░   Bozkırın kupkuru rüzgarı durmadan esiyor;  her tarafta yetişmiş ağaçların kuruyan yapraklarını dalından koparıp uçuruyor ve yığın yapıp ayağımın altına seriyordu.
     Bozkırın sarı otları belli belirsiz bir koku saçıyordu. Hava sıcak olsa da uzaklarda nedense seyrek bir dumanla kaplanan mavimtırak dağlar göze çarpıyordu. Belki de mesafe çok uzak olduğu için öyle görünüyorlardır… Dağların bağrında küme küme, yemyeşil köyler var. Arslan Baba dağları, Arslan Baba türbesi o taraflarda.
     O dağlarda kurt, tilki ve hatta ayı da yaşar derler. Tiyanşan’a göre daha küçük, yeşilimsi, kara kayaları yılın hemen hemen her mevsiminde böyle seyrek bir duman kaplar.  Kayaların bağrı genellikle çıplak, ufak tefek dağ çalılıkları dikkate almazsanız çam ve servi ağaçları oldukça az. Nasıl olur bilmiyorum ama yurdumuzda bazı adamlar kurtları, ayıları binek hayvanı olarak kullanmış. Hatta bazıları arslanları itaat altına almışlar. Arslan Baba’nın da onlardan biri olması mümkün.
     Yurdumun toprakları üzerinde azizlerin, velilerin türbeleri her tarafa saçılmış gibi. Halk bu kişilere kerametleri Tanrı’ya yakınlıklarındandır diyerek yürekten inanmış. Biri kendisini ziyaret etmek üzere yola çıkan kişinin nerede olduğunu açık seçik hissedermiş. Başka biri de suyun üstünde hatta havada adım atıp yürüyebiliyormuş. Yine biri de sabah namazını Buhara’da, öğle namazını Tebriz’de ve akşam namazını Kabe’de kılarmış. Başka biriyse aynı anda çeşitli yerlerde görünürmüş. Hayattayken “evliya” makamına sahip olanlar, dünya hayatının sona ermesinden sonra aziz insan olmanın örneği olmuşlar.
     Evet, onlar gerçekten de büyük, aziz ve Allah’ın sevgili kullarıdır. Ömürleri boyunca nefislerinin arzularına ve dünyanın cezp edici görünüşüne heves etmeyen, gönüllerinde var olan oldukça güçlü iman sebebiyle herkesin saygısını hakkıyla kazanan kişilerdir.
     Yıllar önce Buhara’ya gittiğimde işittiğim bir rivayet aklıma gelmişti. Türbedar,  gidip geri dönünceye kadar bu mübarek zatın yanına Hızır hazretleri gelir, sohbet ederlermiş. Tabii ki büyük, yeşil örtülü türbenin zemininde neler olduğunu hayal etmek kolay değil. Yalnız, ermiş olmanın sırlarını anlamaya çalışan bir insan türbeye anlamaya gayret ederek bakarken aynı anda Allah’ın iki sevgili kulunun ruhlarının rahatça sohbet için bir araya gelmeleri de mümkün olamaz mı?
     Allah’ın aziz ve sevgili kulları açık, aydınlık kişilerdir. Onların o yüce makama gelmelerinin sırrı nedir? Elbette o sırrı öğrendiğimde o makama yükselebilmek için bilgimin ve kararlılığımın yetmeyeceğini hissediyorum. Bu sebeple yüreğimde tuhaf bir hüzün büyüyor, türlü heveslerle geçen ömrüm üzülerek aklıma geliyordu. Belki ben de Hızır ve İlyas’la görüşürüm diye umutlanıyorum.
     Evet, ben Hızır hazretlerinin peşindeyim.
     Allah’ın sevgili kullarına verilen kerametlere sahip olamam ama bir büyük veliyle –Hızır hazretleriyle karşılaşan kişiler hakkında da çok rivayetler var. İnsanların asırlar boyunca saygı duydukları; ulu Tanrı’nın ve meleklerinin de itibarını kazanmak için ömrünü geçiren; bozkırlarda ve çöllerde gezen ve o yüksek dereceye erişmek için gereken ne varsa yerine getirse de velilik makamına kim bilir hangi sebeple ulaşamayan kişilerle karşılaşmak mümkün. Asıl değerli insanlar onlardır. Onların çoğunun adları da bilinmez. Allah’ın sevgili kullarının derecelerinin benden çok yüksek olduğunu kalbimle hissediyorum. Bir tane bile eksiği olmayan, yıldızlar durmadan gibi ışık saçan Allah’ın sevgili kullarının yoluna göre meşakkatli bilgi edinme yollarından tefekkür zirvelerine doğru yönelen Hızır hazretlerinin yardımıyla maksadına erişen büyük adamların yolu bana daha kolay görünüyordu…
     Evet, Allah’ın sevgili kullarının türbelerine doğru ırmaklar gibi insanlar akıyordu. Onların türbeleri yüksek, her taraftan görülebilecek şekilde kurulmuştu. Hızır hazretleriyle buluşan değerli insanların mezarlarının üstündeyse genellikle bir tane tuğ, bir kök ağaç veya bir kayadan koparılan kocaman bir parça taştan ibaret binek taşı olurdu. Bazen de hiçbir şey olmazdı. İsimsiz, işaretsiz, sıradan bir mezar… Lakin kim bilir ne zamandan beri kendiliklerinden zayıf, hafif bir nur saçtıkları hakkında rivayetler var. Çünkü o mübarek insanların atının ayağının değdiği kupkuru yerlerin de birdenbire canlanıp güller, çiçekler açtığını söylüyorlar. Bazılarının taşına türlü yazılar oyulup yazılmıştı. Bazılarının üstünde ise hiçbir yazı yoktu. Kim olduğu da bilinmiyordu.

