Makale Dizini

II. ÜNİTE: DESTAN DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

1. Destan Dönemi
Destan Dönemi – Mitler
     İnsanların tabiat olaylarına duydukları hayranlık mitleri, masal ve destanları oluşturmuştur. Mitler, ilkel insan topluluklarının, evreni, dünyayı ve doğa olaylarını
yorumlamak, henüz sırrını çözemedikleri hayatın ve evrenin çeşitli görüntülerini bir anlama bağlamak ihtiyacından doğmuş hikâyelerdir. Destan döneminin ve mitlerin özellikleri şunlardır:
Mitler destan döneminde ortaya çıkmıştır.
Destan döneminde bilimle evreni henüz anlayamayan insanların deprem, şimşek, yankı, rüzgâr, uyku gibi doğal olaylara göç, savaş, işgal gibi sarsıcı olaylara düş yoluyla
olağanüstü nitelikler kazandırmaları mitolojik ögeleri oluşturmuştur.
Destanlarda da mitolojik ögelerin etkisi vardır.
Destan dönemi bütün milletlerde yaşanmıştır. Bundan dolayı birbirinden uzak milletlerin destanlarında veya efsanelerinde aynı konular işlenmiştir.
Milletler, mitolojik motiflerle süsledikleri geçmişlerini destanlar yardımıyla ifade ederler.
Destan döneminde ayrıca, destanları oluşturan çekirdek olaylar yaşanmıştır.
Türk – Yunan – İran – Çin Mitolojik Unsurları
     Bütün milletlerde benzer ve farklı mitolojik unsurlar görülür. Bütün bu unsurlar evreni anlamak isteyen ilkel insanın arayışının ürünüdür.
     Türk mitolojisinde bozkurt, ay, yıldız, su, ışık, ağaç, demir, Hayat Ağacı gibi doğayla ilişkili mitolojik unsurlar varken Yunan mitolojisinde insan öğesinin önemi dikkat çekmektedir. Zeus (Göğün, yıldırımın hükümdarı, tanrıların tanrısı), Posedion (Denizlerin ve suların tanrısı), Hades (Ölüm ülkesi, yeraltı tanrısı) Eros (Aşk tanrısı) gibi tanrılar, insan biçimindedir ve yaşantı ve eylemleri insanlar tarafından bilinir. Çin mitolojisinde doğaüstü bir canlı olan ejderha ve dengeli etkileşimleriyle dünyanın
varlıkların devamını sağlayan “Yin – Yang” olarak adlandırılan iki evrensel güç dikkat çekmektedir. İran mitolojisinde Rüstem, hükümdar Dahhak gibi olağanüstü özellikleri olan mitolojik karakterler ve Simurg, Huma gibi kuşlar öne çıkar.
     Bir millete has özellikler taşıyan mitolojik unsurların yanında farklı milletlerde ortak özelliklere sahip mitolojik unsurlar da görülür. Örneğin Yunan mitolojisindeki eşsiz ve yenilmez kahraman örneği olan Herkül’le İran mitolojisindeki Rüstem normal bir insanın gücünün çok ötesindeki özellikleriyle benzerlik taşır. Bununla birlikte Türk mitolojisinde tanrı, soğuktan donmak üzere olan insanlara acıdığı için “ateş”i verirken Yunan mitolojisinde tanrılar insanların donmasına seyirci kalır ve ateşi insanlara
vermezler, Promete, ateşi tanrılardan çalarak insanlığa hediye eder.

Destanların Anlatıcıcısı ve Destan Dili
     Bu dönemde Türk boylarında “ozan, baksı, kam, şaman” gibi isimlerle anılan bir sanatçı tipi vardır ki bunlar, sadece sanatçı kimliği olan kişiler değildir. Bunlar; “müzisyenlik, bilim adamlığı, din adamlığı, hekimlik, kâhinlik” vb. gibi pek çok özelliklere sahiptirler. Bunlar “sığır, şölen, yuğ” gibi törenlerin baş aktörleridir. Bu kişiler törenleri idare etmişler, törenlerin niteliğine göre sagu ve koşuk söylemişlerdir. Destan da anlatan bu kişilere “ırcı”, “yıra”, “destancı” adı da verilmiştir.
     Genel olarak “ozan” adıyla bilinen bu sanatçılar, sözlü edebiyat ürünlerini özel zamanlarda kopuz eşliğinde okumuşlardır. Bu ürünler zamanla tören ortamlarından ayrılarak bağımsız bir dil hâlini almaya başlamıştır. Böylece halk edebiyatının ilk örnekleri oluşmuştur.
     Destan döneminde Türkçe katışıksız, yalın özellikler taşır. Yabancı sözcükler çok azdır; çünkü bu dönem, edebiyatımızın yabancı etkisinde kalmayan dönemidir. Orta Asya Türkleri, ana dillerini işlemiş, yazı dilimizi hazırlamışlardır. Bu dönemde sözdizimi, yalın ve açıktır.

Destanların Diğer Türlerle Karşılaştırılması
     Destanlar, ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikâyelerdir. Destanın ortaya çıkışı yaşanmış bir olaya dayanır. Zamanla bu olay halk arasında anlatıla anlatıla olağanüstü niteliklere ve hayali öğelere sahip olur. Manzumken bir masal havasına bürünür ve bu şekilde yaşayarak devam eder. Onun içindir ki manzum destanlarımız düzyazı şeklinde yazıya geçirilmiştir. Olaya dayalı yazı türleri olan roman ve hikâye ise toplumu derinden etkilemiş bir olaya veya kahramana dayalı olmak zorunda değildir.
     Roman ve hikâyede bir milletin hayal dünyası ve ortak sembolleri yoktur. Roman veya hikâyeyi yazar, kendi hayal dünyasıyla oluşturur. Roman veya hikâye yazarı, gerçekçi bir tutuma sahipse eserde hayali öğelere hiç yer vermez. Roman ve hikâye, tamamen kurgu olabilir. Yani yaşanmamış olaylardan söz edebilir, ama bunlar gerçeğe uygundur, yani olağanüstü değildir. Roman uzun olabilirken hikâyeler uzun değildir. Destanlar ise uzun metinlerdir.

Destanların Özellikleri
Destanlar Türk Edebiyatının ilk örnek metinleridir.
Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihî öneme sahip önemli olaylarını (doğal âfetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler.
Manzum ve uzun hikâyelerdir.
Olağanüstü olaylar ve olağanüstü özelliklere sahip kahramanlar vardır.
Destanlar ağızdan ağıza dolaşmak suretiyle oluşmuştur ve ilk söyleyeni belli değildir. Bunun için de anonim ve sözlü edebiyat ürünleridir.
Destanlarda anlatılan olayların geçtiği yer ve zaman bilinmemektedir.
Kahramanlar seçkin kişilerdir. (Kral, Han, Hakan vb.) Lider ve kurtarıcı rolündedir.
Ait oldukları ulusun ortak görüşlerini yansıtır.
Ulusal dilde ve ulusal nazım ölçüsüyle söylenir.
Konuları savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin ya­şamlarıdır.
Destan Döneminin Özellikleri
     Eski Türklerin şiirlerinde kahramanlık, cesaret, binicilik, at sevgisi, askerlik, savaş, aşk ve tabiat işlenen başlıca konulardır.
İslamlık öncesi Orta Asya Türk şiirinin Divan-ı Lügat-it Türk dışında bulunan en dikkate değer örneklerini Uygur alfabeli Turfan metinlerinde görüyoruz.
Eski Türk şairlerine Türk boyları arasında şaman, oyun, baksı, ozan gibi adlar veriliyordu. Bu adlar eski çağlarda kullanılmış, geleneklerine çok bağlı Türkler arasında
İslamiyet’ten sonra da yaşamıştı.
Bağlı bulundukları boylara yaşadıkları çağlara göre adları, kıyafetleri, kullandıkları sazlar az çok değişmekle birlikte kopuz isimli sazla şiirler söylemişlerdir.
Bunların yanında aşk şiirleri ve ölenlerin arkasından ağıtlar söylerler. Ayrıca Tanrılara kurban sunmak, kötü cinlerden gelen kötülük ve hastalıklara afsunla engel olmak,
hastaları iyileştirmek gibi görevleri de vardır. Baksılar bu işleri yaparken kendilerinden geçip dinleyenler üzerinde büyük etki bırakırlar.
İlk çağlarda söylenen bu şiirler halkın ortak duygularını simgeliyordu. Törenlerde bir ağızdan söylenip halkın malı oluyordu. Şiirler yeni ağızlardan yapılan eklemelerle
az çok değişse bile, söylendiği zamanlardan hatıralar saklar.

2. Sözlü Edebiyat
      Henüz yazının kullanılmadığı dönemdir. Başlangıcı bilinmemektedir. Yazı henüz olmadığı için bu dönemin bütün ürünleri sözlü ürünlerdir. Dilden dile, kuşaktan kuşağa söz yolu ile aktarılan bu dönemin verimlerinin bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Bu dönemin sözlü ürünleri tamamen ulusal özellikler taşır. Orta Asya’daki Türk boyları arasında yaygın olan bu edebiyat şiir ekseninde gelişmiştir. Bunda ölçülü, kafiyelı sözlerin akılda daha kolay kalmasının etkisi vardır elbette.

Sözlü Edebiyat İle Mitoloji Arasındaki İlişki

     Destan, sözlü edebiyatın ilk ürünlerinden biri olduğu için destanlardaki mitolojik öğeler sözlü edebiyatta sık sık görülmektedir. Mitoloji, toplumu derinden etkileyen olayların halk arasında anlatılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Sözlü edebiyatın halk arasında meydana geldiği göz önüne alındığında mitoloji ile sözlü edebiyat arasında yakın bir ilişki vardır. Kadın, at, bozkurt, ışık, ağaç gibi mitolojik öğeler sözlü edebiyatta da yer almaktadır. Destan döneminde mitolojik hikâyeler sözlü edebiyatın özellikle de destanların oluşumunu hızlandırmıştır.

