekilde güzel olmalıdır. Bu sebeple zor yazılan bir şiirdir.
7. Terci-i bendin konuları arasında felek, Allah'ın kudreti, kâinatın sonsuzluğu, hayatın zorlukları, dünyadan şikayet vb. soyut konular ile mersiye, mehdiye, tevhid gibi nazım
türleri ilk sırayı alır.
8. Aruzla yazılır.
En önemli terci-i bent yazan şairlerimiz Ziya Paşa ve Şeyh Galip'tir.
Tercî'-i Bend Örneği
1
Kabul eyler mi yâ Rab zahm-ı pür-nâsûrumuz bih-bûd
Kalır mı yoksa bu âteşle dâğ-ı dil gibi pür-dûd
Alırsa pençeye yasak beni 'bu baht-ı nâ-mes'ûd
Kıyamet kopsa gevher «tutsa âlem olmayam hoşnûd
Ferah nâmın dahi yâd edemez bu cân-ı zehr-âlûd
Rızâdır çâresi her ne dilerse hazret-i Ma'bûd
Belâ mevc-âver-i gird-âb-ı hayret nâ-hudâ nâ-bûd
Adem sahillerin tuttu dirîgâ bang-i nâ-mevcûd
2
Düşüp dâm-ı hevâya nasret-i gül-zâr kaldım ben
Gidip nefh-i Mesîhâ-veş sabâ bîmâr kaldım ben
Gül-i ümmîd soldu mübtelâ-yı hâr kaldım ben
Bu gül-şen külhan oldu çeşmime nâ-çâr kaldım ben
Şarâb-ı ye'se düştüm teşneni dîdâr kaldım ben
Başımdan aştı seyl-âb-ı keder bîzâr kaldım ben
Belâ mevc-âver-i gird-âb-ı hayret nâ-hudâ nâ-bûd
Adem sahillerin tuttu dirîgâ bang-i nâ-mevcûd
3
Aceb ey Hızr-ı ma'nâ bî-nevâya himmet olmaz mı
Şefaat yoksa da bir tesliyet-gûn sohbet olmaz mı
Demem hâşâ bu nâ-kama ümîd-i vuslat olmaz mı
Sezâ-vâr-ı hitâb olmak gibi bir ruhsat olmaz mı
Ya ehliyyet mi lâzım bahşiş-i ehliyyet olmaz mı
Esîr-i derd ü firkat lâ-cerem ye's-ülfet olmaz mı
Belâ mevc-âver-i gird-âb-ı hayret nâ-hudâ nâ-bûd
Adem sahillerin tuttu dirigâ bang-i nânmevcûd
4
Eğer küstah isem de çâre ne bî-çâreliktendir
Hezâran kayd u bende düştüğüm avareliktendir
Gönül cem'iyyeti sevmezse de sad-pâreliktendir
Devadan şekvemiz var ise de bir pâreliktendir
Sirişkin bî-sebebdir memba'ı gam-hâreliktendir
Mahâldir gark-ı eşk olsa gözüm hun-bâreliktendir
Belâ mevc-âver-i gird-âb-ı hayret nâ-hudâ nâ-bûd
Adem sâhillerin tuttu dirîgâ bang-i nâ-mevcûd
5
Belâ bu kim dahi suret miyim ma'nâ mıyım bilmem
Sezâ-vâr-ı meges yâ lokma-i Ankâ mıyım bilmem
Esîr-i piç-tâb-ı zülf-i müşk-efzâ mıyım bilmem
Perîşânâ-i gam menşuruna tuğra mıyım bilmem
Gam-ı Yûsuf la dolmuş Mısr-ı istiğna mıyun bilmem
Garîk-ı Nîl-i hasret Gâlib-i rüsvâ mıyım bilmem
Belâ mevc-âver-i gird-âb-ı hayret nâ-budâ nâ-bûd
Adem sahillerin- tuttu dirigâ bang-i nâ-mevcûd
(Şeyh Galip)

§ Halk Şiiri
Halk şiiri, halk kültürünün en etkin, en yaygın ve özgün kollarındandır. Halk şiirinin genellikle sözlü bir etkinlik olması ve egemen çevrelerce küçümsenmesi onun yazılı
kaynaklara geçmesini kısıtlamıştır. Bu nedenle halk, onu yüzyıllarca gözü gibi korumuş, kulaktan kulağa ve kuşaktan kuşağa aktararak bugünlere getirmiştir.
Halk edebiyatındaki coşku ve heyecana bağlı metinler ürünlerin sahibi, işlediği konular gibi özellikler dikkate alınarak üç ayrı kolda incelenmiştir:
Anonim Halk Şiiri
Âşık Tarzı Halk Şiiri
Dini-Tasavvufi Halk Şiiri
Bunların dışında Halk Şiiri’nde aruz ölçüsüyle yazılan bazı nazım şekilleri de vardır.
§ Anonim Halk Şiiri
Söyleyeni belli olmayan ürünlerin oluşturduğu Halk şiirinin bir koludur. Anonim Halk Şiiri nazım şekilleri şunlardır:
§ Mani
Anonim Halk şiirinin en küçük ve en sevilen nazım biçimidir.

Manilerin özellikleri şunlardır:

Yedi heceli dört dizeden oluşur.
Uyak düzeni aaxa şeklindedir.
Birinci ve üçüncü dizeleri serbest, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı maniler de vardır (xaxa).
Manilerin ilk iki dizesi uyağı doldurmak ya da temel düşünceye bir giriş yapmak için söylenir. Bunlara doldurma dizeler denir.
Temel duygu ve düşünce son iki dizede ortaya çıkar.
Üçüncü mısraın serbest oluşu söyleme kolaylığı sağlar.
Başlıca konusu aşk olmakla birlikte her türlü konuda da söylenmiştir.
Maniler, Divan Edebiyatı‘ndaki “tuyuğ“un karşılığıdır.
Mani Örnekleri

Uzaktır seçilmiyor
Gönüldür geçilmiyor
Gönül bir top ibrişim
Dolaşmış açılmıyor

Yemenimin uçları
Çıkamam yokuşları
Selam edin yârime
Yedi dağın kuşları
Maniler şekillerine göre 4’e ayrılırlar.

1. Düz (tam) mani: 7’li hece ölçüsüyle söylenir. Dört mısradan oluşur. aaxa şeklinde kafiyelenir. Maninin en yaygın şeklidir. Bu tarz manilere tam mani de denir.

Düz (tam) mani örneği:

Şu dağlar olmasaydı
Çiçeği solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı
2. Kesik (cinaslı) mani: İlk dizesi cinaslı bir sözden oluşur. Bu ilk mısra hece sayısı bakımından diğerlerinden eksiktir. Kesik manilere, cinaslı mani, hoyrat da denir.

Kesik (cinaslı) mani örneği:

Böyle bağlar
Yâr başın böyle bağlar
Gül açmaz bülbül ötmez
Yıkılsın böyle bağlar

Niçin kondun a bülbül
Bağımdaki asmaya
Ben yârimden ayrılmam
Götürseler asmaya
3. Yedekli (artık) mani: Düz maninin sonuna anlamı tamamlamak ya da pekiştirmek için iki dize daha eklemek suretiyle elde edilen manidir. Bu tarz manilere artık mani de denir.

Yedekli (artık) mani örneği:

Ağlarım çağlar gibi
Derdim var dağlar gibi
Ciğerden yaralıyım
Gülerim sağlar gibi
Her gelen bir gül ister
Sahipsiz bağlar gibi
4. Ayaklı Mani: Kesik manilerin birinci dizesinin doldurularak söylenen şeklidir. Bunlara doldurmalı kesik mani de denir.

Ayaklı mani örneği:

Ah o beni o beni
Kakül örtmüş o beni
Ben yarimi unutmam
Unutsa da o beni
Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.

Maniler, halk arasında yaygın olarak kullanılan, genellikle karşılıklı söylenen bir nazım türüdür. Aşağıda gelin-kaynana arasında karşılıklı söylenen maniler yer almaktadır.

Rafta hedik kaynana
Dişi gedik kaynana
Oğlun çerez getirdi
Sensiz yedik kaynana

Tereye petek koydum
İçine ipek koydum
Gelinimin adını
Zincirli köpek koydum
Maniler konularına göre on bölümde toplanır:

Niyet manileri
Atışma manileri
Tarlada ve işte çalışırken gelip geçenlere söylenen maniler
Bekçi ve davulcu manileri
Satıcıların söyledikleri maniler
Semai kahvelerinde söylenen cinaslı maniler
Âşık hikâyecilerin söyledikleri maniler
Mektup manileri
Düğünlerde söylenen maniler
Mani kıtalarından oluşmuş, mani özelliğini yitirmemiş “basit makamlı” veya konuşma üslubundaki maniler.
§ Ninni
Türk halk kültüründe “ninni” anonim halk şiiri ürünü olup çocuklar emzirilir veya uyutulurken söylenen yahut söylendiği varsayılan manzumelere verilen addır. Bir başka
ifadeyle, ninniler başta çocukların anneleri olmak üzere çocuklan büyüten nine, anneanne, babaanne, teyze, abla, yenge vb. gibi yakınların çocuklan uyutmak için belli bir
ezgiyle söyledikleri manzum veya mensur sözlerdir. Genellikle bir dörtlük veya bir mâniden ya da değiştirilip adapte edilerek yahut aynen bir türküden alınan ninniler
kendilerine özgü ezgilerle söylenirler.