*     *     *

     Yaz güneşi etrafta ne varsa hepsini birden kızdırıyor. Kapkara üzümlerini beyaza çalan gri bir toz tabakası kaplamış. Alçacık, kirli sarı renkteki evlerin üstünde bozkırın sıcak havası dalgalar halinde yükseliyor. İnsanlar ekin tarlalarında, evlerinde türlü türlü işlerle meşgul. Yayılıp akan incecik taşlı çay boyunda oyun oynayan tek tük çocuklar meraklı gözlerle bana bakıyorlar. Kadınların ve  kızların yüzleri açık, kararlı görünüyor. Onlar da kendi işleriyle meşgul.
     Bozkırın durmadan esen rüzgarı otların kuruyan yapraklarını uçuruyor, getirip ayaklarımın altına atıyor.
     Ben yolumda giderken yol kenarındaki ağaçtan bir tane meyve kopup yere düştü. Elime aldım, evirip çevirip inceledim. Küçücük, yol yol incecik kırmızı çizgileri olan sarı bir elmaymış. Dala tutunduğu çöpüne yakın bir yerinde birisi bir delik açmıştı. Bir süre sonra küçük delikten küçücük başlı, kızıla çalan renkteki meyve kurdu, delikten rahatsız olmuş halde etrafına bakındı. Elmayı otların arasına fırlatıp yoluma devam ettim.
     …
     İşte, Yılan Ata hazretlerinin türbesindeyim. Hızırla İlyas bu kişinin yanına gelmiş derler. Yılanlar peşine takılıp yürürlermiş. Emrine ses çıkarmadan boyun eğerlermiş. Hatta içlerinde en heybetli olan bir tanesi o dinlenirken rahatını bozan olmasın diye bekçilik yaparmış.
     İnsanlar, ırmaklar gibi akıp geliyordu. Ben de onların arasına karıştım. Geniş ama tavansı oldukça alçak bir dehlize girdik. Kapısı da alçacıktı. Girecek olan insan ister istemez saygıyla eğilsin diye böyle yapılmış diye anlattı türbedar. Ayakkabılarımızı çıkardık, bağdaş kurup oturduk. İçeride okunan Kur’ân sesleri işitiliyordu. Kadınlar, kızlar, gençler, yaşlılar, gözlerinde yaşlarla çıkıyorlardı. Kalabalığın arasında körler, sağırlar, hastalar çoktu. Bir adam, kendisi yürüyemiyordu, el arabasına bindirip getirmişlerdi. Çocuğu olmayan çiftler de birlikte oturuyordu. Memuriyette veya ticarette işleri yolunda gitmeyenler de ara sıra göze çarpıyordu. Böyleleri yürüyüşü, duruşu ve tavrıyla fark ediliyordu. Lakin sayıları azdı. Gelenlerin çoğu sıradan insanlardı.

Girişdeki taş levhada kûfî yazıyla bir de beyit yazılmıştı:

Kim ki bir gönlü buzukning hâtırın şâd eylegey
Ança bar kim Ka’be veyrân bolsa âbâd eylegey[1]

(Kim bir üzgün insanı sevindirirse yaptığı iş öyle yücedir ki Kabe yıkılmış da o yeniden yaptırmış gibidir.)