Sözlü Edebiyatın Özellikleri

Nazım şekilleriyle, kullanılan ölçüyle tamamen ulusal bir edebiyattır.
Şiirler “ozan, baksı, kam” denen şairler tarafından “kopuz’ denen bir saz eşliğinde söylenirdi.
Şiirler ulusal ölçümüz hece ile, hecenin de daha çok 7′li, 8’li ve 11’li ölçüsüyle söylenmiştir.
Şiirlerde daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır.
Şiirlerde kullanılan nazım birimi dörtlüktür.
Dil, gelişim aşamasında olduğundan sözcük sayısı bakımından zengin değildir. Aynı zamanda yabancı dillerin etkisine de kapalıdır. Türkçede yabancı dillerin etkisi bu dönemde
görülmemektedir.
Bu dönemin ürünleri sav, sagu, koşuk ve destanlardır.
Şiirler sığır denen av törenlerinde, şölen denen ziyafetlerde ve yuğ denen, ölen bir kişinin ardından yapılan törenlerden doğmuştur.
Şiirlerde kahramanlık, yiğitlik, savaş, doğa ve aşk konuları işlenmiştir.

Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)

     İslamiyet öncesi dönemde Türkler Orta Asya’da göçebe bir toplumdu. Kabileler halinde yaşayan Türklerin tek bir hükümdarı vardır. Bu hükümdara hakan veya kağan denilirdi. Önemli günlerde şölen veya toy denilen tören düzenlerlerdi. Bu törenlerde kopuz isimli müzik aletiyle şiirler söyleyen ozan, şaman, kam denilen şairler bulunuyordu.
     Bu ozanlara söyledikleri şiirlerin genel özellikleri şunlardır:
Kopuz eşliğinde okunmak için söylenmişlerdir.
Hece ölçüsü kullanılmıştır.
Kullanılan nazım birimi dörtlüktür.
En çok redif ve yarım kafiyeden yararlanılmıştır. Kafiye yalnız mısra sonunda değil başında da olabilir.
Diğer dillerin etkisinden uzak saf sade bir Türkçe kullanılmıştır.
Yazıya geçirilmemiş ya da çok sonra geçirilmiştir.
En çok tabiat, aşk, kahramanlık kavramları işlenmiştir.
İslamiyet öncesi Türk şiirinin çeşitleri destan, koşuk ve sagudur.

§ Sagu
     Eski Türklerde sevilen, sayılan bir kişinin ölümünden sonra düzenlenen cenaze törenine “yuğ töreni”, bu törenlerde söylenen şiirlere “sagu” adı verilmiştir.

Saguların Genel Özellikleri:

7’li hece ölçüsü ile söylenip kafiye şeması aaab şeklindedir.
Nazım birimi dörtlüktür.
Sagular da koşuklar gibi “kopuz” eşliğinde söylenmiştir.
Ölen kişinin yiğitliğini, yaptığı işleri, değerini anlatan, ölümünden doğan acıyı dile getiren sagular, bir tür “ağıt”tır.
Sagular, sanat kaygısından uzaktır. Samimi bir dille söylenmiştir.
Sagular, koşuk nazım şekliyle söylenir. Divan-ı Lûgati’t Türk’te yer alan Alp Er Tunga sagusu, bu türün önemli bir örneğidir. Bu sagunun tamamı on iki dörtlüktür.
Sagular, sözlü edebiyat döneminin ürünlerindendir.
Sagunun Halk edebiyatındaki karşılığına ağıt; Divan edebiyatındaki karşılığına ise mersiye adı verilir.
Geçmişte bu şiirlerde, ölen bir devlet adamının, bir kahramanın veya sevilen herhangi bir kimsenin ölümünden duyulan bir üzüntü dile getirilirken, günümüzde ise her insan için söylenebilmektedir.

Alp Er Tunga Sagusu

Alp Er Tunga öldi mü
Isız ajun kaldı mu
Özlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur

Özlek yarağ közetti
Ogrı tuzak uzattı
Beglerbegin azıttı
Kaçsa kah kurtulur

Ögreyüki mundağ ok
Munda adın tigdağ ok
Atsa ajun uğrap ok
Tağlar başı kertilür

Begler atın argurup
Kagdu anı turgurup
Menğzi yüzü sargarup
Körküm anğar türtülür

Ulşıp eren börleyü
Yırtıp yaka urlayu
Sıkrıp üni yurlayu
Sıgtap közi örtülür

Könğlüm için örtedi
Yitmiş yaşığ kartadı
Keçmiş özüg irtedi
Tün kün keçüp irtelür

Günümüz Türkçesiyle:

Alp Er Tunga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Zaman öcünü aldı mı?
Şimdi yürek yırtılır.

Zaman fırsat gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beyler beyini azıttı
Kaçsa nasıl kurtulur?

Adeti böyle işte.
Bunda başka sebep yok.
Felek ok atıp vursa
Dağlar başı kertilir.

Beyler atlarını yoruyor
Kaygı onları zayıflatıyor
Benizleri yüzleri sararıp
Safran sürülmüş gibi oluyor

Erler kurtlar gibi uluşup
Bağırıp yaka(larını) yırtıyor
Kısık seslerle haykırıyor
(Gözleri yaşlarla) örtülünceye kadar ağlıyorlar

§ Koşuk
     Eski Türklerde eğlencelerde söylenen, genellikle aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen, “kopuz” adı verilen çalgı eşliğinde söylenen şiirlere “koşuk” adı verilir.
     Eski Türkler yılda bir kez, belli dönemlerde, “sığır” adını verdikleri kutsal av törenleri düzenlerlerdi. “Şölen” adı verilen ziyafetlerde ve kazanılan savaşlardan sonra bütün
boyların erkekleri bir araya gelerek eğlenirdi.

Koşukların Genel Özellikleri:

Hece vezniyle söylenen bu şiirlerde genellikle yarım kafiye kullanılmıştır.
Dörtlük nazım birimiyle yazılan bu şiirlerin kafiye düzeni (aaab cccb dddb) şeklindedir.
Koşuk; söyleyiş biçimi, söylenme ortamı, zamanı ve şekil özellikleri bakımından, Âşık edebiyatı nazım şekillerinden koşma’yla; Divan edebiyatı nazım şekillerinden gazel ile
büyük benzerlikler göstermektedir.

Koşuk Örneği

Kızıl sarığ arkaşıp
Yipkin yaşıl yüzkeşip
Bier bier kerü yürkeşip
Yalnguk anı tanglaşur

Alın töpü yaşardı
Unıt otın yaşurdı
Kölnin suvın küşerdi
Sığır buka möngreşür

Kulan tükel kamıttı
Akar sukak yumuttı
Yaylag tapa emitti
Tizig turup sekrişür

Günümüz Türkçesiyle:

Kızıl ve sarı ardı ardına yerden bitiyor
Mor ile yeşil yüz yüze geliyor
Ve birbirlerine sarılıyorlar
İnsan bu renk cümbüşünü görünce hayretler içinde kalıyor.

Yamaçlar ve tepeler yeşerdi
Kuru otları gizleyip
Göllerin suyunu taşıdılar
Sığırlar ve boğalar sevinçlerinden böğrüşüyorlar

Bahar yaban atlarını iyice coşturdu
Dağ keçilerini ve geyikleri bir araya getirdi.
Bunlar otlamak için yaylalara yöneldiler
Sıra sıra dizilip hoplayıp zıplıyorlar
Kaşgarlı Mahmut / Divanü Lügat-it Türk

Olay Çevresinde Oluşan Metinler
     İslamiyet öncesi dönemde olay çevresinde gelişen edebi metin örnekleri olarak sadece destanlar mevcuttur.
Destan: Eski çağlarda genellikle tanrıların, olağanüstü güçlerin yaptıkları savaşları, savaş katılanların başlarından geçenleri, gösterilen kahramanlıkları, yaşana
olağanüstü olayları, felaketleri hayal gücüyle donatarak ve manzum olarak anlatan ürünlere denir. Bunların çoğu anonimdir. Mitolojiyle karıştırmamak gerekir. Mitolojinin
kahramanları tanrılar ve tanrılaştırılmış insanlardır. Ayrıca, Âşık Edebiyatı nazım şekillerinden ‘destan’ın söyleyeni bellidir.
Bir milletin destanının olabilmesi için;

a)Milletin tarihinin efsaneler yaratma dönemine uzanacak kadar eski olması,
b)O milleti tarihinde unutulmaz tabiat olayları, büyük savaşlar, göçler, istilalar, yeni coğrafyada vatan kurmalar gibi halk hayat ve hafızasını nesillerce meşgul edecek
olaylar bulunması,
c)Bütün bu olayları derleyip gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak birisinin olması gerekir.
Destanların Özellikleri

-Olağanüstü olaylara ve kişilere yer verilir.
-Destanların söyleyeni belli değildir.
-Bir milletin ulusal törelerini, inançlarını ve değerlerini yansıtır.
-Destan kahramanlarına tarih sayfalarında rastlanabilir(Oğuz Kağan Destanı-Mete Han)
-Destanlar doğal ve yapma destanlar olmak üzere ikiye ayrılırlar:

A. Doğal Destanlar: Milletlerin ilkel çağlarında kendiliğinden oluşan, ait olduğu milletin vicdanında derin izler bırakan bir olayın nesilden nesile aktarılarak -hayal gücü de
katılarak- anlatılmasıdır. Anonim özellikler gösteren bu destanlar derlenip şekillenir.

İlyada ve Odysseia (Homeros)
Şehname (Firdevsi)
Kalevala (Lönnört)
Nibelungen (Wagner): Almanların
Ramayana: Hintlilerin
Chasenderolant: Fransızların
Oğuz Kağan, Türeyiş
B. Yapma Destanlar: Yeni ve yakın çağlarda, herhangi bir tarihi olayın bir şair tarafından yazılmasıyla oluşan destanlardır.