Tarihsel olarak da, Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “ninni” karşılığı olarak “balu balu” ifadesi kullanılmaktadır. Ninni karşılıgındaki Dîvân u Lugâti’t-Türk’te geçen bu kullanım
Türkçede bilinen en eski kullanımdır. Başka dillerde de benzerleri kullanılan “ninni” sözcüğünün XI. yüzyıldan itibaren Türkçede kullanıldığı düşünülmektedir.

Ninnilerin henüz kokunun, rengin bile farkında olmayan çocuklar için duydukları ve aşina oldukları anne sesine olan güvenle daha rahat ve korkusuzca uyumalarını veya
sakinleşmelerini sağlayan manzum-mensur sözler ve kalıplaşmış, tizden pese doğru söylenen ezgilerdir. Ninnilerin sonunda nakarat olarak söylenilen “Uyusun da büyüsün ninni; E,
e, e, eh” ve “Ninni yavrum ninni” gibi sözlerin uyku getirici müzikal tesirlere de sahip olduğuna inanılır.

Ninnilerde çoğunlukla dilek, temenni, sevgi, ilgi, şikâyet, üzüntü, ayrılık, gurbet, vaat, tehdit ve korkutma gibi konuların işlendiği görülür. Nadir olmakla birlikte bazen
düşünce ve özdeyişlerin söylendiği ninniler de vardır. Ancak, ninnilerin çok büyük bir bölümü dilek ve temenni içerir.

Biçim açısından bakılacak olursa ninnilerde çoğunlukla yedili hece ölçü kullanıldığı ve ninnilerin mâni tipinde kafiye yapısına sahip olduğu görülmektedir. Âşıklar tarafından
söylenmiş mâniler arasında sekiz ve on bir heceli ninniler de vardır. Ninniler dize sayılarına göre “İkilik, Üçlük, Dörtlük Ninniler”, “Bentlerden Meydana Gelen Ninniler” ve
“Beşten On sekiz Heceye Kadar Uzayabilen Ninniler” şeklinde de tasnif etmek mümkündür.

Ninni Örnekleri

Asmaya kurdum salıncak
Uyumadı gitti yumurcak
Kopuverdi salıncak
Düşüverdi yumurcak
Ninni, ninni ninni!

Dandini dandini dasdana
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı danayı
Yemesin lahanayı
Benim oğlum lokum yer
Uyusun da yürüsün ninni

Eve girsem ev karanlık
Dışa gitsem bağrım yanık
Herkes uyur sen uyanık
Uyusana yavrum ninni

§ Türkü
Türlü ezgilerle söylenen anonim halk şiiri nazım biçimidir. Söyleyeni belli olan türküler de vardır. Halk edebiyatının en zengin alanıdır. Anadolu halkı bütün acılarını ve
sevinçlerini türkülerle dile getirmiştir. Halkın derdini, neşesini, dünya görüşünü yansıtır. Hecenin değişik kalıplarıyla oluşturulur. Belli bir ezgi ile söylenir. Türkülerin
ilk söyleyeni zamanla unutulmuştur. Kuşaktan kuşağa ve yöreden yöreye aktarılırken gerek içeriğinde gerek yapısında değişiklikler meydana gelmiştir. Türküler bend ve kavuştak
denen bölümlerden oluşur. Türkünün asıl sözlerinin yer aldığı bölümlere bend adı verilir. Her bendden sonra gelip bu bendleri birbirine bağlayan bölümlere bağlama veya kavuştak
adı verilir. Türküler, diğer halk şiiri ürünlerinden ezgileriyle ayrılır.
Türkülerin özellikleri şunlardır:
Türkü iki bölümden oluşur. Birinci bölüm asıl sözlerin bulunduğu bölümdür ki buna “bent’ adı verilir. İkinci bölüm ise bentlerin sonunda yinelenen nakarattır. Bu bölüme
bağlama” ya da “kavuştak denir. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında kafiyelenir.
Türküler, hece ölçüsünün her kalıbıyla söylenir. Daha çok, yedili, sekizli, on birli hece ölçüleri kullanılır.
Her konuda türkü söylenebilir. Bunlar arasında elbette aşk, hasret ilk sırayı alır.
Halk arasında heyecan uyandıran olaylarla ilgili yakılan türküler bestelenir, zamanla yurdun her köşesine yayılır.
Türkü, bölgelere, konularına, ezgilerine göre değişik isimler alır. Buna göre türkünün, hoyrat, oturak, kırık gibi türleri vardır.
Türküleri kesin ayrıma sokmak güçtür.
Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve söyleniş biçimi değişerek geçebilir. Böylece türkü halka mal olur.
Türkülerin Sınıflandırılması
Türküler ezgileri, konuları ve yapıları bakımından sınıflandırılabilir. Ayrıca söylendikleri bölgelere göre de ad alırlar:

I. Ezgilerine göre Türküler

a. Usulsüzler: Bunlara uzun hava da denir. Divan, bozlak, hoyrat, kayabaşı, Çukurova gibi çeşitleri vardır.
b. Usullüler: Ölçüsü ve ritmi belli olanlardır. Bunlara kırık hava da denir. Zeybekler, halaylar, barlar, horonlar, kaşık havaları… usullü türküleri oluşturur.
II. Konularına Göre Türküler

a. Ninniler: Ninni, annenin çocuğunu kucağında, salıncakta ya da beşikte uyutmak için kendine özgü bir besteyle söylediği basit sözlü türküdür.
b. Çocuk Türküleri: Çocuklara, iyi duygu ve düşünceleri aşılamak için söylenen türkülerdir.
c. Doğa Türküleri: Yaylalar, dağlar, ormanlar, kuşlar, çiçekler gibi türlü doğa varlıklarını konu alan türkülerdir.
d. Aşk Türküleri: Aşk duygularını, sevgiliye kavuşmayı, ayrılığı dile getiren içli türkülerdir.
e. Kahramanlık ve Askerlik Türküleri: Savaş, göç, akın gibi olayları yiğitçe bir üslupla anlatan türkülerdir.
f. Tören Türküleri: Kına gecesi, nişan, düğün gibi törenlerde okunan türkülerdir.
g. İş Türküleri: Toplu olarak bahçede, bağda, bostanda, tarlada çalışırken söylenen türkülerdir.
h. Karşılıklı Türküler: İki kişinin karşılıklı olarak belli bir konu üzerinde söylediği türkülerdir.
i. Ölüm Türküleri: Genç yaşta hastalık, cinayet, kaza gibi nedenlerle ölenler için yakılan türkülerdir.
j. Oyun Türküleri: Besteleri, oyun hareketlerine ve figürlerine uygun türkülerdir.

III. Yapılarına Göre Türküler

Türküler içerisinde bentleri bir, iki, üç, dört dizeden oluşanlar olduğu gibi kavuştukları bir, iki, üç, dört dize olanlar vardır. Ayrıca her dörtlüğün son dizesi
kavuştaktan oluşan türküler de vardır. Bazı türkülerde ise kavuştak yer almaz.

Türkü Örnekleri
Çamlığı başında tüter bir tütün
Acı çekmeyenin yüreği bütün
Ziyamın atını pazara çekin
Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler

Uzun olur gemilerin direği
Yanık olur anaların yüreği
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi
Onun için açık gider gözlerim

§ Ağıt
Ölen kişilerin ardından duyulan acıyı, üzüntüyü dile getirmek için söylenen şiirlerdir. Deprem, yangın, sel gibi doğal afetlerle ilgili de ağıtlar yakılmıştır. Ağıt
söyleme işine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denmektedir.
Ağıtların özellikleri şunlardır:
Ağıtlar, başından acı bir olay geçen ya da ölen kişinin iyiliklerinden, yiğitçe davranışlarından ve yaşamındaki önemli olaylardan söz eder.
Belli geleneksel hareketler eşliğinde kendine özgü ölçü ve uyaklarla söylenir.
Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu’nun hemen her yerinde söylenir.
Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri arasında da sayılabilir.
Türkçede 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok rastlanılanı 8 hecelilerdir.
Kimi şairler koşma nazım biçimiyle ağıtlar da söylemiştir.
Ağıtın, İslamiyet öncesi Türk edebiyatında karşılığı “sagu”, divan edebiyatında karşılığı ise “mersiye’dir.
Ağıt Örnekleri
Çeyizim sandıkta basılı kaldı
Kınalar ellerde yakılı kaldı
Bayrağım ağaçta asılı kaldı
Düğünüm mahşere kaldı neyleyim?

Babam resmimi de duvara assın
Yavrum dedikçe de resmime baksın
Ilıdı suyum da getirin tasın
Düğünüm mahşere kaldı neyleyim?