     Üstüne parlak yeşil kumaş örtülen uzun sandukanın etrafına çepeçevre minderler serilmişti. Hazine sahibi kişinin saygısı sebebiyle bu kadar uzun bir sanduka yapılmış olsa gerek. Türbedar, -nur yüzlü bir ihiyardı- dokunaklı bir sesle Kur’ân okumaya başladı. Okunan ayetlerdeki sözler dikkatimi çekti. Ayet Tanrı’nın rızası hakkındaydı:

 

 “Ey huzura ermiş insan. Sen ondan, o senden razı olarak Rabb’ine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir.” diyordu. Kur’ân okuma bittiğinde insanlar ellerini sandukanın üstüne koydular. Herkes kendisinin bir isteğini, bir arzusunu fısıldayarak söylemeye başladı. O kadar kişinin yüz ifadelerindeki benzerlik dikkatimi çekti. Hepsinin gözlerinde tuhaf bir umut ve yakarış ifadesi vardı. Ama bazıları burada manasız bakışlarla oturuyordu. Bunlar dilek sahiplerinin yanında gelen yol arkadaşlarıydı.
     Tuhaf, bu mekana yedi yüz yıldan bu yana halk aynen böyle akın akın geliyordu. her gün sayısı bilinmeyen insan bu kişinin şanına dua ederek hayır dilemekteydi. Ben de onlar gibi dua ettim. Sevabını Yılan Ata’ya bağışlayıp yerimden kalktım. İnsanlar Allah’ın bu sevgili kuluna saygıda kusur etmemek için gerisin geri yürüyorlar, kapıya vardıklarında yüzlerini çeviriyorlardı. Tuhaf şey, burada başka kanunlar vardı. Büyük adamlardan biri “İpek böceği kelebeğe dönüşüp kozasını delerek uçup gitti. İnsanlar bomboş kozanın üstünde oturup ağlıyorlar.” demişti. Lakin türbedarın dediğine göre evliyanın ruhu diri ve sağlığında olduğu gibi buradaymış. Şaşırıp kalmamanın çaresi var mı? O kanunlar yazılmamış, söylenmemiş, yalnız gelenlerin her biri kendi görevini yerine getiriyordu.

* * *

     Dışarı çıktığımda öğle olmuştu.
     — Buyrun, bu  muskayı alın. Yılan Ata’nın sağlığında daima okuduğu dualar yazılı, diyerek bana muska satmaya çalıştı buradaki gençlerden biri.
     Ben içeri girip çıkıncaya kadar dışarıda insanlar yine çoğalmıştı. Bazı zenginler, ürkütücü, kocaman arabalarla  aile mensuplarıyla birlikte gelmişlerdi. Arkada ipek kumaşlara bürünmüş kadınları, kızları; önde gururla adım atan zenginlerin kibirli tavırlarını gördüm.
     Çıkışta, çınar ağacının dibinde zavallı bir adam oturuyordu. Önünde su kabağından yapılmış su kabı, bir bez parçasının üstünde iğde çekirdeğinden yapılmış tesbihi… Sadaka isteyenlerden biri olsa gerek. İşin tuhaf tarafı , bir sürü kişi bu türbelere gelip dünya işleriyle ilgili dilek diliyor; türbelerin etrafındaki çaresiz fakirler de oturmuş, o dilek sahiplerinden sadaka istiyordu. Acaba neden o aziz evliyadan istemezlerdi ki diye şaşırıp kalıyorum.
     — Allah için bir sadaka ver evladım. Çocuğum aç, ben acizim. Bir dilim ekmek için bir sadaka verin, dedi dilenci mırıldanarak.