Vergilius (Aeneis, Latin Edb.)
Çılgın Orlando (İtalyan şair, Ariosto)
Kurtarılmış Küdüs (Tasso)
Kaybolmuş Cennet (Milton)
§ Destan
     Destanlar henüz aklın ve bilimin toplum hayatına tam anlamıyla hâkim olmadığı ilk çağlarda ortaya çıkmış sözlü edebiyat ürünleridir. Milletleri derinden etkileyen tarihî ve sosyal olayları anlatan edebî eserlere destan adı verildiğini biliyoruz. Bu tür edebî eserler deprem, bulaşıcı hastalık, kuraklık, kıtlık, yangın, göçler, savaşlar ve istilâlar
gibi önemli olayların etkisiyle tarihin eski çağlarında meydana gelmiştir.
Destanlar üç safhada oluşur:
Doğuş Safhası: Bu safhada milletin hayatında iz bırakan önemli tarihî ve sosyal olaylar, bu olaylar içinde yüceltilmiş efsanevî kahramanlar görülür.
Yayılma Safhası: Bu safhada, söz konusu olay ve kahramanlıklar, sözlü gelenek yoluyla yayılır. Böylece bölgeden bölgeye ve nesilden nesle geçer.
Derleme (yazıya geçirme) Safhası: Bu safhada, sözlü gelenekte yaşayan destanı, güçlü bir şair, bir bütün hâlinde derleyip manzum olarak yazıya geçirir. Çoğu zaman bu
destanların kim tarafından derlendiği ve yazıya geçirildiği belli değildir.
Destan Çeşitleri
Tabii (Doğal) Destan: Toplumun ortak malı olan ve birtakım olaylar sonucu kendiliğinden en oluşan destanlardır. Örnek: Oğuz Kağan Destanı
Yapma (Yapay) Destanlar: Bir şairin, toplumu etkileyen herhangi bir olayı tabiî destanlara benzeterek söylemesi sonucu oluşan destanlardır. Örnek: Üç Şehitler Destanı – Fazıl Hüsnü DAĞLARCA.
Destanların Genel Özellikleri
Anonimdirler.
Genellikle manzumdurlar. Az olmakla beraber nazım-nesir karışık olan destanlar da vardır. Bazıları, manzum şekilleri unutularak günümüze nesir hâlinde ulaşmıştır.
Olağan ve olağanüstü olaylar iç içedir.
Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahiptir.
Destanlar, tarihî ve sosyal olaylardan doğarlar. Bu eserlerde genellikle, yiğitlik, aşk, dostluk, ölüm ve yurt sevgisi gibi temalar işlenir.
Bir edebiyat türü olan destan, zamanla asıl anlamını yitirmiş, âşık edebiyatında savaşları, ünlü kişileri, gülünç olayları anlatan eserlere de destan denilmiştir.
Türk destanları, İslamiyet’ten önceki destanlar ve İslamiyet’ten sonraki destanlar olmak üzere ikiye ayrılır.
İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK DESTANLARI
Altaylara Ait Destanlar
Yaratılış Destanı
     Yaratılış efsanesinin Türklerin başlangıç safhasına ait bir mahsul olduğunu biliyoruz. Burada dünyanın nasıl yaratıldığı, insanların ne sûretle meydana geldiği, Tanrı ile şeytan arasındaki münâsebet, şeytanın kötü ruhu temsil ettiği, gücünün Tanrı gücü karşısında tesirsiz kaldığı anlatılmaktadır:
     “Daha hiçbir şey yokken Tanrı Karahan’la su vardı. Karahan’dan başka gören, sudan başka görülen mevcût değildi. Karahan yalnızlıktan sıkılıp “Ne yapacağım?” diye düşünürken, su dalgalandı. Sudan “Ak Ana” çıktı. Ak Ana, Karahan’a: “Yarat!…” dedi, tekrar suya daldı. Bunun üzerine Karahan, “kişi”yi yarattı. Karahan’la kişi, ebedi suyun güzelliğinde iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Fakat kişi hâlinden memnun değildi. Tanrı Karahan’dan daha yükseklerde uçmak istiyordu. Onun bu arzusunu sezen Tanrı Karahan, kişiden uçmak kabiliyetini aldı. Kişi sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu. Yaptığına pişman olarak Tanrı Karahan’dan bağışlanmasını diledi. Tanrı Karahan, kişiye sudan yükselmesini buyurdu.
     Denizden bir yıldız yükseltti. Kişi, bunun üstüne oturarak batmaktan kurtulacaktı. Kişi, artık uçamayacağı için Karahan, dünyayı yaratmak istedi. Kişiye, suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını buyurdu. Kötü düşünceden hala vazgeçemeyen kişi, denizin dibinden toprak çıkarırken, kendisi için de gizli bir dünya yaratmak istediği için ağzına biraz toprak sakladı. Kişi, avucundaki toprağı, su yüzüne serpince, Tanrı Karahan toprağa “Büyü” diye buyurdu. Bu büyüyen toprak, dünya oldu. Fakat aynı zamanda kişinin ağzındaki toprak da büyümeye başlayıp onu boğacak hale geldi. Tanrı Karahan, kişiye “tükür” diye buyruk vermeseydi kişi, boğulup gidecekti. Tanrı Karahan’ın yarattığı dünya dümdüzdü.
     Kişi tükürünce, ağzından çıkan topraklar bu dünyaya fırlayıp üzerinde bataklık tepeler meydana getirdi. Buna kızan Tanrı Karahan, bu itaatsiz kişiye “Erliğ” adını verdi. Erliğ bugünkü dilimizde şeytan demektir. Tanrı Karahan, Erliğ’i kendi ışık âleminden kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek, her dalın altında bir adam yarattı.
     Bunlar, dokuz insan ırkının ataları oldular. Erliğ, bu insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce, Tanrı Karahan’dan onları kötülüğe sürükleyerek, kendisine
çekebiliyordu. Karahan, insanların bu akılsızlığına, Erliğ’e kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erliğ’i yer altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına
kovdu. Kendisi için de on yedinci kat göğü yaratarak oraya çekildi. İnsanları korumak için, meleklerinden birini gönderdi. Erliğ bu güzel göğü görünce, o da kendisine bir gök yaratmak için Karahan’dan izin aldı. Kendi göğüne teb’asını, yâni kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Erliğ’in teb’ası Karahan’ınkinden daha iyi yaşadıkları için, Tanrı
Karahan’ın canı sıkıldı. Meleklerden birini göndererek Erliğ’in göğünü yıktırdı. Bu gök yıkılıp dünyaya düşünce, yıkıntılarından dağlar, boğazlar, ormanlar meydana geldi.
Karahan, Erliğ’i dünyanın en derin katına sürdü. Bu güneşsiz, aysız, yıldızsız yerde dünyanın sonuna kadar oturmasını buyurdu. Tanrı Karahan, 17 kat gökten kainatı idare
etmektedir. 16 kat gökte “Bay Ölken” altın dağda, altından bir tahtta oturmaktadır. 7 kat gökte “Gün Ana”, 6 kat gökte “Ay Ata” oturmaktadır."
      Bugün hala Altay kavimleri arasında yaşamakta olan bu çok eski destandan çıkaracağımız neticeler şunlardır:
Eski Türklere göre kâinatı yaratan bir tek kuvvet vardır. Kâinat, su ve topraktan meydana gelmiştir.
Eski Türkler arasında ve eski Türklere ait itikatta kadının mühim bir yeri vardır. Tanrı Karahan’a yaratmayı ilham eden “Ak Ana”dır. Ayrıca ikinci derecedeki tanrılardan gün;
anadır, ay; atadır. Gün aydan daha yukarı kat gökte oturmaktadır.
Şeytan ne kadar kuvvetli olursa olsun, nihayet mahlûktur. Gücü Tanrı’nın gücü karşısında çok zayıf kalır.
İnsanlar bir soydan değil, dokuz ayrı ırktan türemişlerdir.

Sakalara Ait Destanlar
Alp Er Tunga Destanı
     Bu destanda Saka hakanı Alp Er Tunga‘nın İranlılarla yaptığı savaşlar anlatılır. Bu konudaki bilgiler, Firdevsi’nin Şehnamesine dayanmaktadır. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı eserinde bu kahramanla ilgili beyitler bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati’t Türk adlı yapıtında da kahramanla ilgili sagu vardır. Alp Er Tunga Destanı‘nın tümü elimiz­de yoktur.
     Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür.
     Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, İran ve İslâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan “Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan-ı Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır.
     Firdevsî’nin Şehnamesi’nde uzunca bir yer verilen Afrâsyâb’ın aslında Alp Er Tunga olduğunu, Kutadgu Bilig’in şu mısralarından anlıyoruz:

Bu Türk beğlerinde adı belgülüg
Tunga Al Er irdi kutı belgülüg
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Biliglig ukuşlug budun ködremi
Tajikler ayur ânı Afrâsyâb
Bu Afrâsyâb tutdı iller talab
Tajikler bitimiş bitigde mum
Bitigde yok erse kim ukgay ânı?
(Bu Türk beğleri içinde adı belli, kut’u belli Alp Er Tunga, büyük ve erdemli bir hükümdardır. Çok bilgili, meziyetli bir büyüktür. Tajikler (İranlılar) ona Afrâsyâb diyorlar.
Bu Afrâsyâb, baskın ve yağmalarla illeri (dünyayı) tuttu. Tajikler bunu kitapta yazmışlar. Kitapta yok olsaydı bunu kim anlardı?)
     Şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir. Tarihçi Mesudî de M.S.7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan olduğunu yazmaktadır.
     Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de Alp Er Tunga sagusu (ağıtı) tespit edilmiştir:

Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Ödlek yarağı içine aldun mi?
Oğrun tuzağ uzattı
Begler begin azıttı
Kaçsa kah kurtulur?

Begler atın urgurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi yüzi sargarup.
Korkum angar türtülür.