§ Destan
En az beş dörtlükten başlayıp sınırsız dörtlük sayısına sahip, kafiye örgüsü aaab, cccb, dddb ….; abab,cccb, dddb …; abxb, dddb, eeeb …; aaaa, bbba, ccca … şeklindeki
koşma tipi kafiye örgülerinden herhangi birisi kullanılan şiirlerin nazım şekline destan adı verilir. Destanlar, şekil yönünden düz koşma, zincirleme koşma, yedekli beşli
koşma, koşma şarkı, divan şekilleriyle düzenlenebileceği gibi beşten fazla mâninin anlatım tutumu ve konu bütünlüğü içinde arka arkaya eklenmesiyle kafiye örgüsü mâni, hacim
bakımından destan nazım şekilleriyle de oluşturulabilir.
§ Âşık Tarzı Halk Şiiri
Halkın “âşık” dediği saz şairleri tarafından oluşturulmuştur.
Aşık Tarzı Halk Şiirinin Genel Özellikleri:
İslamiyet’ten önceki “ozan”ın, “âşık” adını alması, sözlü edebiyatımızın devamlılığının göstergesidir.
Şairler genellikle okuma yazma bilmeyen âşıklar usta-çırak iliş­kisiyle yetişmişlerdir.
Âşıklar köylerde, şehirlerde veya asker ocaklarında yetiş­mişlerdir.
Asker ocaklarında veya şehirlerde yetişen âşıklar (kalem şuarası)medreselerde okuduklarından dolayı Divan edebi­yatından etkilenmişlerdir.
Aşk, toplumsal olaylar, doğa güzellikleri işlenen başlıca konulardır.
Âşık edebiyatı dini etki taşımadan oluşmuş, din dışı bir edebiyattır.
Şiirler dörtlüklerle, hece ölçüsüyle ve daha çok yarım uyaklı olarak söylenmiştir.
Koşma, varsağı, semai, destan nazım şekilleri kullanılmış­tır.
Saz eşliğinde söylenen şiirlere içten bir söyleyiş hâkimdir.
Âşık edebiyatında, halkın konuştuğu sade bir Türkçe kul­lanılmıştır.
Kalem şairleri (kalem şuarası) divan edebiyatının etkisinde kalmış, beyitlerle, aruz ölçüsüyle ve divan edebiyatı na­zım şekilleri ve Arapça – Farsça sözcükleri kullanarak
selis, satranç gibi şiirler yazmışlardır.

Aşık tarzı halk şiiri nazım şekilleri şunlardır:
Koşma
Semai
Varsağı
Destan
Dudak Değmez (Leb Değmez)

§ Koşma
Halk edebiyatında en çok kullanılan ve en çok sevilen nazım biçimidir.

Koşmaların genel özellikleri şunlardır:

Genellikle hece ölçüsünün on birli (6+5 ya da 4+4+3) kalıbıyla üç veya beş dörtlük arasında söylenir.
Şair koşmanın son dörtlüğünde adını ya da mahlasını söyler.
İlk dörtlüğün kafiye örgüsü xaxa ya da aaab biçiminde olur.
Diğer dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi arasında kafiyelenir, dördüncü dize birinci dörtlüğün son dizesiyle kafiyelenir. Yani cccb, dddb…
Koşma Örneği
Eğer benim ile gitmek dilersen
Eğlen güzel yaz olsun da gidelim
Bizim iller kıraçlıdır açılmaz
Yollar çamur kurusun da gidelim

Karac’oğlan der ki buna ne fayda
Hiç rağbet kalmadı yoksula bayda
Bu ayda olmazsa gelecek ayda
On bir ayın birisinde gidelim
         Karacaoğlan
Koşmalar işlediği konulara göre değişik isimler alır.

a. Güzelleme: Aşk, hasret, ayrılık, doğa sevgisi gibi lirik konuları işleyen koşmalardır.

Evvel sen de yücelerden uçardın
Şimdi enginlere mi indin gönül
Derya deniz dağ taş demez aşardın
Kara menzilini aldın mı gönül

Yiğitliğim elden gitti yel gibi
Damağımda tadı kaldı bal gibi
Hoyrat eli değmiş gonca gül gibi
Bozulmuş bağlara döndün mü gönül
         Karacaoğlan

b. Taşlama: Bir kişi olay ya da durumu eleştiren koşmalardır.

Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermeğe dervişan beğenmez
Kazak Abdal
c. Koçaklama: Coşkun ve yiğitçe bir üslupla savaş ve kahramanlık konularını anlatan, savaşları tasvir eden koşmalardır.
Yiğitler silkinip ata binende
Derelerde bozkurtlara ün olur
Yiğit olan döne döne döğüşür
Kötüler kavgadan kaçar gün olur

Bir yiğit cidasın almış eline
Serini koymuştur yiğit yoluna
Kalkan paralana zırhlar deline
Kanlı gömlek koç yiğide don olur

Bir yiğit cidasın almış atıyor
Ak elleri kızıl kana batıyor
Bir kötü kavgadan dönmüş kaçıyor
Kaçma kötü kaçma şimdi dön olur

Köroğlu çağırır figan ağıtlar
İman ehli birbirini öğütler
Boydan boya demir donlu yiğitler
Çalar kılıcını kahraman olur
           Köroğlu

d. Ağıt: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan acıları anlatmak amacıyla söylenen ölü çıkan evlerde, matem toplantılarında okunup ağlanılan şiirlerdir. Ağıtlar, eski Türk
sagularını hatırlatır. Ağıtların çoğu on birli hece ölçüsüyle söylenmiştir. (Anonim halk şiiri ürünü olan ağıtlar da vardır).

Can evimden vurdu felek neyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yârim diye bülbül diller iniler
Dadaloğlu
§ Semai
Daha çok sevgi, doğa, güzellik gibi konuların işlendiği Aşık Tarzı Halk şiiri nazım şeklidir.
Semainin özellikleri şunlardır:
Hece ölçüsünün sekizli kalıbıyla yazılır (4+4 duraklı ya da duraksız).
Dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişir.
Semailer, kendine özgü bir ezgiyle okunur.
Kafiye düzeni koşma gibidir, (abab. cccb, dddb…)
Semai Örneği
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuştu
Kokar Elif Elif diye
          Karacaoğlan

§ Dini Tasavvufi Türk Şiiri
Dini- Tasavvufi Halk şiiri, 13. yüzyılda Babai isyan­ları, Moğol istilası, haçlı seferleri, inanç ve kültür farklılıkları sosyal ve siyasi huzursuzluklarla dolu Anadolu’da
oluşmuştur.

Dini-Tasavvufi Halk Şiirinin Özellikleri
Tasavvuf düşüncesini temel alır.
Kurucusu Ahmet Yesevi’dir.
Tasavvufun amacı insanı olgunlaştırmak ve onu insan-ı kâmil yapmaktır.
Tasavvufta önemli olan Allah aşkıdır; yani ilahı aşktır.
Tasavvufa göre bütün evren Allah’tan bir parçadır ve in­san nefsi arzularından arınarak gönlünü ilahi aşkla doldurarak Allah’a ulaşabilir.
Tekkeler etrafında bir araya gelen tasavvufçular bu görüşlerini, İslamiyet’i yaymak için edebiyatı bir araç olarak görmüşlerdir.
İlahi aşkın ele alındığı lirik ve didaktik ürünler verilmiştir.
Şiirler ağırlıklı olarak müzik eşliğinde söylenmiştir.
Genel olarak hece ölçüsü kullanılmış olsa da aruz ölçüsü de kullanılmıştır.
Nazım birimi olarak hem dörtlük hem de beyit kullanılmıştır.
Özellikle “koşma” nazım şekliyle ilahi, nutuk, şathiye, dev­riye, nefes nazım türlerinde şiirler yazılmıştır.
Gazel, kaside, mesnevi nazım şekliyle şiirlerin yazıldığı da görülmektedir.
Tasavvufi terimlerin ve bazı yabancı sözlerin dışında genellikle halkın konuştuğu dil kullanılmıştır.
Oğuz Türkçe­sinin Anadolu’daki ilk ürünlerinde sade bir dil kullanılmıştır.
Âşık Paşa, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana 13. ve 14. yüzyıl mutasavvıflarındandır.
Yunus Emre’nin dili dönemin diğer sanatçılarına göre daha sadedir.
Dini-tasavvufi halk şiiri nazım türleri şunlardır:
-İlahi
İlahi, Allah’ı övmek, O’na dua etmek ve en büyük aşkın Allah aşkı olduğunu belirtmek amacıyla yazılmış makamla okunan dini tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Arapça
kökenli bir kelimedir. Bir başka kullanımı da şaşma ve sitem bildiren ünlemdir.
İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri
vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dinin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için
inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inanışlarda ilahi
söylemek bir tür ibadettir. Fakat ilahi söylemek çoğu inanışta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.
İlahiler tarikatlara göre değişik isimler alır. Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme(deyiş), diğer tarikatlarda cumhur ve ilahi adını alır.
İlahinin özellikleri şunlardır:

Kendine özgü bir ezgiyle okunur.
Hem koşma, hem semai biçiminde ve hem hece hem de aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
Hece ölçüsünde 7, 8 ve 11 ‘li kalıplar tercih edilmiştir.
Dörtlüklerden oluşur. Dörtlük sayısı 3 ila 7 arasında değişir.
Genelde şiirin içinde şairin mahlası geçer.
İlahi denince akla ilk gelen Yunus Emre dir. Yunus Emre, şiirlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmıştır. Hece ölçüsü kullanmıştır.11′li hece ölçüsünü
kullanmıştır. Halkın içinden biri olduğu için halk tarafından çok sevilmiştir ve dili halkın dilidir.
Daha sonra Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısri, Aziz Mahmut Hüdai, Yunus Emre’nin etkisinde kalarak ilahiler yazmışlardır.

İlahi
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın âşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’durur benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni
                          Yunus Emre

-Nefes
     Nefes, dini temellere bağlı âşık edebiyatı nazım şekillerinden ilahilerin Alevi-Bektaşi âşıklarınca yazılanlarına denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud,
Alevi-Bektaşi ilkeleri, tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8, 11′li kalıpları
ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı 3-7 arasında değişir. Fazla da olabilir.
Nefes Nazım Biçimi Özellikleri
Bektaşi şairlerinin yazdığı tasavvufi şiirlerdir.
Genellikle, nefeslerde tasavvuftaki Vahdet-i Vücud felsefesi anlatılır.
Bunun yanında Hz. Muhammed (A.S.M) ve Hz. Ali (R.A) için övgüler de söylenir.
Nazım birimi dörtlüktür. Dörtlük sayısı 3 ila 8 arasında değişir.
Hece ölçüsüyle yazılırlar. Ama aruz ölçüsüyle yazılan nefesler de vardır.
Nefeslerde, kalenderâne ve alaycı bir üslup dikkati çeker.
Duygu ve düşünceleri nükteli bir şekilde ve zarafet ölçüleri içinde söylemek nefesin en belirgin özelliğidir.
Özellikle Pir Sultan Abdal, bu tarzdaki şiirleriyle tanınır.
Bektaşi ilahilerine “nefes”, “deme”, “deyiş”; Mevlevi ilahilerine “ayin”; Gülşeni ilahilerine “tapuğ”; Halveti ilahilerine de “durak” adı verilir.