* * *

     Sonraki durağıma geldiğimde manzara farklıydı. Sebebi bozkırın ve çölün uçsuz bucaksız oluşu olsa gerek. Etrafta tek tük kendi kendine yetişen ağaçlar büyümüştü. Hepsinin yapraklarını ağartan bir toz tabakası kaplamıştı. Ağaçlara ala bula çaputlar asılmıştı. Diplerinde eski madeni paralar vardı. Dilenciler nedense o paralara dokunmuyor, korkuyorlardı. Bu mantıksızlığa şaşırıp kalıyordum.
     Burada da rüzgar kuru yaprakları yavaş yavaş uçurup oynuyor, getirip insanların ayaklarının altına bırakıyordu.
     Türbenin etrafında karma kalabalık… Küçük, dar yaprakları susuzluktan kurumaya başlayan üç dört ağacın altında insanlar halkalanmış oturuyorlardı. Evladı olmayanlar evlat, şansı iyi olmayanlar şans, mutlu olamayanlar mutluluk, hastalar şifa dileyerek evliya mezarının yanında toplanmıştı. Bunlar da oturmuş beraberlerinde getirdikleri şeyleri yiyip içiyorlardı. Karaağacın altındaki adamlardan biri bana süslü Arapça yazıları satmaya çalıştı. Arapça bilmediğimi söylemem onu vazgeçirmeye yetmedi. O muskaları satın alırsam mucizelerin ortaya çıkacağını, beni kazadan beladan koruyacağını iddia etti.
     — Atayı yedi gün tavaf etmek gerek. Bu adamlar yedi günden beri burada. Böyle yapınca onun ruhu koruyup kollar, dedi.
     Biraz ötede onun karısı, anası ve iki üç kızı dikkatimi çekti.
     — Akşam gökyüzüne bakın. Kayan yıldızların ne kadar çok olduğunu görürsünüz. Onlar bazen evliya mezarı üstünde bir araya gelir, bazen de durmadan yağmur gibi yere yağarlar, dedi tavafa gelenlerden biri.
     Evliya mezarının önünde yedi gün oturdum. Bu sanduka da oldukça uzundu. Türbeye kocaman bir tuğ yerleştirmişlerdi. Sebebini sorduğumda “Ulu Tanrı muteber gördüğü için kabrini genişletmiş…” diye cevap verdi yaşlı türbedar. Evliyanın mezarına girmek bana nasip olmadı. Girsem de olduğu olacağı yer altına bir kez girmiş olurdum. Hakiki bilimin evliya mezarının feyzinden istifade etmemi engelleyeceğini çok önceden biliyordum.
     Sonra yoluma devam ettim.  Daha önceleri otun, çimenin olmadığı yerlerde yetişen tek tük çalılıklar da sona erince küçücük, su değmemiş, değişik kumlar başladı. Nasıl oluyorsa yere düşen su kaybolup gidiveriyordu. Çok uzaklarda dağlar görünüyordu. Tanrı Dağı olsa gerek. Lakin serap mı yoksa gerçek mi anlamak kolay değil. Yere dimdik saplanan taşların harabeleri  arasında gezerken etrafında seyyahların aptal aptal dolaştığı, üzerine ne olduğu bilinmeyen yazılar yazılmış taşları da gördüm. Onları elimle okşarken bir şeyler de hissettim.
     Evet, yeryüzüne saçılıp dağılan aziz adamların sayısını Tanrı’dan başka hiç kimse bilemez. Onların hanginin veliliğin hangi makamına eriştiği de bize karanlık. Yalnız ilim ve fennin bu kadar ilerlediği günümüzde insanların bu yerlere ırmaklar gibi akıp gelişleri de tuhaf şeydi. Dünyanın hazinelerinin kapıları ardına kadar açılmış, istenen bilgiye erişilebilen devirde, uzay gemilerinin başka gezegenlere uçmaya hazırlandığı, elektronik gözlerin dünyadan yüzlerce ışık yılı uzaktaki yıldızların yüzeyinde olup biten hadiselerden en küçük zerrelere kadar her şeyi görüp araştırıldığı, cam kaplarda insan vücudunun organlarının geliştirilmesinin tecrübe edildiği bir zamanda insanların böyle türbelerde yerlere kapanıp bir şeyler istemeleri oldukça tuhaftı.
     Evliya denilenler, geceleyin gökyüzünde yıldızların kaydığı mekanlarda asırlar boyunca sessizce dururlar. Bu uçsuz bucaksız çöllerin bağrında nice nice sırlar saklıdır. Bazı insanlar geceleri de onların huzuruna gelirler. Kurbanlıklarını keserler, dualar ederler. Haftalarca, aylarca gitmez; orada otururlar. Hayatlarında bir şeylerin değişeceğini umarlar. Burada da geceleyin yıldızlar öbek öbek olup türbelerin üstünde toplanırlar. bazen birkaç tanesi parlak bir iz bırakarak aşağıya doğru kayıp gider. Uzun süre etrafı gezdim. Bir yerde ayağımın altında kara bir nesne buldum. Elime aldım. Soğuk bir demir parçasıydı. “Yere doğru uçup sonra sönen o yıldızlardan birinin parçası mı acaba?” diye aklımdan geçti.

