I. ÜNİTE: CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI (1923 – …)

       1.    Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının Oluşumu
     Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ulusal egemenliğe da­yalı, demokratik ve laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti kurulur.
     Türk milletini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek için her alanda köklü değişiklikler yapılır.
     Çağ dışı kalmış kurumların yerine çağa uygun yeni kurumlar oluşturulur.
     Dil ve tarih alanlarındaki dağınık çalışmalar yeniden yapılandırılarak kurumsallaştırılır.
     Ülkenin kalkındırılması ve bayındırlaştırması için köklü atılımlar yapılır.
     Böylece ülke gerçeklerine ve çağın gereklerine uygun yeni bir devlet yapısı oluşturulur.
     Çağdaş bir devletin kurulması, Ankara’nın başkent olması, halkçılığın devlet programına girmesi, bilimsel ve lâik anlayışa dayanan milli eğitimin öngörülmesi, kadın hakları ve hürriyeti gibi toplumun çehresini değiştiren yeni oluşumlar, sanat ve edebiyatımızı da derinden etkiler. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar gelen süreçte sosyal yapıdaki çeşitlilik, sanatçıların çeşitli düşün­celer doğrultusunda; çeşitli konuları, çeşitli anlatım yolları kullanarak; çeşitli biçimsel kalıplarla ya da hiçbir kalıba, kurala bağlı olmadan yansıtmasına olarak tanımıştır.
     Cumhuriyetin ilanından sonra edebiyatımız, çağdaş anlayışlar doğrultusunda gelişmesini başarıyla sürdürmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında “Beş Hececiler” olarak adlandırılan şairler topluluğu, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Yine bu yıllarda Kurtuluş Savaşı’nın etkisiyle edebiyatta genel olarak Anadolu’ya bir yönelim başlar. Milli Edebiyatçılar, Bağımsızlar ve Beş Hececiler de yine bu dönemde eserler vermeye devam ederler.
Özellikleri:
•Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış dildeki sadeleşme çabaları aralıksız olarak sürmüştür. Ancak bu konuda aşırılığa gidilmiş; anlaşılmaz bir Türkçe ortaya çıkmaya başlamıştır. Dilde sadeleşmeye öncülük yapan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konuda aşırıya gidilerek yapılan hatayı telafi etmeye çalıştığı kendisine çok yakın bir gazeteci ve yazar olan Falih Rıfkı Atay tarafından belirtilmektedir.
“Atatürk'ün Üç Ayrı Dil Siyaseti
      Atatürk, 1930-1938 yılları arasında, üç ayrı Türkçe siyasetinin takipçisi ve uygulayıcısı oldu. Birbirlerinden tamamen farklı olan bu üç ayrı görüşün ikisi yanlış, birisi doğrudur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile 1966 yılında bir röportaj yaptım. Konuştuklarımızın çok büyük bir bölümü o yılın Kasım ayında, Hisar dergisinde yayımlandı.
     Karaosmanoğlu'nun da bilhassa belirttiği gibi, Atatürk şoven derecede bir Türk Milliyetçisiydi. Yani kendi soyunu, milletini, kültürünü en ön plana çıkaran, dünya milletleri arasında kendi ırkını hep yükseklerde tutmaya çalışan bir siyaset ve devlet adamıydı.