Uluşıp eren börleyü’
Yırtıp yaka urlayu
Sıkrıp üni yırlayu
Sığtap közi örtülür.

Könglüm için ötedi.
Yitmiş yaşıg kartadı
Kiçmiş ödig irtedi
Tün kün kiçip irtelür

(Günümüz Türkçesi)

Alp Er Tunga Öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
Şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beylerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular
Hıçkırıp yaka yırttılar
Acı seslerle bağırdılar
Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular
Kaygı onları durdurdu
Benizleri yüzleri sarardı
Safran sürülmüş gibi oldular

     Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilir: “Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı
meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur”.
     İranlılar ona Efrasiyab diyorlar; bu Efrasiyab akınlar hazırlayıp ülkeler zapt etmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi
gerekir. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi İran destanı şehname’de tespit
edilmiştir.

Şu Destanı
     Destana adını veren Şu, MÖ 4. yüzyılda yaşadığı düşünülen bir Türk hükümdarıdır. Onun yaşamı etrafında şekillenen bu destanda Büyük İskender’in Türk yurdunu istila etmesi geniş yer tutmuştur. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından yazıya aktarılan metin, destanın kendisi değil, destana konu olduğu düşünülen söylencelerdir. Kaşgarlı Mahmut, Türk dilinin ilk sözlüğü olan “Divânü Lûgâti’t-Türk”te “Türkmen” maddesini açıklarken “Bunlara Türkmen denilmesinde bir hikâye vardır, şöyledir.” diyerek derlediği sözlü anlatıları Arapça ve düz yazı olarak eserine almıştır.
     Arapların Zülkarneyn dedikleri İskender, Semerkand’ı geçip de Türk yurduna yöneldiği zaman Türklerin hükümdarı Şu idi. Şu, genç bir hükümdardı, elinde büyük ve kuvvetli bir ordu vardı. Balasagun yakınındaki Şu Kalesi’ni bu hakan yaptırmıştı. O zaman bu hükümdara diyorlar ki: “İskender yaklaştı. Ne emredersin? Onunla savaşalım mı? Bize buyruğun nedir?” Daha önce, Hocend Irmağı kıyılarına kırk kumandan gönderen Şu’nun gönlü rahattı. Bu kırk kişi kimseye görünmeden gittiklerinden ordunun bundan haberi yoktu. Bunlar, orada geceleyecek ve İskender’in yaklaştığını haber vereceklerdi.
     Hakanın gümüşten bir havuzu vardı. Bu havuzu her yere taşıtır, seferlerde bile yanında bulundururdu. Konakladığı yerlerde içine su doldurur; suya kazlar, ördekler salar, yüzdürürdü. Kendisine “Bize buyruğun nedir, ne yapalım? Savaşalım mı?” denildiği zaman o, bu havuzu göstermiş: “Şu kazlara, ördeklere bakın! Nasıl suya dalıyorlar.” demişti. Bu söz, orada bulunanların yüreğine ateş düşürdü. Sandılar ki hükümdar savaşmak veya bir yere çekilmek için hazırlıklı değildir. İskender, Hucend suyunu geçince, gönderilen adamlar hızla gelip Şu’ya haber verdiler. Vakit gece yarısıydı. Hükümdar göç davulunu çaldırıp doğuya doğru yürüdü. Önceden hazırlıklı görünmeyen hakanın ansızın yürüyüşü halkı şaşırttı. Halkın içine ürküntü düştü. Binecek hayvan bulanlar kendilerini bu hayvanların sırtına bırakıp hükümdarın arkasından gittiler. Herkes birbirinin hayvanını almıştı. Sabah olunca, ordugâh düz bir ovaya dönmüştü.
     O çağlarda Türk illerinde Taraz, İsbicab, Balasagun ve benzeri şehirler kurulmamıştı. Halk çadırlarda yaşardı. Hakan, ordusuyla gidince batıdaki aileleriyle birlikte yirmi
iki kişi kalmıştı. Bunlar geceleyin hayvanlarını bulamadıkları için gidememişlerdi. Bunlar Kınık, Salgur ve başkalarıydılar (ki Oğuz boyları bu kalanlardan doğmuştu). Bu yirmi iki kişi yayan gitmek veya oldukları yerde kalmak için düşünürlerken yanlarına iki kişi daha geldi, yirmi dört kişi oldular. Bunlar, ağırlıklarını sırtlarına yüklemişler,
aileleriyle birlikte gelmişlerdi. Yük taşımaktan yorulmuş, terlemişlerdi. İlk yirmi iki kişi, yeni gelen iki kişi ile tanıştı. Onlara, dediler ki: “Erler! İskender gelip geçici
adamdır. Bir yerde durmaz. Nasıl olsa buradan gider. Biz de yurdumuzda kalırız.” ve o iki kişiye “Durun, kalın, eğlenin!” anlamında şu sözü söylediler: “Kalaç!” Sonra bu iki
kişi ile çocukları Kalaç diye anıldılar, iki kabile Kalacıların kökü oldu.
     Nihayet İskender geldi. O yirmi iki kişiyi gördü. Baktı ki bunlar uzun saçlı insanlardır, üzerlerinde Türk alametleri var, hiç kimseye sormadan bunlar için: “Türk mânend”
(Türk’e benziyor) dedi. Bu söz de o adamlara ad oldu. Yirmi dört kabile olan Türkmenler bu ismi taşıdılar, Türkmen diye anıldılar. Bununla beraber, adı Kalaç olan iki aile,
onlardan ayrıldıkları için tam Türkmen sayılmazlar.
     Hakan Şu’ya gelince, o, ordusuyla birlikte Çin tarafına geçti. İskender, arkasından yürüdü. Çin’e yani Uygur iline yaklaştıkları zaman Şu, İskender’le vuruşmak için bir
bölük asker yolladı. İskender de bir öncü kuvveti göndermişti. Türkler, İskender’in öncülerini, bir gece baskınında bozguna uğrattılar. Bir Türk, bir İskender askerini kılıçla
ikiye böldü. Ölü, beline altın dolu bir kemer bağlamıştı. Bu kemer parçalandı. Kana bulanmış altınlar yere döküldü.
     Ertesi gün Türkler, kanlı altınları gördüler. Birbirlerine “Altın kan” dediler. Bu sözler, o çevrede bulunan bir dağın adı oldu. Bugün oraya Altun Han deniliyor. Sonra,
İskender Türk hakanıyla barıştı. Hatta Uygurlar için şehirler yaptı ve bir zaman kaldıktan sonra geri döndü. O zaman Şu, Balasagun’a gelip şimdi Şu ismiyle anılan şehri
yaptırdı. Oraya öyle tılsım koydu ki bugün hâlâ leylekler bu şehre kadar gelir fakat şehri aşıp da daha ileri gidemez.
(Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihad Sâmi Banarlı)

Hunlara Ait Destanlar
Oğuz Kağan Destanı

     Bu destanlarda Hun Hükümdarı Mete’nin (Çin kaynaklarında Motun) doğuşu, kağan oluşu, Türk birliğini kuruşu; ölümünden önce de ülkesini oğulları arasında paylaştırışı anlatılır. Ebul Gazi Bahadır Han’ın Secere-i Terakime’sinde Hun-Oğuz destanıyla (Mete Destanı) ilgili bölümler bulunmaktadır. Uygur harfleriyle yazılı olan özgün nüshası Paris kütüphanesindedir.
     Oğuz Kağan destanı, M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı üzerine kurulmuştur. Tüm Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da muhtemelen manzum olan ilk şekli günümüze ulaşamamıştır.
     Bugün, elimizde Oğuz destanının üç farklı biçimi bulunmaktadır.
-XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve İslamiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir.
-XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmi üt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı İslâmi varyantların ilkini temsil etmektedir.
-Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
     Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir erkek evladı oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et, çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.
     Ayakları öküz ayağı, beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı.
     Günlerden bir gün bu gergedanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve
gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın bağırsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.
     Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrı’ya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi
parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce Gök Tanrı da gülüyor, kız ağlayınca Gök Tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi.
Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız adlarını verdiler.
     Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız
oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kıza âşık oldu ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz adlarını koydular.
     Oğuz Kağan büyük bir toy(ziyafet) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Çeşit çeşit yemekler, içecekler, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler. Toydan sonra Beylere ve
halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan

     Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman bilirim. Onunla savaşır ve yok ettiririm”.
     Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini yine kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü. Kırk gün sonra Buz Dağı’nın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun. Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu.
     Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı. Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi.
     Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş başladı. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı.
Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve ülkesine kattı.
Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla birlikte evine döndü.
     Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu evlatları arasında paylaştırdı.