* * *

     İşte, kim olduğu bilinmeyen bir zâtın huzurundayım. O yüce, sağlam bir kayanın altında. Yanında ılık suları olan küçük bir pınar kaynayıp çıkıyor. Türlü türlü dertlere şifa… Kayanın gövdesi oyulup yazılar yazılmış. Onları şimdiye kadar hiç kimse okuyamamış. Asırlardır yer yüzünde yaşayıp fani dünyadan göçen insanlar taşlara türlü şekiller oyup yazılar yazmışlar. Pınarın dibinde eski madeni paralar pırıl pırıl parlıyordu.
     — Bu kaya bir zamanlar kendiliğinden  nur saçarmış. Aradan asırlar geçtikçe nedense ışıkları sönmüş, dedi oradakilerden biri.
     Kayanın dibine çöktüm. Daha önce görmediğim, ne olduğunu bilmediğim bir ot varmış. Yaprakları ufacık, sivri uçlu ve kısa. Sıra sıra dizilen yaprakları rüzgarda şırıl şırıl ses çıkarmaya başladı. Kurumuş bir yaprağı uçup ayağımın altına geldi.
     Daha önceleri işittiğim bir rivayet aklıma geldi: “İnsan evladı,’Kâlû Belâ’da şehadet kelimesini söylediğinde bir melek şahit olmuş, sonra o nur saçan bir taşa dönüşmüş. Kabe’deki Hacer’ül-Esved yani kara taş aslında o melektir”, derlerdi. Hacer’ül-Esved artık nur saçmıyor lakin sayılamayacak kadar çok insan onu tavaf ediyor. Ben de Hızır hazretlerini bulsam Tanrı’ya şükürler ede ede yolculuğumu Kabe’de bitirmeye, Hacer’ül-Esved’e gözlerimi sürmeye niyet ettim.
     Tuhaf, gideyim desem gidemiyorum. Kalayım değersiz ve işe yaramaz oluşumdan, isteklerime erişemediğimden, ömrümü boşa geçirmiş olmaktan çekiniyorum.
     Bazen kayaya yaklaşıp kulak veriyorum. karşımdaki zât sessiz. Gecenin serinliğinde soğuyan taştaki yazıların arasına bir böcek düşüyor. Yazı derince oyulduğundan çıkıp gidemiyor, sürünerek çıkmaya çalışıyor.
     Bu yazıların manası neydi?
     Orhun âbidelerini bilirim. Altay yazılarını; savaşları, mücadeleleri anlatan başka yazıları da bilirim.
     Gökyüzünde ise yıldızlar durmadan öbek öbek olup toplanıyordu. Bazen bazıları ışıktan bir iz bırakarak aşağıya, yeryüzüne doğru kayıyordu.
     Burada da rengarenk giyimli ziyaretçiler halkalar kurup oturuyorlardı. Onların ne istekleri olduğunu tahmin etmek mümkündü. Yine aynı şeyler: Evladı olmayanlar evlat, şansı yaver gitmeyenler şans, fakirler zenginlik, hastalar sağlık umuduyla çeşitli yerlerden gelmişlerdi. Herkesin niyeti dilek dilemekti.
     Durmadan, hiç durmadan dilek diliyorlardı…
     Canım sıkıldı. Keramet sahiplerinin huzuruna olur olmaz dileklerle gelinir miydi hiç? İçime bir hüzün çöktü. O sırada bozkırın rüzgarı yine canlandı ve bir ezgiyi kulağıma getirdi. Sözlerini tam olarak anlamasam da manasını çok iyi anlamıştım:

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni, vur beni.
Götür tozlarımı buradan uzağa
Yârin çıplak ayağına sür beni…

      Burada türlü türlü insanlar; gençler ve yaşlılar, servi boylular ve kamburlar, sağlamlar ve hastalar vardı. Acaba onların gönüllerindeki görüntüyü görmenin çaresi var mıydı? Çoklarının gönlünde tuhaf bir yalnızlık hüküm sürüyor olması şaşılacak bir şey değildi. Aslında halkın içinde gezip, gülüp oynayıp ızdırap çekseler bile kendi nefislerinin ve isteklerinin karanlık uçurumlarında dolaşıyorlardı belki de…  Nihayet, hepsi bitmek bilmeyen şeyler dileyerek durmadan yalvarıp yakarıyorlardı. Dilekleri gerçekleşmeyenlerin kalpleri yerde bulduğum o demir gibi katı parçalarla doluyordu belki… Arzuların yıldızlar gibi uçması ve elde edilmezlerse sönmüş yıldız parçalarına dönüşmesi mümkün müydü?
     Yaşlı bir adam gördüm.  Ömrünün sona ermesine bir veya iki gün kalmış, bu bahtsız vücuduna yapışıp kalan ve şu an ona ızdırap çektiren hastalıktan kurtulmayı diliyor, dua ediyordu.
     Tüccarları da gördüm, sahip oldukları dünya malının hesap edilemeyecek kadar çok olduğu parlayan, yağ basmış gözlerinden belli olan bu adamlar, o mallarının üstüne daha fazlasını isteyerek dua ediyorlardı.  Yalnız, buradan çıkanların hangi birinin geriye dönüp o dünya malına sağ salim ulaştığını kimse bilmezdi.
     Bu insanlarda yaşama isteği o kadar güçlüydü ki akıllara sığmazdı. Doksan altı yaşına girmiş, yaraları irin dolu yaşlı bir adam bedeninde ortaya çıkan beyaz lekelerden kurtulmayı dilemek için gelmişti. El arabasıyla eli ayağı tutmayan dev gibi bir adamı da getirmişlerdi. O, ne olduğu bilinmeyen ve bir türlü iyileşmeyen bir hastalığa yakalanmıştı. O hastalığın devasını diliyor, yalvarıyordu.
     Yalnız rüzgar gamsız kasavetsiz ve başıboş geziyor, kumları ve kurumuş otların sararan yapraklarını durmadan dağıtarak oynuyordu.
     Buralarda uzun zaman oturup düşüncelere daldım. Karşımdaki adı bilinmeyen zât da sessizdi. Şu ana kadar huzurunda olmamın bütün sebebinin büyük bir sırrı bağrında gizlemesi olduğunu, o sırra erişirsem hayatımın değişecek olduğunu biliyordum. O mukaddes bilgi hakkında yani Hızır hazretleriyle nasıl buluşabileceğim konusunda henüz bir düşüncem yoktu. Halk arasında bu kişilerin dürüstlükleri, doğrulukları, ulu Tanrı’nın belirlediği sınırların dışına çıkmayışları ve can u gönülden ibadetleri ile yüksek makamlara ulaştıkları hakkında rivayetler dolaşıyordu. Yalnız, doğru ve dürüst adamlar dünyada bu kadar az mıydı? Ya “Bir halktan bir evliya çıkar” sözü ne demekti? Her halde onların yine başka özellikleri olduğu belliydi ancak ne?..
     Evet, Maveraünnehir’den ta Tebriz ve Konya’ya kadar aziz velilerin kabirleri yayılmıştı. Onların çoğundan haberimiz yok. Yalnız adlarını biliyoruz, o kadar… Ben akil baliğ olduğundan beri ibadet etmekte olan çok insan tanıyorum. Ama bir tanesinde yükseliş ve olgunluk alametlerini görmedim. O nasıl tuhaf bir makam ki söylenenlerin hepsini yerine getirseniz de erişilmesi bu kadar zor? Aslında aziz kim? O nasıl makam? Hangi sebepten dolayı onlara bu keramet verilmiş? 

