Atatürk'ün bütün dileği Türkçe'nin bağımsız bir dil olması idi. Kendisi gençliğinden beri koyu Osmanlıca yazmıştır. Zevki, kültürü Osmanlıca idi. Belki de Arapça, Farsça ve Türkçe kaidelerine dayanan o karma bir yazı dilinden başka türlü bir dilimiz olacağını düşünmemiştir bile!

     Yeni yazı ister istemez dil meselesini ortaya attı. Türkçüler, ki ben de onlardandım, meşrutiyetin ilk yıllarından beri Arapça ve Farsça kaidelerine ihtiyacı olmayan bir Türkçe'miz olacağı kanaatinde idiler. Bir de ifratçılar vardı ki, bunların fikri, hiçbir yabancı söze de ihtiyacımız olmadığı idi. Buz bunlara "özleştirmeci" diyorduk.

     Atatürk iki tarafı da soğukkanlı ve telaşsız sabrı ile dinliyordu. Bir yandan da bir lugat komisyonu kurulmuş, zıt fikirler bir arada çalışıyorduk.

     Her işte "azami" almaya çalışmak Atatürk'ün bir hususiyeti idi. Dil işinde de "azami" almak için bir müddet özleştirmecilerle birleşti. Atatürk'ün bir başka hususiyeti prensipleri uğruna zevklerini ve adetlerini kolayca feda etmekti: ilk adımda üslubunu feda etti. Üçüncü bir hususiyeti hiçbir denemeden korkmamak, gülünceye kadar bütün tehlikeleri göze almaktı.

     Yılbaşı nutuklarında, bütün milletvekilleri ve yüzlerce misafir karşısında "baysal utku" gibi anlaşılmazlarla dolu nutkunu söylediği sırada, içim içime sığmaz.

     - Nasıl yapar bunu?

     Derdim. Çünkü benim fikrimce Atatürk sağduyusu ve zevk ölçüleri pek yerinde bir kimse idi.

     Bir zaman oldu ki "şey" kelimesini dahi kullanmaz olmuştuk. Bu resmi bir yasak değildi: Kendisi böyle yapıyor, kendini sevenlerden böyle istiyordu. Dil birdenbire çıkmaz bir kısırlığa düşmüş göründü. Hiç aldırmıyordu. Alabileceği "azami" nedir? Düşündüğü yalnız bu idi.

...

     Taramalar, derlemeler, Asya lehçeleri, hepsi birer birer meydana çıktı. Nemiz var, nemiz yok, hepsini gördük, anladık.

     Bir akşam, henüz meclisinde kimse yokken,

- Yanaş bana doğru.

     Dedi, sonra:

     - Varımız yoğumuz meydanda. Bir çıkmaza da girmişizdir. Bırakılır mı dil bu çıkmazda? Hayır. Öyle ise yapılacak olanı yine biz yapacağız, dedi.

     O kadar ileri gitmiştik ki, ne kadar gerilesek, bu sözümüze dikkat ediniz, eski yürüyüşümüzle yarım asırda başaracağımızı elde etmiş olacaktık. Nitekim elde ettik. Osmanlıca gömülüp gitti.

     Gençlerin bugün yazmakta oldukları, Türkçülük ve Türkçelilik havarisi Ziya Gökalp'ın dilinden o kadar farklı değil, seksen yüz yıl ilerdedir. Bu hızı Atatürk'ün fedakarlığına borçluyuz. Çünkü yaptığı şey bir fedakarlıktı.

     Uzun mühletlere tahammül edemeyeceğimiz kadar geciktiğimiz kanaatinde idi...

     Bugün Türkçe köklerden terim yapıyoruz. "Tesanüt" yerine "dayanışma" diyoruz.

     İşin içinde iken ben bile ne kadar isyan ederdim. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, o çapta bir inkılapçı ile, bizim çapta ıslahatçılar arasındaki farkı ne kadar iyi görüyorum.