Attila Destanı
     Hun – Oğuz destanlarındandır. V. asırda Avrupa topraklarında devlet kuran Batı Hunlarının Hükümdarı Attila’nın fetihleri etrafında oluşmuştur. MS V. asırda Avrupa’ya
korkulu yıllar yaşatan Attila, Rusya’dan Fransa’ya kadar bütün Avrupa’yı almış, Roma’ya kadar uzanmıştır.
     Hun Hükümdarı Atilla, Roma ordusunu yendikten bir yıl sonra tahminen 50000 askerle tekrar roma kapısına dayanmış ve Roma’nın ileri gelenleri tarafından Roma Prensesi ile evlendirilmek için ikna edilmiş, evlendiği Roma Prensesi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Mezarının tahminen Tuna Nehri’nin yatağında olduğu bilinmektedir. Yeri hala bilinmemekte ve bulunamamaktadır. Ayrıca Macarlar için de bir ata sayılır.
     Destanda onun ölümüyle ilgili söylenen ağıtta bir ölüm feryadı değil, Attila’nın kahramanlıkları anlatılmıştır.
     Attila’nın doğumu destanda “…Türk-Hun soyundan Muncuk adındaki beyin, yüzü bir kurt kadar sert, gerekmedikçe konuşmayan, asla gülmeyen, av peşinde koşan, at sırtından inmeyen bir oğlu dünyaya geldi.” şeklinde anlatılır ve Türkleri parlak günlere bu çocuğun götüreceğine dair bir inancın var olduğu kaydedilir. Bu çocuğa “At İlli” denmesi destanda, Türklerin en değerli şeyleri atları ve koyunları olması münasebetiyle açıklanmaktadır.
     Attila, amcalarının yanında büyür. Bu amcalarının adı Rua, Ay-bars ve Oktar’dır. Yuldız’dan sonra, 420 sıralarında Hunların başında bulunan, Attila’nın babası Muncuk’la beraber işte bu dört kardeştir. Attila, zayıf iradeli olan, kendisine benzemeyen kardeşi Bilge’yi ölene kadar korur. Kardeşi Bilge’nin adı kaynaklarda genelde Bleda olarak geçmektedir. Attila’nın amcası Rua vefat edince, Türk-Hun Devletinin kağanı Attila olur ve ilk iş olarak Roma’ya huzur getirmek amacıyla ordularını dört bir yana sevk eder.
     Destana göre Hun çobanlarından birisi, sivri ucu yukarı doğru olan ve toprağa gömülmüş muhteşem bir kılıç bulur ve Attila’ya verir. Kamlar, bunu Allah tarafından dünya hâkimiyetinin Attila’ya verildiği şeklinde yorumlarlar. Oğuz Kağan Destanı’nda altın yay ve oklar da bu şekilde gömülüyordu.
     Daha sonra Orleans’tan Catalanaum ovasına giderken Hunlar tarafından Romalı bir keşiş yakalanır. Attila keşişe “Yarın kim galip gelecek” diye sorar. Keşiş, “Allah’ın
kamçısı sensin. Kendi adaletinden ayrılanları Allah seninle cezalandırıyor. Lakin şunu unutma, bu kılıcı bir gün senin elinden alıp, başkasına verebilir. Senin gücün beşeri
değil, ilahidir. Savaşlarda Romalıları yeneceksin” der. Ve bundan sonra ona, “Tanrı’nın kırbacı” denmeye başlanır. Avrupalıların, Attila’ya “Tanrının Kılıcı – Tanrının Kırbacı”
unvanını yakıştırmalarının sebebi, buradan anlaşılmaktadır. Catalanaum’da Roma ordusu dağılır, Romalıların ünlü komutanı Aetius Türklerin elinden güçlükle kurtulur. Tarihte bu savaş sonuçsuz kalır. Attila, ordugâhını toplamış ve yurduna doğru hareket etmiştir. Aetius da zayıflamış kuvvetleri bir şey yapmaya cesaret edememiştir.
Destana göre, İmparator III. Valentinianus, kız kardeşi Honoria’nın çocuklarının ileride tahtta hak iddia etmelerinden korktuğundan, onu hapsettirir. Prenses, ancak
Türklerin bu cesur ve yakışıklı kağanı sayesinde kurtulabileceğini düşünür ve ona bir nişan yüzüğü gönderir. Attila, bunun sadece kendisini kullanmak niyetiyle gönderildiğini anladığından Honoria’ya yüz vermezse de açıkça reddetmez. Bu fırsatı değerlendirir ve Roma imparatorluğunun yarısından fazlasını nişanlısının hissesi olarak, kendisine ister.
     İmparator bu işin sonunun kötüye varacağından endişe ettiğinden, aceleyle prensesi bir başkasıyla evlendirir. Tarihi kaynaklarda yer alan bu hikâyenin sonunda Attila, bu isteğinde ısrar etmiştir, fakat birdenbire siyaset değiştirerek bunu unutur gözükmüştür.
     Destanda, Türklerin öbür dünyaya inandıklarından, özellikle ölen beylerin mezarlarına, ikinci hayatlarında da kullanabileceklerini düşündükleri, ölenin sağlığında
kullandığı değerli eşyalarını gömdüklerini bilen Margos şehrinin piskoposunun, adamlarına Türk mezarlarını soydurup, kendisine servet edindiği anlatılmaktadır. Türklere karşı yapılan bütün bu kötü muameleler karşılıksız kalmaz. Attila, askerlerinin başında Balkanlara doğru ordusunu yürütür ve Margos şehrini zapt eder. Kaynaklarda ayrıca Margos şehrinin ele geçirilmesinde, piskoposun da can korkusundan, Hunlara yardım ettiği belirtilir.
     Destanda, leyleklerin uçuşuna göre hareket eden Hunlarla ilgili şöyle bir hikâye de aktarılmaktadır: “İtalya seferi sırasında, Türkler Aquileia isminde bir şehri
kuşattılarsa da, bir türlü alamıyorlardı. Attila ümidi kırılmış bir şekilde, surların etrafında dolanırken, leyleklerin yavrularını evlerin üzerinden kaparak, yakında bulunan
bir ovaya taşıdığını gördü. Kağanın yanında bulunanlar, bu vaziyetin iyiye işaret olduğunu, leyleklerin şehrin düşeceğini hissettiklerinden, göç etmeye başladıklarına yordular.
     Bunun üzerine Türk ordusu tekrar hücuma kalktı ve burayı ele geçirdi.” Attila, aldığı haberler neticesinde ve ordunun hızlanması üzerine kat’i kararını vermiş ve şehrin mutlaka zapt edilmesi lüzumunu ileri sürerek ordusunu harekete geçirmişti.
     Hun lideri Attila, yüz bin kişilik ordusuyla Po ovasına dalınca, Romalılar ve Roma senatosu, barış yapmak amacıyla, Papa I. Leo’yu bütün Hıristiyan dünyasının adına, Türk kağanından af dilemeye gönderirler. Attila, Hrıstiyanların en yetkili ağzı kendisinden bağışlanmayı istediğine göre, Roma’yı yıkmaya gerek olmadığını düşünür. Kaynaklarda da yer alan bu olay neticesinde Attila da acize yardım, düşküne dokunmamak Türkün karakteri icabı olduğundan Roma’yı Romalılara bağışlamıştır. Türkü tanımayan yabancı tarihçiler, “Attila, mahçup olarak çekilmektense, Roma elçileri ile hemen uyuşuverdi” demektedirler. Muzaffer bir şekilde İtalya’ya girmiş iken mahcup olmak, çekinmek söz konusu olamazdı.
     Papa I. Leo’nun, Attila nezdinde neler söylediği, Hun başbuğunu nasıl ikna ettiği ve ona Roma’yı bağışlaması için nasıl ricada bulunduğu malum değildir. Çünkü kendi tarihleri için pek iftihar edilecek bir sahne olmadığından batı tarihçileri bu ciheti sükut ile geçiştirmeyi tercih etmişler, fakat Attila tarafından iyi bir şekilde karşılandıklarını da inkar edememişlerdir.
     Destanda, Kriemhild adlı Hıristiyan bir bayanla Attila’nın evlenme hadisesi de yer almaktadır. Kriemhild, Alman asilzadelerinden birisinin dul eşidir. Hıristiyan olmasına
rağmen Attila onunla evlenir ve onu başkentine götürür. Asıl niyeti Nibelungen hazinesini ele geçirmek olan Kriemhild, son derece kurnaz hareket ederek Attila’nın kardeşi Bilge ve oğlunun öldürülmesine neden olur. Bütün sarayı ateşe verir ve kendisine hazinenin yerini söylemeyen soydaşının da kafasını kestirir. Onun yüzünden on binlerce insan yok olur. Attila, durumu öğrendiğindeyse, iş işten geçmiş olur.
     Attila’nın, tarihi kaynaklarda da yer alan İldiko ile evliliği ve ölümü ise destanda şu şekilde anlatılmaktadır: “Attila ne yapılırsa yapılsın, Avrupalılarca durdurulamıyordu. Onu mertlikle alt edemeyenler yine bir hile aradılar ve nihayet bunu da buldular. Attila’nın evvelce ortadan kaldırdığı Got şeflerinden birinin kızına ulaşıldı ve ona, Attila’yı zehirlemesi teklif edildi. Zaten kız da bir fırsat bekliyordu. Babasını öldüren bu Türk’ten mutlaka intikamını almalıydı. İldiko, Attila’nın evlenme teklifine hemen olumlu cevap verdi. Altmış yaşına gelmiş olan Attila, muhteşem bir düğünle, evlendi. Daha önceden kıza zehir verilmişti. Zifaf gecesi kız, yatmadan evvel Attila’nın içeceği kımıza zehiri koydu. Sabah olduğunda kaganın çadırından ses, seda çıkmıyordu. Attila’nın kardeşleri ve çocukları merak ettiler. Sonunda çadıra girilmeye karar verildi. İçeri baktıklarında, Attila’nın cansız vücuduyla karşılaştılar. Onun zehirlendiğini anlayan Hunlar, kadını oracıkta boğuverdiler.”
     Cermen efsanesi İldiko’nun ismini Hildegund şeklinde yazmakta ve Frank kralının veya Burgund kralının kızı olarak göstermektedir. Attila’nın ölüm sebebi hakkında
çeşitli rivayetler vardır: Bir havadise göre Atilla uyurken İldiko kocasını bir hançerle öldürmüştü. Bazıları da İldiko’ya saray adamlarından birisinin yardım ettiğini söylüyordu. Alman efsaneleri ise, destanda da belirtildiği gibi, İldiko’nun Atilla’dan öç almak üzere bu cinayeti işlediğini yazarlar, çünkü İldiko’nun ailesini öldürmüştü.
     Bütün bu efsanelere rağmen Atilla’nın devlet adamları, oğulları ve Hun reisleri Atilla’nın tabii bir ölümle, düğün gecesi çok içtiğinden, burun kanamasından öldüğünü ilan ediyordu. Devletin yıkılmaması, Hun birliğini, muazzam imparatorluğu bozmamak için bu şekilde bir haber yaymak zarureti vardı.
     Böylece Türklerin sahip olduğu en kudretli hükümdarlardan bir tanesi olan Attila, savaş meydanlarında yok edilemeyince, bir kadının marifetiyle haince ortadan kaldırılır.
     Onun bu ani ölümü, her şeyin ters gitmesine sebep olur. Çocukları birbiriyle anlaşamaz, kabileler arasında kavgalar çıkar ve tekrar geldikleri bozkırlara geri dönerler.