 'Bir Türk dünyaya bedeldir' veya 'Türk öğün! Çalış! Güven! veya 'Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!'derken, Türklüğü hep yücelerde görmek ve göstermek istiyordu. Hiç kimse Atatürk'ü bu sevdası yüzünden suçlayamaz. Hz.Muhammed'in de söylediği gibi: 'Kişi kavmini sevdiği için kınanamaz!' Kendi milletini çok seven bir kimse, milletinin kültür kaynaklarını da mükemmel bilir ve bu inanç, onu bazen yanlışlara da sürükler. İlk dil cemiyeti
      Atatürk, 1930- 1934 yılları arasında inandı ki Türkçe, hiçbir dilden kelime almak ihtiyacında değildir. Bu bakımdan dildeki bütün Arapça ve Farsça kelimeleri atmak ve tamamen öz Türkçe kelimelerle düşünmek, konuşmak ve yazmak gerekir. Atatürk'ün bu dönemini, O'nun en büyük hayranlarından biri olan Fatih Rıfkı Atay'ın Çankaya isimli şaheserinden okumak gerek. 1932 yılında Türk Dilini Tetkik Cemiyeti de kurulunca, Atatürk çevresindeki bütün yazarların tamamen öztürkçeyle yazmalarını emretti. Hatta o kadar ki 'şey' kelimesi Arapça olduğu için, yazı ve konuşma dilimizde 'şey' denilmesini bile yasakladı. Fatih Rıfkı Atay diyor ki:
     - Ben kolay yazan bir kimseyim. Fakat Atatürk'ün bu tasfiyecilik anlayışı yüzünden, yarım sütunluk bir yazı için, bir masa etrafında dört saat dönüp durduğumu hatırlarım!
      Bir akşam köşkte, İçişleri Bakanımız Şükrü Kaya, tamamen öztürkçe kelimelerle örülü bir konuşma yaptı. Hiçbirimiz o beyanı anlayamadık. Atatürk beni masanın yanındaki bir iskemleye oturttu ve 'Çocuk' dedi 'dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Hiç kimse dili bu çıkmazda bırakmaz. Türkçeyi bu çıkmazdan biz kurtarmalıyız!'
      Atatürk 1934 yılında bu yanlış dil anlayışından veya kendi ifadesiyle 'bu çıkmaz sokaktan' geri döndü. Yanlışta ısrarlı olmadı. Bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, türkülerimizi, şarkılarımızı, atasözlerimizi ve yazılı edebiyatımız nakışladığımız kelimeleri: 'Bunlar öztürkçe değildir!' iddiasıyla dilimizden çıkarıp atmanın çok yanlış ve tehlikeli olduğunu gördü ve Türkçeyi  kısırlaştırmaktan, takırtılı tukurtulu bir dil haline getirmekten tamamen vazgeçti.
      Kök önemli değil ATATÜRK 1934 yılları arasında, Türkçülerin dil anlayışını benimsedi. Bu, çok doğru, dolayısıyla ilmi bir görüştür. 'Türkçeleşen kelimeler hangi kökten gelirse gelsin, Türkçe'dir!' esasına, inancına dayanan bir görüştür. Tanzimat’tan önce başlayan Türkçede sadeleşme hareketleri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Cenap Yöntem tarafından doğru bir temele oturtuldu. 1912 yılında Selanik'te çıkarılan Genç Kalemler dergisinde, Ömer Seyfettin'in uzun bir başmakalesi, Türkçemize aydınlık bir yol çizdi. Türkçü Atatürk bu Türkçü görüşe maalesef 22 yıl sonra katıldı. Bir gece Çankaya'da, Ahmet Cevat'ın kendisine sunduğu bir listeyi okuyarak dedi ki: 'Arkadaşlar! Bu listedeki kitap, kâtip, mektup, kalem bizimdir. Çünkü bu kelimeler tamamen Türkçeleşmişlerdir. Ama aynı kökten gelen 'Ketebe, yektubu, lem yektup, en yektup, iktip, ektip... Arabındır!'
     Şaşıracaksınız ama maalesef doğru...: Atatürk 1936-1938 yılları arasında, yen bir dil anlaşının heyecanlı takipçisi oldu. Bu yeni dil tezini, Atatürk'e Dr. Kıvırgiç isimli bir Avusturyalı telkin etti. Kıvırgiç, Yakup Kadri'nin bana anlattığına göre Atatürk'ün şoven yapısını bildiğin için, yeni bir nazariyeyle Türkiye'ye geldi. Dr. Kıvırgiç'ı Atatürk'e Yakup Kadri çıkardı. Kıvırgıç Atatürk'e, kendi görüşlerini şöyle anlattı:
     - Efendim, ilk insan güneşi gördüğü zaman ağızından ilk defa (A) sesli harfini çıkardı. Sonra çeşitli tabiat hadiseleri karşısında o-ö, u-ü, ı-i ve e sesli harflerini telaffuz etti. İlk insanın yine ilk hecesi AĞ oldu. AĞ aynı zamanda Güneş demektir. İlk insan Türk'tür. İlk lisan Türkçe'dir. Dünyanın bütün dilleri Türkçe'den doğmuştur!
     Atatürk bu nazariyeye heyecanla sarıldı. Ve çevresindekilere emir verdi: 'Bütün dünya dillerinin Türkçe'den doğduğuna dair eser yazacaksınız!' dedi. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne 'Güneş-Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri' dersleri konuldu. Prof. H. Reşit Tankut, Atatürk'ün ölümüne kadar bu dersleri okuttu. Arapça'nın ve İngilizce'nin Türkçe'den doğduğuna dair kitap yazan ilim adamlarımız oldu. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildikten sonra bu yanlış nazariyenin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde okutulmasını yasakladı.

Yavuz Bülent Bakiler, 
30.09.2003-Tercüman

•Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış gerçekçi bir anlayış güdülmüştür.
•Aruz ölçüsünün yerini hece ölçüsü almış, şiirlerde de günlük konuşma dili kullanılmıştır. Yine bu dönemde şiirin biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.
“Aruz sizin olsun hece bizimdir,
Halkın söylediği Türkçe bizimdir;
Leyl sizin, şeb sizin, gece bizimdir,
Değildir bir mana üç ada muhtaç.”

Ziya Gökalp
•Şiir, roman, hikâye ve tiyatro gibi türlerde önemli gelişmeler olmuştur. Romanda ve hikâyede halk gerçekleri önemli ölçüde yerleşmiştir. Yine tiyatro ve deneme alanında büyük gelişmeler gösterilmiştir.
•Cumhuriyetin kuruluşuyla 1940 (İkinci Dünya Savaşı) yılları arasında eser veren şair ve yazarlar genellikle daha önceki Milli Edebiyat akımının etkisinde tam anlamıyla “yerli” ve “halka doğru”; veya Batı’nın, özellikle Fransız edebiyatının etkisinde kişisel yollarında yürümüşlerdir.
•Edebiyatımız İstanbul aydınlarının tekelinden kurtulmaya ve Anadolu kasabalarında da aydın yetişmeye başlamıştır. Ancak matbaa, yayınevi, gazete ve dergilerin çoğu hala İstanbul, Ankara ve İzmir’de olduğundan birçok yazar ve şair yeterince tanınamamıştır.
•Bu dönemden itibaren farklı edebi topluluklar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Powered by OrdaSoft!