* * *

     Hiçbir yerde aradığımı bulamadım. Afrasiyab rüzgarları, Nurata fırtınaları, Semerkand ve Buhara’nın yedi evliyasının türbeleri ve üzerinde ne yazdığı bilinmeyen taşları… Bir tanesi bile bana sırlarını açmadı.
     Sonunda cansız taşlar arasında yine bir aziz zâtın kabrini buldum.
     Bu, sönük bir türbe idi. Belki o da bir zamanlar nurunu saçmış saçmış, sonra sönüp gitmiştir. Sanki yanan mum gibi. Ama mum da ışık saça saça kendini bitiriyordu. Azizlerin türbeleri ise içinde saklanan sırlar sebebiyle nur saçardı. Onların nuru bitmez, tükenmezdi.
     Yalnız, sönük bir türbe idi. Neden sönmüştü? Genellikle “azizler ebedi hayat sahibidir” sözü aslında diğer insanlara kıyasla söylenmiş bir söz olsa da onların nur saçmalarının ve sönmelerinin sebepleri bizim için tamamen birer bilmece. Sebebini bilmek çok zor.
     Bu türbedeki nurun sönüş sebebini kendimce düşündüm. Bu, benim gibi sayısız insanların tarihlerini içinde saklayan, hayatlarını boş şeyler ve batıl inançlar için harcayanların tarihçesi değil miydi? Tavaf için koşup arkamdan gelen bir kişi:  “Yerde yatan işte bu sönük taş askerdi. O yurdu için can verdi. Onun bildiği yurttan eser bile kalmamış. Bakın, içeride buna benzer daha yüzlerce taş var…”
     Yerde yatan bunca taş o sönen yıldızların kalıntılarına, o soğuyup kalan demir parçalarına benziyordu.
     Gökyüzünde sönük bir aydınlık vardı. Bozkırda soğuk bir fırtına esiyordu. Öbür tarafımda bir sürü insan toplanıp oturmuş, yiyip içiyorlardı. Kestikleri koyunların derileri görünüyordu. “Kulağına diken değmemiş koyun olması gerek…” diyordu birisi boğuk bir sesle.
     Halk, halk… Hayır, kerametler ve mucizeler bu halkın insafa gelmesi için verilmemiştir.  Kendisine gösterilen mucizelerle hiçbir zaman yetinmeyen, yine ve yine elini açıp dur durak bilmeden isteklerde bulunmayı seven halk zaten su üstünde yüzüyor, olabilecek şeyleri önceden biliyor, hastalıkların devasını buluyor; körü körüne, el yordamıyla dünya hayatını yaşayıp göçüyor. Irmağın kenarında kayık dururken su üstünde yürümenin ne faydası var?  Suyun üstünde yürüyen adamın yiyecek içecek derdi olur mu? Olmaz elbette.  İncecik bir perde üstünde yaratanın adını zikreden insanın korku ve umut içinde adım atması gerçeğe daha yakın. Çünkü üzerinde yürüdüğü incecik yüzeyin altında dipsiz çukurlar olduğu korkusu her zaman bilincini örümcek ağı gibi saracaktır. Onun “Seni suyun üstünde tutup yürüten, dünyanın üstünde de öylece tutup yaşatmaktadır…” diyen gür sadayı işitmesi mümkün olabilir. Olacak şeyleri önceden bilmenin oldukça tehlikeli bir bilgi olduğuna şüphe yoktur.
     Bu bitmez tükenmez hayallerimin yolunda giderken kenarda yine bir acize rastladım. Yanında küçük bir çocuk vardı.
     — Allah için bir sadaka verin evladım. Bu çocuk yetim. Ben çalışıp kazanamıyorum. Allah rızası için azıcık sadaka verin. Açız, diyordu aciz adam.
     Duaları kabul olmayanlardan birisi miydi bu? Azizlerin kabirlerinin üstünde bu bahtsız da hazinelere veya zenginlik  isteyip çok yalvarmıştır. Türbenin içindeki zâtın hangi ızdıraplar içinde olduğundan habersiz; para, altın, şans dilemiştir ve dilekleri kabul olmayınca geçinmenin kolay yolunu bulmuştur…
     Onu şiddetle ayıplayıp geçtim. Çaresiz adamın gözlerinin yaşardığını, ezilip büzülerek toprağa çöküp kaldığını, çocuğun da üzgün bir halde başını eğdiğini de gördüm. “Ey insan! Yanındaki küçük çocuktan da mı utanmıyorsun? Hangi yüzle sadaka istiyorsun?”
     — Gönlümü kırma oğlum, dedi yaşlı adam. Her Musa’ya bir Hızır sözünü işitmedin mi?
     Tekrar dönüp baktığımda aciz adam da çocuk da yoktu. Belki epeyce geride kalıp türbeye doğru gitmişlerdir.
     Rüzgar, onların durduğu taraftaki ağacın kuruyan yaprağını kopardı ama getirip ayaklarımın altına bırakmadı, belki de çok uzaklara uçurdu.