Nefes Örneği

Eşrefoğlu al haberi
Bahçe biziz bağ bizdedir
Biz de mevlanın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir

Erlik midir eri yormak
Irak yoldan haber sormak
Cennetteki ol dört ırmak
Coşkun akan sel bizdedir

Âdem vardır cismi semiz
Abdes alır olmaz temiz
Halkı dahleylemek nemiz
Bilcümle vebal bizdedir

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin çiçeğiyiz
Hacı bektaş köçeğiyiz
Edep erkan yol bizdedir

Kuldur Hasan Dede’m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif hakka doğru yoldur
Cim ararsan dal bizdedir
          Hasan Dede

-Şathiye
     İnançlardan alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. Şathiyeler, tasavvuf akımına mensup şairlerce söylenmiş ya da yazılmış, tasavvufi inançları anlatan, anlaşılması
yorumlanmasına bağlı olan şiirlerdir. Şathiyelerin tasavvufi konuları işleyenleri “şathiyat-ı sûfiyâne” adını alır. Görünüşte saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında
tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği anlaşılır. Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi şairlerinde rastlanır. Kaygusuz Abdal, edebiyatımızdaki önemli şathiye şairlerindendir.

Şathiye Örneği

Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yersin kozumu

Uğruluk yaptı bana
Bühtan eyledim ona
Çerçi de geldi aydır
Hani aldın gözgünü

Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü

İplik verdim cullaha
Sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar
Gelsin alsın bezini

Bir serçenin kanadın
Kırk katıra yüklettim
Çift dahi çekemedi
Şöyle kaldı kazını

Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu

Bir küt ile güreştim
Elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım
Gövündürdü özümü

Kafdağı'ndan bir taşı
Şöyle attılar bana
Öylelik yola düştü
Bozayazdı yüzümü

Balık kavağa çıkmış
Zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş
Baka şunun sözünü

Gözsüze fısıldadım
Sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler
Dilimdeki sözümü

Bir öküz boğazladım
Kakladım sere kodum
Öküz ıssı geldi der
Boğazladım kazımı

Bundan da kurtulmadım
Nideyim bilemedim
Bir çerçi de geldi der
Kanı aldın gözgümü

Tosbağaya sataştım
Gözsüz sepek yoldaşı
Sordum sefer nereye
Kayseri'ye âzimi

Yunus bir söz söylemiş
Hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden
Örter mâ'na yüzünü
Yunus Emre

-Devriye

İnsanın varoluşunu anlatan tasavvufi şiirlerdir. Devir kuramını anlatır. Devir kuramı; Hz. Muhammed’in “Ben Nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı.” hadisi ile ilgilidir.
Mutasavvıflara göre vücut halindeki Hz. Muhammed, yeryüzüne sonradan gelmiştir. Halbuki ruh hâlinde olan Hz.Muhammed ezelden beri vardır.

Vakti gelen ruh maddî âleme iner. Önce cansız varlıklara, sonra bitkilere, hayvana, insana en sonra da insan-ı kâmile geçer. Oradan da Allah’a döner ve onunla birleşir. Bu
inişe nüzûl; Allah’a dönüşe de hurûç denir. İşte bu inişi ve çıkışı anlatan şiirleredevriye denir. Felsefi bir konuyu işlediğinden anlaşılması zordur. 11′li hece ölçüsüyle
söylenir. Bu bakımdan ilahi ile benzerlik gösterir.

Devriye Örneği

Katre idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir?
Devre edip âlemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

-Nutuk

Tekkelerde pirlerin, mürşitlerin tarikata yeni giren dervişlere tarikat derecelerini, adabını öğretici mahiyette söyledikleri şiirlerdir. Şekil yönünde koşmaya benzeyen nutuk,
11 ‘li hece ölçüsüyle söylenir. 7′li ya da 8′li heceyle yazılmış olanları da vardır. Bu türün edebiyatımızdaki en büyük ismi Kaygusuz Abdal’dır.
Nutuk Örneği
Evliyadan gelen kelam
Okunan Kur’an değil mi
Gerçek velinin sözleri
Sûre-i Rahman değil mi
Kaygusuz Abdal
§ Methiye
Methetme, övme anlamına gelen Divan Edebiyatı nazım türüdür. Edebiyatta birini övmek amacıyla yazılan şiirlere denir. Methiyeler, padişahları, sadrazamları, devletin ileri
gelenlerini, din büyüklerini veya değer verilen herhangi bir şahsı övmek için söylenir. Yani methiyeler övmek gayesiyle yazılan kasidelerdir. Kasidenin asıl bölümüdür. Ancak
kaside nazım şeklinden başka nazım şekilleri ile söylenmiş methiyeler de vardır. Methiyeler çoğunlukla kaside nazım biçimiyle yazılır.
Methiyenin Özellikleri
Kasidenin sunulduğu kişinin övüldüğü bölümdür.
Şiir yönü çok zayıf, dil yönü diğer bölümlere göre çok ağırdır.
Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.
Sözcük olarak “birini övme, birinin iyi özelliklerini sayma” anlamına gelmektedir.
Edebiyatta bir kimseyi övmek amacıyla yazılan manzum veya mensur eserlere denir.

o Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler
İslamiyet Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı’nın on beşinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar devam eden döneminde de olay çevresinde gelişen pek çok edebî
metin oluşturulmuştur.
Sagu, koşuk, ilahi, gazel, kaside, mâni vb. edebiyatımızdaki şiir söyleme ve yazma geleneğinin köklü bir geçmişinin olduğunu göstermektedir. Aynı durum olay çevresinde
gelişen edebî metinler için de söz konusudur. Gerek İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı’ndaki destanlar gerekse de İslamiyet Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı’nın on beşinci yüzyıla
kadar devam eden dönemindeki Battalnâme, Hamzanâme ve Dânişmendnâme gibi destansı hikâyeler ve Cemşid u Hurşid benzeri mesneviler, anlatmaya bağlı edebî metinlerde de yeterince
eser verildiğini açıkça göstermektedir.
Olay çevresinde oluşan metinler hareketliliğe dayalıdır. Bu metinlerin temelinde yaşanan, duyulan, görülen veya kurgulanan olaylar yer alır. Bu tür metinlerde bir olay
örgüsü bulunur. Anlatılanlar çoğunlukla yere, zamana ve kişiye bağlı olarak ortaya konur. Olay çevresinde oluşan metinler; anlatmaya bağlı metinler ve göstermeye bağlı metinler
olmak üzere ikiye ayrılır:
a. Anlatmaya Bağlı Metinler
15. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı edebiyatında anlatmaya bağlı metinler, destanlardan, halk hikayeleri ve masallardan günümüzde öykü ve romana kadar bir
gelişme seyri izlemiştir. Tüm bu edebi metinlerin temelinde yaşanılan görülen ya da duyulan olaylar vardır. Özellikle XV. yüzyıla kadar görülen Dede Korkut, Danişmentname,
Battalname gibi epik hikayeler ve Cemşid-i Hurşit, Makalat, gibi mesneviler anlatmaya dayalı metinlerin bolca verildiğini gösterir.
XV. yüzyıldan XIX. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı edebiyatında anlatmaya bağlı metinler genellikle Halk edebiyatında “halk hikayeleri”, Divan edebiyatında ise
“mesneviler” şeklinde oluşturulmuştur.

-Halk Hikayeleri
Gerçek ya da gerçeğe yakın olayların anlatıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Genellikle sevgi
ve kahramanlık konularını işler. Kişiler gerçek yaşama uygundur. Bu kişilerin olağanüstü özellikleri oldukça sınırlıdır. Halk hikâyeleri, diğer insanlara göre daha kültürlü
kişiler tarafından anlatılır. Nesir nazım karışımı bir anlatım kullanılır. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin ünlü halk hikâyelerindendir.

Destanların, zaman içerisinde biçim ve öz değişikliğine uğramasıyla oluşan ürünlerdir. Halk hikâyelerinde olağanüstü unsurlar azalmış, kişiler ve olaylar doğal boyutlarına
gelmiştir. Halk hikâyeleri ilahi bakış açısı ile oluşturulur. Yani hikâyelerin anlatıcısı her şeyi bilmektedir. Bu hikâyelerin metinleri kurmacadır ve bu metinlerde dil şiirsel
işleviyle kullanılmıştır.