Köktürklere Ait Destanlar
Ergenekon Destanı
     Ergenekon Destanı’nı yazıya geçiren ilk kişi Moğol imparatorlarının resmi tarihçisi olan Reşîdüddîn’dir. Reşîdeddîn, Farsça yazdığı Câmiü’t-Tevarih’te bu efsaneyi birçok
açıdan Moğollaştırmıştır. Aşağıdaki metin, Câmiü’t-Tevarih’teki metnin geniş tutulan bir çevirisidir.
Bu kutsal kitabın girişinde de söylendiği gibi Moğol boyları, genel olarak Türk boylarının bir bölümüdür. Bu her iki kavmin de şekilleri ve dilleri birbirine benzer.
Bunların hepsi de Nuh peygamberin oğlu olan Bulca-Han’ın soylarından türemiştir. Bulca-Han, bütün Türk kavimlerinin atası idi. Aradan birçok asırlar ve uzun zamanlar geçmiştir.
     Elbette ki bu uzun zaman içinde olayların birçoğu unutulmuştur. Türklerin başlangıçta, kitapları ve yazıları yoktu. Bunun için de tarih olaylarını yazamamışlardı. Onların
belirli ve eski bir tarihleri de yazılmış değildi. Onun için şimdi söylenen tarih olayları da çok yakın zamanlarda söylenenlere ve nesilden nesile anlatılan bilgilere göre öğrenilmiştir. Bu boyların oturdukları yerler ve yurtları, hep birbirine bitişiktir. Bunun için de her boyun oturduğu yurdun, nereden nereye kadar uzadığı, herkes tarafından bilinir. Onların bütün yurtları, Uygurların sınırlarından, Hıtay ve Cürçet ülkelerine kadar uzanır. Bu yurtların yerine şimdi Moğolistan adı verilir.

Ergenekon’a Sığınış

     Daha önce Moğol adı verilen bu boyların, aşağı yukarı iki bin sene önce Türk boyları ile araları açılmış ve birbirlerine düşman olmuşlardı. Bu düşmanlık, o kadar büyümüş ve inada dökülmüştü ki birbirlerini ortadan kaldırmak için durmadan savaş ediyorlardı. Sözlerine inanılır, doğru sözlü ve bilgili kişilerin anlattıklarına göre Türk boyları, Moğollara karşı galip gelmişler ve onları öldürmüşlerdi.
     Bu mağlup edilen boylardan iki kadınla iki erkekten başka kimse kalmamıştı. Bu iki ev halkı da (Türkler) gelir de bizi öldürür diye sarp ve kayalık bir yere kaçıp
saklanmışlardı. Bu saklandıkları yerin etrafı, hep dağlar ve ormanlarla örtülüymüş. Dimdik dağlarla çevrili olan bu yerin, girilip çıkılacak bir geçidinden başka bir yeri de
yokmuş. Bu geçitten bile bin bir güçlükle girilip çıkılırmış. Dağların orta yeri ise dümdüz ve çayırlık bir ovaymış. Bu ovanın adına da “Ergenekon” derlermiş. “Kon” sözünün
manası, “dağ beli, geçit” demektir. “Ergene” ise “sarp” anlamına gelen bir sözdür.
     Düşmanın kılıcından kurtularak sağ kalan bu iki kişinin adı, Negüz ve Kıyan idi. Onlar senelerce o güzel ova içinde yaşadılar ve yavaş yavaş soyları da çoğalmaya başladı.
     Birbirleriyle evlenmek yoluyla gittikçe çoğaldılar. Bölüm bölüm ayrıldılar. Böylece meydana gelen onların oymakları, ayrı ayrı adlar almaya başladılar ve birbirlerini o adla çağırmaya başladılar. Bu oymaklara “obak” denirdi. Her obak, belirli bir kan birliğinden ve soydan olurdu. Obaklar çoğalınca onlar da bölümlere ayrıldılar. Ne kadar çoğalır ve ayrılırlarsa ayrılsınlar, bu oymakların hepsi birbirine akraba ve yakın idiler. Onun için birbirine yakın ve akraba olan oymaklara “Mogol-Dürlügin” derlerdi.
Moğol adı, “Mong-ol” sözünden gelir. Anlamı ise “süzülmüş ve saf” demektir. Moğolcada “Kıyan” sözü, “dağların tepesinden aşağıya doğru süratle akan sel” ile “sert, çevik,
kuvvetli” anlamına gelir. “Kıyat Bahadır” adı, yiğit ve fevkalâde cesur ve kahraman olan kimselere verilen bir addır. Bu adı, ancak böyle olan kimseler alabilir. “Kıyat” sözü
ise, “Kıyan”ın çoğuludur.

Ergenekon’dan Çıkış



     Bu dağların arasında sıkışarak çoğalmaya başlayan halklar, artık bu dağ ve ormanlıklar içinde yaşayamaz hâle gelmişlerdi. Çünkü buralar, onlara çok dar geliyordu. Yaşamak da artık çok güçleşmişti. Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zordu. Hepsi bir araya gelip bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş için bir yol aradılar. Bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek daima demir çıkarırlardı. Başka bir yol bulamayınca bu demir kapıyı eritip oradan çıkmaya karar verdiler. Hepsi bir araya gelip ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle yük yük kömürler getirdiler. Ayrıca da körükler yaptılar. Bu körükleri yapmak için de yetmiş baş at ve öküz kestiler. Bunların derilerini soyup sepilediler. Topladıkları dağ gibi odun ve kömürleri geçidin önüne yığdılar. Körükleri öyle dizdiler ki ateş yanıp da körükler üflenmeye başlayınca dağ hemen eriyip delinecekti. En sonunda ateşler yandı, körükler işledi ve geçit eriyip parçalandı. Bu sırada, pek çok da demir elde edilmişti. Tabii olarak yol da açılınca, içeride hapsolan halkın hepsi, dışarıya kolaylıkla çıkabildi. Bu suretle bozkırlara yayılıp her biri bir yerde yerleşti.
(Türk Mitolojisi Cilt I, Prof. Dr. Bahaeddin Ögel)

Bozkurt Destanı

     Bozkurt Destanı, aslında Çin sülalelerinin resmi tarihlerinde anlatılan dolayısıyla Çince dile getirilen üç farklı mitolojik hikâyeye verilen ortak addır. Bu üç hikâyede
ortak bir temanın bulunması, bunların Bozkurt Destanı olarak adlandırılması sonucunu doğurmuştur. Aşağıdaki metin, Çin sülalelerinden olan Sui ailesinin resmi tarihinden
alınmıştır. Günümüz Türkçesine yapılan çeviri Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’e aittir.
     Bazıları şöyle derler: Bir rivayete göre (Köktürklerin) ilk ataları, Hsi-Hai, yani Batı-Denizi’nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların
kadınları, erkekleri, (çocukları ile birlikte), büyüklü küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. (Türklerin hepsini öldürdükleri halde), yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu
öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını keserek, kendisini “Büyük Bataklık”ın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün, et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (Az zaman sonra) çocukla kurt, karı-koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı.
(Türklerin eski düşmanı Lin Devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen adamlarını göndererek hem çocuğu ve hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişlerinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı ve (daha önce onlar vasıtası ile haber almıştı).
     Buradan kaçan kurt, (Batı) Denizi’nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch’ang (Turfan)ın kuzeybatısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt, buraya gelince) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştanbaşa ot ve çayırlıklarla kaplıydı. Ovanın çevresi de aşağı yukarı 200 milden fazlaydı.
     Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Köktürk Devleti’ni kuran) Aşina ailesi, bu çocukların birinin soyundan geliyordu.
     … Taşa oyulmuş kitabede şöyle deniyordu: Kara – Korum çaylarından sayılan iki nehir vardı. Bunlardan birine Toğla diğerlerine de Selenge adı verilirdi. Bu nehirler akarak Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi. Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı. Bu ağaçlardan biri fusuk ve diğeri de Farsların naj dedikleri ağaca benziyordu. Kışın bile bunların yaprakları servi gibi dökülmezdi. Meyvesinin tadı ve şekli ise tıpkı çam fıstığınınkine benzerdi. Öbür ağaca da Tur ağacı derlerdi. Bu iki ağaç da iki dağın arasında yetişerek büyümüştü.
     Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık inmişti. Bunun üzerine iki yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar. Bu durumu gören halk ise hayretler içinde
kalmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak Uygurlar oraya doğru yaklaştılar. Tam yaklaştıkları sırada kulaklarına çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında da otuz defa şimşek çakmaya başladı. Diğer bir gün de aynı yerde ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler. Bunların her birinde
birer çocuk oturuyordu. Her çocuğun karşısında da onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılıydı. Çadırın tabanı da baştan aşağıya kadar gümüşle döşenmişti.
Bütün boyların reisleri ve halkları bu garip şeyi görmek için yerlerini bırakıp koşmuştu. Bu manzarayı görünce saygıyla diz çöküp selam verdiler. Biraz sonra da çocukları
alarak dışarı çıktılar. Besleyip büyütül- meleri için de onları sütannelerine ve dadılarına verdiler. Her fırsatta onlara saygı gösteriyor ve ikramda bulunuyorlardı. Çocuklar
artık süt çocuğu olmaktan çıkıp da konuşmaya başlayınca Uygurlardan anne ve babalarını sordular. Onlar da çocuklara o iki ağacı gösterdiler. Bunun üzerine halk, çocukları alıp ağaçların yanına gitti. Çocuklar ağaçları görünce onlara tıpkı evladın babasına gösterdiği saygıyı gösterdiler. Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler: “Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar ve anne ile babalarına böyle saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız ünlü ve
şöhretiniz de devamlı olsun!”
O bölgelerde yaşayan bütün kavimler bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi saygı gösterdiler. Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce onların her birine birer ad
koydular. En büyüğünün adı Sonkur-Tegin, ikincisinin adı Kotur-Tegin, üçüncüsünün adı Tükel-Tegin, dördüncüsünün adı Or-Tegin, beşincinin adı da Bökü-Tegin oldu. Çocukların doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin hükümdar olarak seçilmesi kanaatine vardılar. Çünkü bunlar, Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar.
     Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı’nın bir parçasıdır ve Köktürkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Destanı’nın devamı, Ergenekon Destanı’dır.