*     *     *

      Evet, bazı insanların yeryüzünde maksatsız, hedefsiz, tuhaf şeyleri dileyip isteyerek yaşamaları yüzünden bu toplumdan uzak durmak gerektiği düşünülebilir. Özellikle ömürlerinin onlarca yılını harcayarak yüksek, muhteşem binalar yapmış; yiyip içip şişmanlamış adamlar evliyanın huzuruna çok gelmekteydi. Onların çok, evet çok mutsuz olduklarını görüyordum. “Ey bedbaht! Dilediğin haşmetli hayatın içindesin işte. Daha hangi mutluluktan bahsediyorsun?” dedim huzur bulma umuduyla gelen servet sahiplerine.
     Aklıma ağacın dalında gördüğüm elma kurdu geldi. Onun hikmetini de hemen anladım. Yiyeceklerin en lezzetlisi elma kurduna verilmiş. Yalnız onun kısmeti, hayatı boyunca elma kurdundan başka bir şey olamamaktı. Yine bir olgun insanın hikmeti aklıma geldi: “Kurt canını feda edip ipek oldu, ipek kurdu kadar da gayretin, kahramanlığın yok mu?” diyordu. Lakin, kabir ziyaretine gelip türlü türlü şeyler dileyenlere Tanrı’mın dilediklerini vermesini anladım. Aksine verilmediğini de anladım. Yasaklanan lezzetlerle huzur içinde yaşamanın hiçbir zaman birlikte verilmemesi, ateşle suyun bir arada olmaması gibiydi. Halk ise durmaksızın akıp geliyor, türbe duvarına yaslanıyor ve durmadan, dinlenmeden isteklerini bildiriyordu. Birisinin olmuş olanı seven delikanlı, hırsızlık yapıp yakalanmaktan korkan hırsız, günahları ve hataları sebebiyle vücuduna hastalık bulaşan nefsi doymazlar, “Ver! Ver! Ver!..” diyerek azizlerin mekanlarına doğru ellerini uzata uzata heybetli bir sel olup akar, akar, akardı. 