     Halk hikâyeleri konularına göre üçe ayrılır:
Aşk hikâyeleri: Toplum hafızasında uzun süre yaşayan aşkların hikâyeleştirildiği sevgi temalı halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Elif ile Mahmut, Derdiyok ile Zülfü-siyah, Âşık
Garip, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Tahir ile Zühre, Ercişli Emrah ile Selvihan vb. örnek verilebilir.
Dinî temalı kahramanlık hikâyeleri: Tarihe mal olmuş kahramanları veya dinsel açıdan önemli kabul edilen erdemli kişileri konu edinen halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere
Danişment Gazi ile ilgili hikâyeler, Hayber Kalesi, Van Kalesi gibi Hz. Ali ile ilgili hikâyeler vb. örnek verilebilir.
Destanî halk hikâyeleri: İçinde destana ait bazı özellikleri barındıran halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Dede Korkut Hikâyeleri ve Köroğlu Hikâyesi örnek gösterilebilir.
Halk Hikâyelerinin Genel Özellikleri

Aşk, sevgi ve kahramanlık gibi konular işlenir.
Ortaya çıktıkları dönemin sosyal, siyasal ve kültürel özelliklerini yansıtır.
Olaylar halkın anlayacağı, sade bir dille anlatılır.
Âşıklar, olayları saz çalarak taklitler yaparak anlatırlar.
Kişiler ve olaylar gerçeğe yakındır; olağanüstülükler oldukça sınırlıdır.
Anlatıcıları halk ozanları, şairler, âşıklar gibi kültürü olan kişilerdir. Anlatımda nazım ve nesir birlikte kullanılır. Hikâyelerde olayın anlatımını hızlandırmak için nesre
başvurulurken, duyguları daha etkili yansıtmak için nazım kullanılmıştır.
Halk hikâyeleri sözlü gelenek ürünleridir, yani anonimdir.
XVI. yüzyıldan itibaren destanın yerini almıştır.
Nazım-nesir karışıktır.
Anlatmaya ve olaya dayanan bir türdür.
Masallarda olduğu gibi kalıplaşmış ifadeler vardır.
Halk hikâyesinin içinde masal, efsane, fıkra, dua, beddua, deyim, atasözü, bilmece vb. örneklerine rastlanabilir.
Özel anlatıcıları vardır. Meddahlar veya âşıklar tarafından anlatılır. Anlatıcıları okur-yazar, az çok kültürlü kişilerdir.
Genellikle mutlu bir biçimde biter.
Kahramanların yaptığı dua ve beddualar mutlaka kabul edilir. Kahramanın en büyük yardımcısı Hz. Hızır, ondan sonra attır.
Kahramanlar genellikle dört şekilde âşık olur:
Bade içme,
Resme bakarak âşık olma,
İlk görüşte âşık olma,
Aynı evde büyüyen kahramanlar kardeş olmadıklarını öğrenince.
Türk halk hikâyeleri genel olarak beş bölüm halinde düzenlenir:

Fasıl: Âşık bu bölümde dinleyiciyi hazırlamak, ustalığını göstermek veya dinleyenlerin isteklerine cevap vermek için bir divani söyler. Ardından cinaslı bir türkü, bunun
ardından da olağanüstü bir konunun yer aldığı bir tekerleme söylenir.
Döşeme: Manzum veya mensur cümlelerden oluşan kalıplaşmış bir giriştir. Hikâyenin geçtiği yer ve zaman, hikâyenin kahramanları ve bunların aileleri tanıtılır.
Hikâyenin Asıl Konusu: Aşk hikâyelerinde aşığın sevgilisine kavuşmak için çektiği sıkıntılar; dini-destanî hikâyelerde ise, din ve kahramanlık konuları ağır basar.
Sonuç ve Dua: Aşk hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu sevgililer vuslata ermeden biter. Hikâyenin sonunda dua edilerek hikâye bitirilir.
Efsane: Hikâye ile ilgisi olmayan bu efsanede, vuslatın gerçekleşmediği hikâyelerde sevgililerin öbür dünyada vuslata ereceklerine işaret edilir.
Halk hikâyeleri; Türk, Arap ve İran-Hint kaynaklı olmak üzere üç grupta toplanır:

Türk kaynaklı hikâyeler: Dede Korkut Hikâyeleri, Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Emrah ile Selvihan…
Arap kaynaklı hikâyeler: Yusuf ü Züleyha, Leyla ile Mecnun…
Hint-İran kaynaklı hikâyeler: Ferhat ile Şirin, Kelile ve Dimne…

-Mesneviler
Öğüt verici bir olayı anlatan uzun şiirlerdir. Her çeşit konu işlenebilir. Roman ve öykünün yerini tutan bir nazım şeklidir. Mesnevilerin genel özellikleri şunlardır:
Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir.
İran edebiyatından alınmıştır. İran edebiyatında Firdevsî’nin Şehname’si ünlüdür.
Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir.
Konu ne olursa olsun olaylar masal havası içinde anlatılır.
Konularına göre sınıflandırılırlar: aşk, din ve tasavvuf, ahlâk ve öğreticilik, savaş ve kahramanlık, şehir ve güzelleri, mizah.
İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir.
Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir (beyit sayısı sınırsızdır). 20-25 bine kadar çıkabilir.
Mesnevi de bölümlerden oluşur: Önsöz, tevhit, münacat, naat, miraciye, 4 halife için övgü, eserin sunulduğu kişiye övgü, yazış sebebi, asıl konu, sonsöz.
Mesnevide her beyit kendi içinde kafiyelidir: aa bb cc dd ee …
Divan şiirinde beş mesneviden oluşan eserler grubuna (bugünkü anlamıyla setine) “hamse” denir.
Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir.
Edebiyatımızda yazılmış ünlü mesneviler şunlardır:
Ahmedi – İskendername
Süleyman Çelebi – Mevlid
Şeyhi – Harname, Hüsrev ü Şirin
Nabi – Hayrabat
Fuzuli – Leyla ile Mecnun
Şeyh Galip – Hüsn ü Aşk

b. Göstermeye Bağlı Metinler (Temaşa)
Sözlü edebiyat geleneğinde gelişerek, Türk halkının yüzyıllar boyunca gelenek ve göreneklerini törenlerde şenlik ve kutlamalarda ortaya koydukları seyirlik oyunlara “Türk
Halk Tiyatrosu” denir.

     Batı etkisinde gelişen Türk tiyatrosundan önce, kaynağını toplumumuzun yüzlerce yıllık geçmişinden alan Türk tiyatrosu mevcuttu. Türk halk tiyatrosu olarak adlandırılan tiyatromuz dört ana grupta incelenebilir: Ortaoyunu, gölge oyunu (Karagöz ve kukla) meddah ve köy seyirlik oyunları. Bu tiyatro türlerinin ortak özellikleri şunlardır:

Türk Halk Tiyatrosunun Genel Özellikleri:
Sözlü edebiyat geleneği içerisinde gelişmiştir. Usta-çırak ilişkisi içerisinde varlığını devam ettirmiştir.
Halk şiiri gibi Türklerin Anadolu’ya gelişinden önceki kültür hayatında da varlığına rastlanır.
Çoğunlukla yazılı bir metne bağlı kalınmadan oynanır. Oyuncular oyunu doğaçlama olarak oynarlar.
Oyunun giriş ve sonuç bölümlerinde birbirine yakın kalıplaşmış ifadelere yer verilir.
Daha çok söz sanatlarına, dilin ince anlam farklılıklarına dayanır. Yanlış anlamalar, kelimelerin farklı anlamlara sahip olması sonucunda ortaya çıkan komiklikler önemli bir
özelliktir.
Taklit ve karşıtlıklardan yararlanma önemli bir yer tutar.
Olumlu ve olumsuz tiplemelere yer verilir, (bilen-cahil, iyi-kötü… gibi)
Oyunların hemen hepsinde komedi ön plandadır. Eğitici tarafı olmakla birlikte eğlendiricilik yönü ağırlıktadır.
Türk Halk Tiyatrosu’nun en önemli özelliği sanatçıların yazılı bir metne bağlı kalmadan oyunun konusuna göre serbestçe hareket etmeleri ve konuşmalarıdır. Sanatçı, oyun
sırasında zihninde canlandırdığı ortama uygun sözler söyler. Buna “tuluat” denir.
Geleneksel seyirlik oyunlarının eğlendiricilik yönü ağır basar. Bu tiyatrolar güldürü, dans ve söz hünerine dayanır.
Türk halkının hayat tarzını ve kültürünü yansıtır.
Zaman içerisinde şekil ve içerik bakımından değişikliğe uğramasına rağmen günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
Konular çoğunlukla sembolik ve karikatürize olaylara dayanır. Çevre, olay ve insanların olduğu gibi kopya edilmesi yerine bunların tipik özellikleri ön plana çıkarılır.
Dekor, makyaj ve benzeri öğeler ikinci planda olmuş, göstermelik olarak yer almıştır.
Bu türlerde müzik, dans ve oyun iç içe olmuştur.
     Yukarıda özellikleri verilen Türk halk tiyatrosu, batı etkisindeki tiyatronun bize gelmesiyle uzun bir zaman basit, sadece güldürüye dayalı bir tür olarak görülmüştür.
     Günümüzde ise bu tiyatronun teknik yapısı ve içindeki sosyal eleştiri yeniden fark edilmiş ve bu tiyatronun önemi artmıştır. Batıda yaygınlaşan epik tiyatro, soyut tiyatro ve kabare türlerinin özellikleriyle geleneksel Türk tiyatrosunun özellikleri arasında önemli benzerlikler olduğu görülmektedir.