Uygurlara Ait Destanlar
Türeyiş Destanı
     Uygur hakanı kızlarını insanlarla evlendirmeye kıyamaz. Tanrı’ya kızlarıyla evlenmesi için yalvarır. Tanrı da kurt suretinde görünerek hakanın kızlarıyla evlenir. Bu evlilikten “Dokuz Oğuz” ve “On Uygur” boyları oluşmuştur.
     Uygur beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini sanıyordu. Bu sebeple ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule
yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya getirdi.
     Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğunu sanarak kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

Göç Destanı

     Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki nehir çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu.
     Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşları bitirmek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının
eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke
döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
     Buraya kadar kısaca tanıtmaya çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Türeyiş Destanı, Bozkurt Destanı, Ergenekon Destanı, Oğuz Kağan Destanı, Şu Destanı, Alp Er Tunga Destanı, Yaradılış Destanı bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve boylarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir.
     Muhtemelen XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri”nin Hun-Oğuz Destan dairesinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır.
     Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde İslâmiyet’i kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asya’da gerek Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu ve Türeyiş dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek içlerinde yaşatılmaktadır.
      Müslümanlığın kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda İslâmiyet’i resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. İslamiyet’ten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın İslâmiyet’i kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur.

Göç Destanı

     Türkler kutsal taşı Çinlilere verince Tanrı tarafından cezalandırılırlar. Ülkelerinde açlık, kuraklık başlar. Böylece Türkler anavatanların terk etmek zorunda kalırlar.
Göç Destanı Uygurlara ait bir destandır. Aşağıda Göç Destanı özeti bulunmaktadır.
     Uygurların vatanında “Hulin” isimli bir dağ vardı. Hulin dağından Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak akardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökyüzünden ilâhi bir ışık
indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Daha sonra ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu.
     Aradan uzun zaman geçti. Yulug Tigin isimli bir prens hakan oldu. Yulug Tigin, Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigin’i bir Çin prensesi ile
evlendirmeğe karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

İSLAMİYETTEN SONRAKİ TÜRK DESTANLARI

Karahanlı Dönemi – Satuk Buğra Han Destanı

     Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Miraç Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar  arasında birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail : “Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin
dininizi yayacak olan bu ruh Abdülkerim Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra her gün İslâmiyet’i Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti.
     Hz. Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve
arkadaşları selâm verip uzaklaştılar.
     Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Han’ı, annesi: “Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır.
     Satuk Buğra Han 12 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından
uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır. Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona Müslüman olmasını öğütler ve
İslâmiyet’i anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından İslâmiyet’i kabul etmesini ister.
     Kaşgar Hanı, Müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk ülkeleri onun idaresinde İslâmiyet’i kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü Müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkıbelere göre Satuk Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeple Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada hayat gözlerini yummuştur.

Kazak-Kırgız Dönemi – Manas Destanı

     Kırgızlar arasında oluşan Manas Destanı, bugün de bütün canlılığı ile devam etmektedir. Manas destanının 11 ile 12. yüzyıllar arasında meydana geldiği düşünülmektedir. Bu destanın ana kahramanı Manas da, tıpkı Oğuz Kağan destanının İslâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi İslamiyet’i yaymak için mücadele eden bir yiğittir. Böyle olmakla birlikte Manas destanında Müslümanlık öncesi Türk kültür, inanç ve kabullerinin tamamını sergilenmektedir. Bazı varyantları dört yüz bin mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dairesinin kültür abidesi niteliğindedir.
      Büyük Türkolog Wilhelm Radloff (1837-1918) bu destanla ilgili ilk derlemeyi, Kırgızistan’ın Tokmak şehri güneyindeki Sarı Bağış boyuna mensup bir Manasçıdan 1869′da yapmıştır. Radloff’un derlediği yedi bölümlük Manas Destanı, toplam 11 bin 454 mısradan oluşur. Fakat Manasçıların okuduğu dize sayısı, 16 bin mısra civarındadır. Bu yönüyle dünyanın en uzun destanıdır.
     Kırgız Türklerinin milli kahramanı Manas’ın etrafında örgülenen Manas Destanı’nın ilk bölümünden itibaren; Manas’ın doğumu, daha beşikte iken konuşmaya başlaması,
kâfirleri yeneceğini söylemesi, büyüyüp delikanlı olunca Çinlileri yenmesi, Müslüman yiğit Almanbet’le tanışıp, birlikle birçok savaşa girmeleri, Manas’ın evlenmesi, düşmanları tarafından iki defa öldürülmesine rağmen tekrar dirilmesi, Mekke’yi ziyaret ve Kâbe’yi tavaf etmesi, lirik bir üslupla anlatılır.
     Manas Destanı yaşanmış, yazılıp bitmiş bir destan değildir. Kırgızlar arasında Manasçılık (Manas destanı söyleme) geleneği halen yaşatılmakta ve dolayısıyla Manas
Destanı’na yeni mısralar eklenmektedir. Bu sebeple Manas Destanı’na “yaşayan destan” diyoruz.

Moğol Dönemi – Cengiz Han Destanı (Cengiz-Name)

     Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında XIII. yüzyılda meydana gelişmiştir. Cengiz Han Destanı’nda Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın yaşamı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz’in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya’da yaşayan Türkler özellikle de Başkurt, Kazak ve Kırgız Türkleri,
Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-name‘de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmektedir ve hikâye Türk tarihi şeklinde anlatılmaktadır.
     Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı’nın çocuğu olarak doğar. Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin büyük yazarı Ebü’l Gâzi Bahadır Han, “Şecere-i Türk” adlı eserinde “Cengiz-Nâme”nin 17 farklı varyantını tespit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya’daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir.
     Orta Asya Türkleri, Cengiz’i İslâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap
tarihçilerinin, bu hükümdarı İslâmiyet düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadolu’ya saldırgan biçimde gelip burayı yakıp yıkmaları, Bağdat’ın önce Cengiz soyundan Hülâgu daha sonra da kendisi Moğol olmasa da Cengiz hanedanına damat olması sebebiyle Moğollarla karıştırılan Emir Timur tarafından yakılıp yıkılması, Timur’un düşmanlarını himaye eden Yıldırım Bayezid ile savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz’in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine yol açmıştır.
     Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türklerin hafızalarında ve gönüllerinde yer almamıştır. “Cengiz-Nâme”nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da ” Destan-ı Nesl-i Cengiz Han“dır. Edige Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini devam ettirebilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820′yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkurt olmak üzere altı rivayeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga Destanı ve Oğuz Kağan Destanı gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok destan örneği bulunmaktadır.

Tatar-Kırım Dönemi – Timur Destanı

     Timur Destanı Moğol kültür dairesinde gelişen bir destandır. Destanda Moğol hükümdarı Aksak Timur’un savaşları ve kahramanlıkları, diğer milletlerle ilişkileri
anlatılmaktadır.
Destandan bir bölüm:
Hindistan şehrinde Cengiz Han’ın oğlu Jaday Han hanlık eder idi. Günlerden bir gün yatıyordu. Kötü bir rüya gördü. Korkup, sıçrayıp uyandı. Bir müddet kaldı. Falcıları,
rüya tabircilerini topladı. Dalağına baktırdı, anlattı.
Falcılar, rüya tabircileri söylediler: “Ey Hanım! Dalağında öyle görünür ki, kendi ülkende, Almalık denilen köyde, bir kişiden korkunuz vardır. O kişi, kırkıcı oğlu,
kazancı oğlu, tavukçu oğlu, Taragay denilen kişidir.” dediler. “O Taragay’ın izi, nişanı odur ki, alnında beni var, sol gözünde akı vardır. O Taragay’ın hatunu hamiledir. Onun karnındaki çocuğundan ecelin, ölümün var”,dediler.
     O ahmak kaderi tedbir ile bozmak istedi.
     Allah’ın takdiri nasıl bozulur. Ondan sonra konuştular.
     “Bu hatunu öldürelim”, diye “Karnını yaralım”, dediler.
     Han söyledi: “Bu hatunun karnındaki çocuğunu öldürürseniz, o çocuğu çabuk öldürür! Anası ölmesin!”, dedi.
     Ondan sonra o hatunu diz çöktürdüler, aklı başından gitti, ölecekti.
     Ondan birkaç gün sonra o zavallı diz çöktürülüp eğilen kadının gözü parladı, bir erkek evlat doğurdu.
     O oğlanı alıp baktıklarında, bir ayağı topal idi. şöyle dediler: “Böyle eziyetten ölmedin, kurtulup doğdun, canın demir imiş”, dediler. O oğlanın adını bu sebepten dolayı Aksak Timur koydular.
     Aksak Timur’un babası, anası öldü. Yetim kaldı. Büyütmek ve bakmak için hiç kimse kalmadı. Sonraları kendisi yürümeye başlayıp yiğit olduktan sonra, dışarı çıkıp altı yedi oğlan çocuk ile birleşip, her gün buzağı otlatırlardı.

Tatar-Kırım Dönemi – Edige Destanı

     Bu destanda XIII. yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığı’nın XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı
ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV.
yüzyılda destan haline getirilmiştir.
       1820 yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkurt olmak üzere altı rivâyeti tespit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır.
     Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler (Destansı Hikâye) olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve birçok Türk
topluluklarınca da yaşatılan Köroğlu destanı örneği yanında daha sınırlı alanlarda tespit edilen Danişmend-name, Battal-name gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.