Geleneksel Türk tiyatrosu dört alt gelenekten oluşmuştur:
-Karagöz (Gölge oyunu)
Deriden kesilen ve tasvir adı verilen birtakım şekillerin, arkadan ışık yardımıyla beyaz bir perde üzerine yansıtılmasına dayanan bir gölge oyunudur. Birçok milletin
kendine özgü gölge oyunları vardır. Türk milletinin gölge oyunu olan Karagöz, aslında birçok yeteneğe sahip bir sanatçının çoğunlukla tek başına gerçekleştirdiği sanatsal bir gösterimdir.
     Karagöz oyununun doğuşu hakkında oldukça farklı rivayetler mevcuttur. En yaygın görüş şudur: Sultan Orhan devrinde Bursa’da bir cami inşaatı esnasında, biri duvarcı diğeri demirci olan Hacivat ile Karagöz, gevezelikleri ve maskaralıkları ile öteki işçileri çalışmaktan alıkoydukları için padişah tarafından öldürtülür. Bu yaptığından pişmanlık
duyan padişahı teselli etmek için Şeyh Küşteri, Hacivat ile Karagöz’ün suretlerini yapıp konuşmalarını ve hareketlerini perde önünde canlandırmaya çalışır.
     Karagöz oyununda sahne, seyirciye göre arkasından aydınlatılmış beyaz bir perdeden ibarettir. Oyun, deve derisinden yapılmış ve her biri belli bir tipi canlandıran renkli
figürleri perdeye yansıtmak ve hareket ettirmek suretiyle oynanır. Karagöz ile Hacivat, gölge oyununun en önemli tipleridir. Oyun, yazılı bir metne dayanmaz, doğaçlama olarak gelişir.
Karagöz Oyununun Genel Özellikleri:
     Bu gösterimi yapan kişiye hayalî ya da hayalbâz denir. Hayâlbazın en önemli yardımcısı perde gazeli, şarkı, türkü okuyan, tef çalan yardaktır.
     Karagöz oyunu doğaçlamaya dayanır. Yazılı bir metni yoktur. Ancak bazı konular sıklıkla ele alınır. Belirlenmiş bu konuların işlenişi, diyalogların kuruluşu tamamen Karagöz oynatıcısının tercih ve yeteneğine bırakılmıştır.
     Karagöz oyunlarının bazıları şu başlıklardan oluşur: Karagöz’ün Aşçılığı, Karagöz’ün Şairliği, Eskici, Telgrafçı, Çivi Baskını, Kanlı Kavak, Yalova Sefası, Sahte Gelin, Hançerli Hanım…
     Güldürme esasına dayanan Karagöz, ağırlıklı olarak yanlış anlamalarla doğan bir kargaşayı yansıtır.
     Karagözde tef, zil ve basit bir düdük yardımıyla oyuna müzik de eşlik eder. Bu düdük zaman zaman yaratıkların korkunç seslerini çıkarmada da kullanılır.
     Karagöz oyununun piri Şeyh Muhammed Küşteri olarak kabul edildiğinden Karagöz oyununa “Küşteri Meydanı” da denir.
     Karagöz, Osmanlı’nın sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını tanımamız için önemli ipuçları içerir. İmparatorluğun dil, din ve ırk zenginliğini farklı kesimlerden
kahramanlar aracılığıyla yansıtır.
Karagöz Oyununun Tipleri
Karagöz: Okumamış halk adamı tipidir. Hacivat’ın kullandığı yabancı kelimeleri ya hiç anlamaz ya da yanlış anlar. Bu yanlış anlamalar, oyunda gülünç durumların oluşmasını sağlar. Karagöz, dobra, zaman zaman da patavatsız olmasından ötürü sürekli zor durumlarla karşılaşır. Buna rağmen bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsizdir, Hacivat’ın bulduğu işlere girip çalışır.
Hacivat: Hacivat biraz öğrenim görmüş, gösteriş meraklısı, kendini beğenmiş yarı aydın tipidir. Arapça ve Farsça kelimeleri sıkça kullanır. Perdeye gelen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder. Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar.
Çelebi: Türkçeyi İstanbul ağzıyla kusursuz bir şekilde konuşur. Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düşkünü bir çapkındır.
Zenne: Karagöz oyunundaki bütün kadınlara genel olarak zenne denmiştir.
Beberuhi: “Yaşı büyük aklı küçük” deyimiyle nitelendirilebilecek bir tiptir.
Tuzsuz Deli Bekir: Bir elinde içki şişesi, bir elinde tabanca ya da kama vardır. Olayların karmaşıklaştığı anda gelip kaba kuvvetle olayı çözer.
Himmet: Sırtında baltası olan kaba saba bir tiptir.
Oyunda ayrıca zenne Tiryaki (Laf ebesi), Laz (kayıkçı, kalaycı), Efe (zorba), Kayserili (pastırmacı), Acem (zengin tüccar), Matiz (sarhoş), Arap (köle) gibi kişiler de vardır.
Karagöz Oyununun Bölümleri
Karagöz oyunu mukaddime (giriş), muhavere (söyleşme), fasıl (oyun) ve bitiş olmak üzere dört bölümden meydana gelir:
Mukaddime (giriş): Metinde, Hacivat’la Karagöz’ün çatışmasına kadar olan kısım giriş bölümüdür. Perde aydınlatıldıktan sonra Hacivat müzik eşliğinde bir semai okur. Semai bitince “Of, hay Hak!” diyerek, perde gazeli denen bir şiir okur. Sonra Karagöz’ü perdeye davet eden sözler söyler. Karagöz, Hacivat’ın çıkardığı gürültüye kızar, perdeye gelir, kavga ederler.
Muhavere: Metinde, Hacivat’ın “Vay Karagöz’üm, benim iki gözüm merhaba.” sözü ile başlayıp paçanın sonuna kadar devam eden kısım, oyunun muhavere (karşılıklı konuşma) adı
verilen ikinci bölümüdür.
Fasıl: Oyunun perdeye aksettirilen asıl bölümüdür. Bu bölümde çeşitli tipler oyuna katılır. Bunlar genellikle kendi ağız (şive) özellikleriyle Karagöz’le konuşturulur.
Konuşmalara bazen Hacivat da karışır. Konuşmalarda komiklik ağır basar. Olaylar bir yerde düğümlenir. Sonunda başka bir tipin (efe, külhanbeyi, sarhoş vb.) perdeye gelmesiyle
düğüm çözülür.
Bitiş: Bu bölümde tekrar Hacivat’la Karagöz’ün konuşmaları olur. Konuşma kavgaya dönüşür. Hacivat: “Yıktın perdeyi eyledin virân. Varayım sahibine haber vereyim hemân” diyerek perdeyi terk eder. Karagöz de: Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola.’ diyerek oyunu bitirir.

-Orta Oyunu
     Geleneksel Türk tiyatrosunun birçok bakımdan karagöze benzeyen ama canlı oyuncularla oynayan bir türü de orta oyunudur. Seyircilerin çevrelediği boş, meydanlık bir alanda oynandığı için bu ismi almıştır. Orta oyunu kesin biçimini ve orta oyunu adını 19. yüzyılda almıştır. Orta oyununun da yazılı bir metni yoktur. Ana çizgileri bilinen bir konu ele alınarak oyuncuların irticalen (doğaçlama) yani tuluat yoluyla geliştirdikleri olaylar dizisi, oyun kişileriyle sahneye getirilir.
     Orta oyununda Karagöz'ün karşılığı Kavuklu, Hacivat'ın karşılığı ise Pişekâr'dır. Öbür oyun kişileri, gölge oyunundaki kişilerle büyük benzerlik gösteren kalıplaşmış tiplerdir.
     Orta oyunu da dört bölümden oluşur. Ama burada perde gazeli yerine Pişekâr'ın seyirciyi selamlaması ve zurnacıyla konuşarak oyunu açması, muhavere bölümünde ise Pişekâr ile Kavuklunun tanışma konuşmaları ve Kavuklunun sonunda rüya olduğu anlaşılan bir olayı anlatması (tekerleme) gibi özellikler orta oyununun Karagöz'den ayrıldığı bazı yönlerdir.

Orta Oyununun Bölümleri

Orta oyunu, Karagöz'de olduğu gibi dört bölümden oluşur. Bu bölümler giriş, tekerleme, fasıl ve bitiş şeklinde sıralanır.

Giriş (öndeyiş): Bu bölümde, Pişekâr müzik eşliğinde ortaya çıkar ve oyuncuları selâmlar. Oynanacak oyunu takdim eder ve oyunu başlatır.

Söyleşme (tekerleme): Önce Pişekâr ile Kavuklu arasında kısa birer konuşma olur. Sonra olmayacak şeyler gerçekmiş gibi anlatılır. Buna tekerleme adı verilir.

Fasıl: Asıl oyunun ortaya konduğu bölümdür. Bu bölümde Pişekâr ve Kavuklu dan başka Laz, Ermeni, Arnavut, Rum, Balama, Frenk, Fransız gibi tipler kendi şiveleriyle
konuşturulur. Bunların konuşmaları ve kıyafetleri komedi unsuru oluşturur.

Bitiş: Pişekâr, Kavuklu ile kısa bir konuşma daha yapar. Sonra oyunun bittiğini ilan eder. Seyircilerden "Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola." diyerek özür diler. Bir
sonraki oyunun adını ve yerini bildirir.

-Meddah
     Tek kişi tarafından oynanan bir halk tiyatrosudur. Son devrin meddahları kahvehanelerde yüksekçe bir yere oturup anlatırlardı. Bunlar halk arasında dolaşan veya yazılı
edebiyattan alınma yahut kendilerinin zemin ve zamana uygun olarak uydurdukları hikâyeleri, kahramanlarının şivelerini taklit ederek türlü jest ve mimiklerle anlatırlardı.
     Meddah, bir tiyatro eserindeki bütün şahısları kendisinde birleştirmiş bir aktör durumundadır.
     Meddah, olayları temsil ederken seyircilerin rahatça görebileceği yüksek bir yere oturur. Bir eline mendil (makreme), bir eline de sopa (değnek) alır. Mendili değişik
tipteki kişilerin kıyafetini göstermek ve ağzını kapatarak seslerini taklit etmek, değişik başlıklar yapmak için kullanır. Sopadan da oyunu başlatmak, seyirciyi susturmak,
değişik sesler çıkarmak ve saz, süpürge, tüfek, at gibi varlıkları canlandırmak için yararlanır.
     Meddah oyunu, genellikle kahvehane, meydan gibi halkın topluca bulunduğu yerlerde oynanırdı. Her kesimden insan bu oyuna ilgi gösterirdi. Saray halkını eğlendirmek için görevlendirilen meddahlar da vardı. Meddah, çeşitli kişisel ilişkilerin taklit yoluyla canlandırılması, senaryoların orada bulunan seyirciye göre, doğaçlama olarak geliştirilmesi açısından hikâyecilerden ayrılarak bir oyuncu kimliği kazanır.

-Köy Seyirlik Oyunu
     Köy seyirlik oyunları çağlar boyu süren halk tiyatrosu geleneğinin günümüze gelen mirasıdır. Bu oyunlar tarih boyunca göçlerden, çeşitli kültürlerden ve birikimlerden
etkilenmiştir. İslamiyet öncesi Türk kültüründe bugünkü İslamiyet ve Anadolu kültürünün etkisini görüyoruz. Bu oyunlar zaman boyutunda beslenerek bugünkü şeklini almıştır.
Oynandığı toplumun kültür düzeyine, zaman ve geleneğe bağlı olarak şekillenir.
Seyirlik oyunları iki ana gruba ayırabiliriz: Ritüel nitelikli oyunlar, Belirli bir takvimi olan işlevsel oyunlar.
     Ritüel kökenli oyunlarda şenlik, büyü, bolluk ve bereket motifleri iç içedir. Taklit, eylem ve toplu katılma doğaya karşı korunmadır. Bu tür oyunlar eski-yeni, iyi-kötü, bolluk-kıtlık, yaz-kış, ak-kara, güçlü-zayıf gibi çatışmalar üzerine kurulur.
     Eğlence amaçlı oyunlar: Evlenme törenlerinde ve çeşitli toplantılarda eğlence amacıyla oynanan oyunlardır. Eğlence amaçlı oyunlarda topluluğu eğlendirmek amacı güdülür.
      Oyunlarda toplumun eksik yönleri ele alınır, bozuk kişilikler alaya alınır. Kelime oyunlarından yola çıkılarak espriler yaratılır. Ahlaki bir sonuca varma aranır.
Köy tiyatrosu, karagöz ve orta oyunundan daha eskiye dayanır. Köylülerin uzun kış aylarında düğünlerde, bayramlarda eğlenmek ve vakit geçirmek için düzenledikleri basit, temsili oyunlardır. Köy seyirlik oyunları sözlü geleneğe bağlıdır ve anonimdir.
     Oyunun içeriği ve yapısı yörelere göre farklılık gösterebilir. Oyun köyde gençler ve orta yaşlılar tarafından canlandırılır. Çocuklardan ihtiyarlara kadar her yaştan köylüler de bu oyunların seyircileridir.
     Oyunlarda gerekli görülürse çok basit bir dekor fikrini veren malzemelerden, duruma göre basit kostümlerden ve makyajdan da yararlanılır. Oyunlar kapalı veya açık yerlerde oynanır. Canlandırılan olayın konusu genellikle köy yaşamıyla ilgili bolluk, yoksulluk, kıskançlık ve sevgidir. Oyunun içeriği ve yapısı yörelere göre farklılık gösterebilir.

o Öğretici Metinler 
     İslami dönemde öğretici metinler düzyazı biçiminde verilmiştir. Düzyazının şiirin yanında sönük kaldığı bu dönemde az da olsa nesir alanında eserler de verilmiştir. Bu eserler, üslup ve içerik açısından değişik gruplara ayrılarak incelenir.
     Divan edebiyatında nesre “inşa”, nesir yazan kişiye “münşi”, nesirlerin toplandığı eserlere “münşeat” adı verilir. Nesir türündeki eserler ise “tarihler, münşeat,
tezkire; ilmî, dinî ve ahlaki eserler’ dir. Divan nesrini üç bölümde incelemek mümkündür:

SADE NESİR
     Halk için yazılan sade anlatımlı nesirlerdir. Halk için yazılan bu nesirlerde masal, efsane, öykü, destan, dinî ve tasavvufi konular anlatılır. Mercimek Ahmet’in Kabusname’si, Kul Mesut’un Kelile ve Dimne çevirisi, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si bu nesrin önemli örnekleridir.

ORTA NESİR
     Tarih ve bilim kitaplarında kullanılan nesirdir. Ustalık göstermek amacı güdülmemesine, söz oyunlarına başvurulmamasına karşın dili, sade nesirden ağırdır. Kâtip Çelebi’nin bazı eserleri ve Naima’nın kendi adıyla anılan tarihi bu nesre örnektir.

SÜSLÜ (SANATLI) NESİR
     Söz oyunlarıyla, sanatlarla yüklü, dili ağır nesirdir. Seciler (düzyazıda kafiye), söz ve anlam sanatları, bağlaçlarla uzayıp giden cümleler bu nesrin ayırıcı özelliğidir.
Dili, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür. Sanatçı, süslü nesirde ne kadar usta olduğunu gösterme amacını taşır. Daha çok, ahlak ve felsefe konularını işleyen süslü nesir,
bazı mektuplarda da görülür. Sinan Paşa’nın Tazarruname’siyle Veysî ve Nergisi’nin nesirleri bu türün örnekleridir.
İslam Uygarlığı Etkisinde Gelişen Öğretici Metin Türleri Şunlardır:
-Münşeat
     Düzyazı türünde verilen eserlerin genel adıdır. Mektuplar da münşeat örnekleridir. Osmanlı döneminde edebiyata konu olan mektuplar, bugünkünden biraz farklıydı. Tarihî belge olarak da bakılabilecek olan bu dönem mektupları, bugün pek çok yönden incelenmeye değerdir. Siyasi, askerî, fikrî, edebî konularda devirlerine ışık tutan mektuplar, insanların birbiriyle ilişkilerini, psikolojilerini, anlayışlarını ve düşüncelerini ortaya koymaktadır. Mektuplar, yazarlarının ruhsal yapıları ve sanatçı kişilikleri ile
ilgili önemli ipuçları taşıdıklarından, edebî eserlerin arka planına dair bilgiler de içerir.
     Sonuç olarak mektuplar, yazarlarının pek çok konudaki geniş bilgilerini gösterdikleri gibi, eski kültürümüzün zenginliğini de ortaya koymaktadır. Divan edebiyatında Fuzûlî’nin “Şikâyetname” adlı eseri edebiyatımızdaki en ünlü mektuplardan biridir.

-Sefaretname
     Resmi görevle yurt dışına gönderilen elçilerin ya da beraberindeki kişilerin, gittikleri yerlerle ilgili izlenimlerini aktardıkları eserlerdir. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin “Sefaretnamesi” ünlüdür.

Yirmisekiz Çelebi Mehmed

     Edirne yakınlarında doğan Yirmisekiz Çelebi Mehmed, 18. yüzyılda yaşamıştır. Devlet kademelerinde memurluklarda bulunan Çelebi Mehmet, III. Ahmet zamanında elçilik göreviyle Fransa’nın başkenti Paris’e gönderilmiştir. Fransa ile Osmanlı arasındaki ilişkileri geliştirmek. Fransız medeniyetinin bizde uygulanabilecek yönlerini yazmak da görevleri arasındaydı. Bu görevleri yerine getirmek için elçiliği sırasında gördüklerini, yaşadıklarını, izlenimlerini kaleme aldı ve Sefaretname adlı ünlü eserini oluşturdu.
Sefaretname, edebiyatımızda Avrupa’yı tanıtan en önemli eserlerden biri oldu.

-Tarih
     Geçmiş dönemlerde meydana gelen olayları, savaşları o dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak, sebep ve sonuçlarıyla anlatan nesir türüdür. Osmanlıda tarih yazarına müverrih denir. Bu tür metinlerde geçmişteki olaylar ve gelişmeler gerçekçi bir üslup ve sade bir dille aktarılır. Bu tür metinler, okuyuculara geçmişteki olayları, gelişmeleri doğru şekilde tanıtmak için kaleme alınır. Tarihî metinlerde asıl amaç, geçmişteki olayları ve gelişmeleri belgeler ışığında aktarmaktır. Okuyucular bu tür metinlerde tarihî bir olayı, gelişmeyi, kişiyi öğrenme fırsatı bulur.
     Bu türün en güzel örneklerini Aşıkpaşazade ve Naima vermişlerdir.

-Seyahatname
     Bir yazarın değişik sebeplerle yurt içinde ve yurt dışında yaptığı geziler sırasında gördüklerini, yaşadıklarını, duyduklarını anlattığı yazılara gezi (seyahat) yazısı
denir. Gezi yazılarında gezilen yerlerin toplum yapısı, kültürü, önemli şehirleri yanında; orada yaşayan insanların günlük hayatı, dili, dinî inanışları vs. ile gezi sırasında
yaşanan olaylar konu edilir. Seyahat yazılarında daha çok, hikâye yolu ile anlatma (tahkiyeli ifade) kullanılır. Ayrıca gezi yazılarının zevkle okunabilmesi için dilin canlı,
akıcı ve mümkün olduğu kadar yalın olması gerekir.
     Gezi yazılarında kullanılan en önemli anlatım şekillerinden birisi de tasvirdir. Yazar, gördüğü tarihî eserleri, tabiî güzellikleri, tasvirler yoluyla anlatır. Bu tasvirlerde zaman zaman çeşitli söz sanatlarına başvurur. Seyahatnameler, edebî değeri olan birer tarihî eser kabul edilebilir. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si ve Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si seyahatname türünün en güzel örneklerindendir.
     Osmanlı dönemi Türk edebiyatındaki seyahat türünde eser veren sanatçılar arasında Evliya Çelebi, Piri Reis, Şeydi Ali Reis, Yirmisekiz Çelebi Mehmet gibi isimler sayılabilir.