Beylikler Dönemi – Danişmend Gazi Destanı (Danişmend-Name)

     Türklerin Anadolu’yu fethini anlatan destandır. Anadolu’da Türk büyükleri için 12. yüzyılda söylenmeye başlanan İslâmî-Türk Destanları’nın 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş bir örneğidir. Başta Battal Gazi soyundan olan Danişmend Ahmed Gazi olmak üzere Danişmendliler’in kahramanlıklarını, bunların Bizanslı, Haçlı ve Ermeniler’le olan savaşlarını anlatır. Bir bakıma Malatya’nın Arap emiri Ömer bin Übeydillahi’s-Sülemî’ye ait efsanenin Türk Destanı üslûbuyla söylenmiş bir devamı gibidir. Danişmendnâme ilk olarak Sultan II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle, yazıcılarından İbni Alâ tarafından derlendi. Aynı eser, 14. yüzyılda I. Murad’ın emriyle Tokat dizdârı Arif Ali tarafından 1361 yılında sade bir Türkçe ile on yedi bölüm halinde, araya manzum parçalar da ilâve edilerek yeniden yazıldı. Daha sonra “Gelibolulu Åli” eseri
“Mirkadü’l-Cihâd” adı ile yeniden kaleme aldı.
      Danişmendnâme’nin konusu kısaca şöyledir:
     “Hicret’ten 360 sene sonra Battal Gazi’nin torunlarından Melik Ahmed Danişmend, Bağdat halifesinden izin alarak Tursun, Çavuldur, Kara Togan başta olmak üzere,
arkadaşlarıyla Malatya’dan hareket edip Rumlar üzerine yürür. Gayesi Anadolu’yu fethetmektir. Önce Sivas’a gider. Orayı tamir ettirir. Ordusunu ikiye ayırır. Bir kısmı
İstanbul, diğeri ise Karaman üzerine yürür. Kendisi de Sivas’dan Karadeniz’e kadar olan bölgeyi fethetmek üzere harekete geçer. Çorum, Niksar ve Amasya’yı alır. Canik’i
fethetmek üzere sefere çıkar. Ancak yolda kâfirler tarafından pusuya düşürülür. Çatışmada ağır yaralanır, Niksar’a döner ve orada ölür. Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra Niksar, Amasya, Tokat ve Sivas teker teker Hıristiyanların eline geçer. Danişmend’in İstanbul ve Karaman üzerine giden arkadaşlarından pek çoğu da ölmüşlerdir.
Danişmend Gazi’nin oğlu Melik Gazi, Bağdat halifesine başvurur. O da Horasan’da, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e haber gönderir, Selçukluları gazâya davet eder. Tuğrul Bey Anadolu’nun fethine Süleyman Şah’ı memur eder. Süleyman Şah, Melik Gazi ile birlikte Anadolu’yu fetheder.”
     Anadolu’nun fethini anlatan bu destanda Danişmentlilere büyük yer ayrılır. Destan kahramanı Danişmend Ahmet Gazi tam bir İslâm gazisidir. Dedesi Battal Gazi’nin bir
benzeridir. Bütün gazâlarını İslâm uğruna yapar. En büyük gayesi Hıristiyanları hak dinine çağırmak ve ülkelerinin İslâm nuruyla aydınlanmasına vesile olmaktır.
Battalnâme’nin devamı gibi görünen eser, ondan daha küçük, daha az olaylı ve daha basittir. Ancak, mahallî özellikleri daha çoktur.
     Bu eserde münacaatlar, Allah’a sığınıp yardım dilekleri, Hızır aleyhisselamın görünüp yaraları iyileştirmesi, bazı Hıristiyanların rüyalarında Peygamber efendimizi görerek
Müslüman olmaları, kimi Hıristiyan kızlarının mücahidlerle evlenmeleri gibi dini motifler yanında tarihi ve efsanevi unsurlar da çoktur. Eserin son bölümü bir sonsözden
ibarettir. Yazar burada dünyanın faniliğinden bahsederken dini ve ahlaki nasihatler verir. Danişmendname’de tarihi, masallaştıran ve pek çok vak’a için yanında tarihe ışık
tutan parçalar da vardır. Eserde gazalara kimlerin hangi sıra ile katıldıkları belirtilmekte, özellikle başı açık, yalın ayak harb eden dervişlerin küffar ile yapılacak gazaya
yürüyüşleri hakkında bilgi verilmektedir.
     Danişmendname’nin kahramanı olan Melik Danişmend Gazi, Battal Gaziye benzeyen bir kişi olup, bilgili, dindar ve usta bir kumandandır. Bir kılıç darbesiyle, düşman
askerinin başını ve vücudunu oturduğu atın eğer kayışına kadar ikiye böler. Muharebe esnasında attığı naralarla koca bir orduyu dağıtır.
Selçuklular Dönemi – Battal Gazi Destanı (Battal-Name)
Halk arasında “Battal Gazi Destanı” diye de anılan hikâyenin kahramanı “Battal Gazi” dir. Bu kişinin kahramanlıkları etrafında meydana gelen menkıbeler ilk defa Arapça
“Zelhimme” adlı kitapta toplanır. Kitabın ilk bölümünde Seyyid Battal Gazi’nin kahramanlıkları, 8. yüzyılda Bizanslılar’la yaptığı savaşlar ve İstanbul’u kuşatan Emevî
kumandanı Mesleme’nin silâh arkadaşı Sahsâh’ın başından geçen olaylar anlatılır. Bir destan kahramanı olması dolayısıyla, kitabın ikinci bölümünde, o devirde ve daha sonraki devirlerde cereyan eden birçok olay da Battal Gazi’ye mâl edilir. Görüldüğü gibi destanın kahramanı Arap cengâveri olmasına rağmen, Türk halkı ona Anadolu gazilerine uygun bir ünvan olmak üzere Battal Gazi adını verir.
     12. yüzyılda Dânişmendliler Devleti’nin gazi hükümdarları da Haçlılar ve Bizanslılar’a karşı çetin mücadeleler verdikleri için, yaptıkları bu gazâlar halk arasında Emevî-
Bizans ve Abbasî-Bizans savaşlarının devamı gibi gösterilmiş ve bu devirde geçen olaylar da Battal Gazi Destanı’na ilâve edilmiştir. Böylece, 12. ve 13. yüzyıllarda
Dânişmendliler Devleti bünyesinde düzyazı halinde yazıya geçirilen “Battalnâme” adındaki Türkçe destan bu şekilde meydana gelir.
     Yazıya ne zaman ve kimin tarafından geçirildiği bilinmeyen ve Türkçe’de çok çeşitli yazma ve basma nüshaları bulunan eser Türk halkı arasında büyük rağbet görmüş, bazı hikâyeler saz şairleri tarafından çeşitli meclislerde şifâhen (ağızdan, sözle) okunarak yayılması sağlanmıştır. Destanın esas kahramanı Battal Gazi tipi ayrıca bazı din
kitaplarına, Yeniçeri Ocağı’nda okunan destanî hikâyelere ve bazı tasavvufî şiirlere kadar da girmiştir.
     Battal Gazi Destanı, daha sonra, 18. yüzyılda Dârendeli Bekaî adlı bir halk şairi tarafından manzum olarak ve 7000 beyit halinde yeniden kaleme alınmıştır.
     Destanın esas hikâyesi, idealist bir İslâm cengâverinin olağanüstü olaylarla dolu macerasından ibarettir. Hikâyenin aslî kahramanı ise, İslâm dini uğrunda sadece Rumlar ve diğer kâfirlerle değil, cinler, devler, cadılar ve ifritlerle de çarpışmak zorunda kalır. Hikâyede ayrıca Battal Gazi’nin atı “Aşkar Devzâde” de önemli bir yer tutar.
Türk edebiyatı tarihinde Türkler’in İslâmiyet’i kabul ettikleri ve yerleşik medeniyete geçtikleri dönemin yazılı ürünü olması bakımından ayrı bir önemi olan destanda,
önceki dönemin alp tipi yerine, bu defa İslâm uğrunda gazâ eden gazî ve velî tipi geçer.

Osmanlılar Dönemi – Köroğlu Destanı



     Bu destanın kahramanı olan Ruşen Ali’nin ve babası Koca Yusuf’un Bolu Beyi ile olan mücadelelerini anlatır. Köroğlu Destanı’nın kahramanı ise 16. yy’da yaşamış halk ozanı Ruşen Ali (Köroğlu)’dur.
     Bolu beyi, güvendiği ve sevdiği seyislerinden biri olan Yusuf’a: “Çok hünerli ve değerli bir at bul.” emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine göre bir
at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki küçük tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf’un
gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, zayıf taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali’ye talimat verir ve tayları büyütür.
Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının talimatlarına göre atları yetiştirir. Taylardan biri mükemmel bir at haline gelir ve Kırat adı
verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şairlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak
oğluna, ne pahasına olursa olsun intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır.
     Hayatını fakirlere ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silah icat edilince mertlik bozuldu demiş kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı
siyasi birlikler sahip Türk grupları arasında tespit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk
destanı Oğuz Kağan destanının izlerinin olduğu görülür. Bu destan parçaları Türk dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da çok
önemlidir.

Türk Destanlarında Motifler (Totemler)
IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir. Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar. Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur. Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar.
RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir. Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir.
AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol. İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre
Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır.
KIRKLAR: Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder. Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar. Oğuz Kağan’ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi. Kırk sayısı
görünmez âleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler.
AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır. Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist
inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür. Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır.
OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir. Destanlardaki maden isimleri tamamıyla Türkçedir. Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir. Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş, Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir.
MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder. Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar.
AKSAKALLI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri güngörmüş yaşlılar vardır. Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler. Bu,
Türklerin âlimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir.
YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder. Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir.
KURT: Hun ve Köktürk destanlarında önemli bir yere sahiptir.