Evliya Çelebi
     Edebiyatımızda gezi türünün başarılı örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Genç yaşta çeşitli ülkeleri dolaşarak yeni yeni şeyler öğrenmesi ve babasının arkadaşlarından dinledikleri, Evliya Çelebi’nin içindeki seyahat isteğini artırmıştır. Bir süre sonra seyahate başlayan yazar, yalnız Anadolu’yu değil birçok ülkeyi de
dolaşmıştır.
     Evliya Çelebi, elli yıllık süre içinde gezdiği yerleri “Seyahatname’ adlı eserinde anlatmıştır. 10 ciltten oluşan eser, Türk edebiyatında gezi türünde verilen ilk eserlerden sayılır. Gözleme dayalı betimlemeleri, abartılı söyleyişi, mizahlı, günlük konuşma diline yakın üslubu, onu döneminin yazarlarından ayırır. Evliya Çelebi, gözlemleriyle yetinmemiş, tarihi eserleri, onları yaptıranları, insanların yaşam biçimlerini de aktarmıştır.
     Türk edebiyatında Evliya Çelebi Seyahatnamesi Piri Reis'in Kitab-ı Bahriyesi, Seydi Ali Reis'in Mir'at-ül Memalik'i, Ahmet Haşim'in Frankfurt Seyahatnamesi, Mustafa Said
Bey'in Avrupa Seyahatnamesi, Ömer Lütfi'nin Ümit Burnu Seyahatnamesi, Abdurrahmah Efendi'nin Brezilya Seyahatnamesi, Mehmed Hurşid Paşa'nın Seyahatname-i Hudud'u, Nabi'nin Hicaz Seyahatnamesi, Şirvanlı Ahmed Hamdi Efendi Seyahatnamesi, Ubeydullah Efendi'nin Amerika hatıraları seyahat yazılarına örnek olarak gösterilebilir.

-Tezkire
     Tezkire, “zikredilen, zikri geçen” anlamına gelen bir kelimedir. Kişilerin biyografisini çeşitli yönleriyle ele alan eserlere de tezkire denir. Bir başka deyişle ünlü
kişilerin yaşam öykülerinin toplandığı eserlerdir. Divan edebiyatındaki tezkire, günümüz edebiyatında biyografinin karşılığıdır. Bu eserler mensur yazılmakla birlikte içinde
manzum kısımların yer aldığı tezkireler de vardır. Tezkireler bugünkü edebiyat tarihlerinin ve şiir antolojilerinin yerini tutmaktadır.
     Tezkireler, çağının bir edebiyat ve kültür ürünüdür. Yazıldığı çağın sosyal, kültürel, sanatsal ortamını içerir. Aynı zamanda günümüz araştırmaları için değerli birer belge ve kaynak durumundadır.
     Edebiyatımızdaki ilk tezkire örneği, Ali Şir Nevai’nin “Mecalisü’n Nefais” adlı eseridir. Latifi nin “Tezkiretü’ş Şuara” adlı eseri de bir süslü nesir örneğidir. Sinan Paşa’nın “Tezkiretü’l Evliya” adlı eseri de evliyaların hayat hikâyelerinin ve kerametlerinin yer aldığı bir tezkiredir. Bunun yanında Sehi Bey’in “Heşt Behişt” adlı tezkiresi vardır. Âşık Çelebi de tezkire yazarlarındandır.

-Surname
     Osmanlılar döneminde şehzadelerin düğün ve sünnet düğünleriyle kadın sultanların evlenme törenlerini anlatmak üzere yazılmış manzum ya da mensur eserlere surname denir.
     Kaside biçiminde olanlarına surriye de denilmiştir. Surnamelerde, gece ve gündüz süren eğlencelerde gösterilen hünerler, açılan yarışmalar, kazananlara dağıtılan ödüller, halk için hazırlanan sofralarla büyüklere verilen şölenler, vezirlerden her birinin sunduğu armağanlar, padişahın vezirlere giydirdiği kürkler, verdiği armağanlar anlatılır.
     Levni’nin en tanınmış eseri Surname’dir. Surname, yazılı ve bol resimli bir kitaptır ve bir sünnet düğünü resmedilmiştir. Yüzlerce değişik sahneyi içeren bu minyatürlerde Levni, sünnet törenini esprili bir yaklaşımla resmetmiştir.

-Gazavatname
     Edebiyatımızda, ordunun akınlarını, savaşları, kahramanlıkları, zaferleri şiir veya nesir şeklinde anlatan eserlerdir. Bu eserler belli devirlere ait olayları ayrıntılı
bir tarzda anlatmaları dolayısıyla tarihçilerin çalışmalarına kaynak oluşturmaktadır.
Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda yazılmaya başlandı. On altıncı yüzyıldan itibaren zaferlerin artmasıyla birlikte bu tür eserlerin yazımında büyük bir artış görüldü. Gazavatnameler konuları itibariyle üç bölüme ayrılır:
     Padişahlardan birinin hayatını ve zamanındaki seferleri anlatan eserler: Selimnameler ve Süleymannameler gibi.
     Vezirlerden veya ünlü komutanlardan birinin savaşlarını konu edinen gazavatnameler: Barbaros Hayreddin Paşa, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa vs’nin seferlerini anlatan
gazavatnameler bu türdendir.
     Belli bir seferi yahut bir kalenin alınmasını tasvir eden gazanameler: Preveze Seferi, Bağdat Seferi gibi.
     Osmanlı Devletinde gerilemenin başlaması ve büyük zaferlerin kesilmesi ile gazavatnamelerin yazılmasında da bir azalma görüldü. En son yazılan gazavatnameler 1853 Kırım Seferi ile 1897 Yunan Harbine aittir. Edebiyatımızda kırkı manzum olmak üzere 250 kadar gazavatname vardır.

-İlmi Eserler
     Tıp, astronomi, coğrafya gibi konularda yazılan öğretici eserlerdir. İlmî eserlerde hayallere yer verilmez. Kelimeler mecaz anlamlarından çok gerçek anlamlarında kullanılır. Anlatım nesnel bir şekilde gerçekleşir. İlmî eserlerin, öğreticilik yönü ağır bastığından, bunlar yalın bir dille yazılmaya çalışılmıştır. Bu eserlerin yazımında, genel olarak sade nesir tercih edilmiştir. İlmi eserlerde dil genellikle göndergesel işlevinde kullanılmıştır.
-Dini Eserler
     Ahlak, tasavvuf ve din konularının işlendiği dinî eserlerdir. Divan Edebiyatı, ilmî kimliğini, İslamlığın temellerini bir sistem olarak düzenleyen medreseden alıyordu. Dolayısıyla dinî eserler, genellikle medresede yetişen yazarlar tarafından oluşturulmuştur. Bu eserlerde, İslam dininin esaslarını tanıtmak amaçlanmıştır. Bu nedenle dini eserlerden bazı İslami terimler kullanılmakla birlikte sanattan, süsten kaçınılmış, devrine göre oldukça sade bir dil kullanılmıştır.

Siyer
     “Siyer”, Arapça “sîre” sözcüğünün çoğulu olup Peygamberimizin hayatını anlatmak için kullanılır. Zaman içinde: Soy dizini, doğumu, çocukluğu, gençlik yılları, peygamberliği, Mekke ve Medine’de meydana gelen olaylar ve gerçekleşen savaşları da içine alacak şekilde, doğumundan ölümüne kadar Hz Peygamber (sas)’in hayatından söz eden kitaplara “Siyer-i Nebi”, “es-Siretü’n-Nebeviyye” veya kısaca “Siyer” adı verilmiştir. Siyer, bir yönüyle hadis ilmine bir yönüyle de İslâm tarihinin içine girmiştir Gerçekten siyer. Hz Peygamberimizin söz ve davranışlarından bahseden hadis ilminin bilinmesini gerekli kıldığı gibi; onun hayatının her safhasından bilgi vermesi itibariyle de İslam tarihinin bir bölümünü oluşturur.

Hilye
     Peygamberimiz Hz. Muhammed’in iç ve dış özelliklerini anlatan eserlerdir. Hilyeler ilk zamanlarda küçük yazılı metinler olarak ortaya çıkmışlardı. Bir sevgi ve sadakat nişanesi olarak yazılan bu hilye metinlerini önceleri Müslümanlar kalpleri üzerindeki göğüs ceplerinde taşırlardı. Ancak Osmanlı dönemine gelindiğinde hilye geleneği asıl ihtişamlı örneklerini levhalar üzerinde verecektir.
     Divan edebiyatında da hilye yazıcılığının rafine örneklerini görmek mümkündür. Osmanlı şairlerinin bu alanda çığır açıcı rol üstlendikleri artık genel kabul gören bir durumdur.
     Hilyeler düzyazı türünde verilebileceği gibi nazım biçiminde de verilebilir. Divan şiirindeki ilk manzum hilye örneği ise Hakanî Mehmed Bey e ait olandır. Günümüzde de ilgi görmeye devam eden eser, Hilye-i Hakanî olarak isimlendirilmiş, Ziya Paşa ve Muallim Naci gibi edebî görüşleri birbirlerine zıt büyük şairler bile eserin ihtişamı konusunda mutabık kalmışlardır.