*     *     *

   En sonunda son durağımda, yedinci evliyanın türbesinin önünde düşüncelere dalıp uzun süre oturdum.
     Türbenin hizmetlerine bakan nur yüzlü yaşlı türbedar omzuma dokunup “Kalkın, sabah vakti giriyor.” dediğinde kendime geldim.
     — Evladım, çok uzun süre oturup kaldın. Yüreğindeki gerçekleşmemiş hayaller ve sıkıntılar ne kadar çok olsa da Tanrı dileğini elbette verecektir. Ümitsiz olma, dedi o gülümseyerek.
     — Eh babalık, sana ne diyebilirim ki? Dileklerim kabul olmadı, İstediğim şeye hiçbir yerde erişemedim. Hızır hazretlerinin nasıl bulabileceğime aklım yetmedi. Daha ne isteyeyim? En sıradan bir dileğim Kabe’yi görmekti. Hiç olmazsa bu dileğim gerçekleşir mi acaba?
     Sözlerimi işiten yaşlı adam ellerini duaya açtı.
     — Gel öyleyse oğlum, birlikte dua edelim. Şayet kabul edilecek bir dilekse…
     Onunla birlikte ben de Tanrı’mdan burada yatmakta olan aziz kişinin hürmeti hakkı için mukaddes Kabe’yi göstermesini yalvarıp diledim.
     O anda… Bir mucize görüldü.
     Kabe’nin yeri yükselip gözümün önüne geldi.
     Tuhaf!  Orada hiçbir şey yok, bomboş… Kabe viran olup gitmişti.
     Neden? Neden?
     Ak sakallı adamın sözlerini işittim: “Aziz evliyalar asla sizin hayalinizdeki gibi kerametler ve mucizelere gömülüp yatan kişiler değiller. Onların daha heybetli ızdırapları, hayalleri, üzüntüleri var. Lakin Tanrı’mın büyüklüğü isteyene istediğini vermektedir…”
     Dönüp baktığım ki yanımda hiç kimse yoktu. Lakin, daha şimdi onun durduğu yerdeki bir tane kurumuş ot canlanıp yeşermeye başladı. İki tane incecik, küçük yaprak açmıştı.
     Heyecan içinde nasıl koşup türbeden çıktığımı hatırlamıyorum. Etrafıma bakınarak epeyce koştum. Ne yazık ki etraf bomboştu. Hiç kimse görünmüyordu. Çıplak bir kayanın dibinde diz çöktüm. Küçük pınardan zayıf, dupduru su çıkıyordu. Bütün bölük pörçük seyahatlerimin manaları sedef mercanı gibi dizildi ve hikmeti aklımda aydınlanıp kızarmaya başladı. Sanki bozkır yanıyormuş gibi, özürlerimi ve bahanelerimi yaka yaka aklımı, şuurumu zapt etmeye başladı bu yangın.
     Kalkayım desem yerimden kalkmaya mecalim yok. Çok uzun süre ızdırap içinde kaldığım için etrafımda çalılıklar çatal çatal boy atmışlar. Üstümü toz ve yosun kaplamış, bahar yağmurlarında çamura dönmüş, güneş çok kızdırdığında kerpiç gibi bir katman oluşturan ve ne zamandan beri düşünen bir kaya olmuştum.

*     *     *

     Bağrımda böcekler koşuşturuyordu. Üstümde bir şeyin kımıldadığını hissedip baktım ki bir kuş başıma yuva kurmuştu.
     Yıldızların kaydığı gecelerde ay ve şimşekler altında omuzlarımı parça parça eden, her şeyi yıkayan yağmurlar ve şiddetli yağışlar altında dimdik duruyordum işte…
     Şaşılacak tarafı şu ki biraz ötedeki ağaçların altında bir grup insan karaağaç dallarına rengarenk çaputlar bağlamış, ağacın altında oturmuş, yiyip içiyorlardı. Yine bir grup insan, etrafımda dönüyorlardı. Birisi tutuk tutuk, yanlış bir tarzda Kur’an okumaya başladı. Hastalar, yaralılar, işi yolunda olmayanlar, çocuğu olmayanlar toluluğu burada da aynıydı.
     Az ötede bir iki çocuk ellerinde muskalarla geziyorlardı. “Bu Hızır hazretleriyle buluşan zât. Dünya hayatında okuduğu duaları alın!” diye bağırıyordu kara sakallı, iri yarı bir delikanlı.
     Karaağacın altında kulağına diken değmemiş koyunlar kesiliyordu. Etrafımda dönen insanlar her zamanki gibi dileklerini diliyor, yalvarıp yakarıyorlardı.
     Ben size ne verebilirim ki? Peşinde gezip gezip aradığını bulamayan bir kulum ben de… Canlı olmanın, yaşamanın, hayatın ve ölümün sırlarını bir kere olsun görmek isteyip göremediğimi bilseydiniz… Ne öğrendiysem, ne yaptıysam hepsinin boşa gittiğini de bilseydiniz.
     O sırada yaşlı bir adam yanıma geldi. Yanında yaklaşık on bir – on iki yaşlarında bir çocuk vardı. Bir şey söyleyeyim desem dilim yok… Çocuksa tertemiz bakışlarını bana dikmiş, sessiz duruyordu.
     Yaşlı adam oğluna:
     — İşte, Hızır hazretleriyle buluşan bir kişi daha. Sandukasının kendi kendine nur saçtığını görüyor musun? Bu adam dünya hayatının sırlarına ulaşmak için çok uğraştı. İste oğlum. Temiz kalple istersen bu kişinin hürmetine Allah dileğini yerine getirirse hiç şaşırmam, dedi sakalı titreyerek.
     — Gerçekten mi?  dedi gözleri parlayan çocuk.
     Sonra yanıma gelip ellerini sırtıma koydu. Kendi dileklerini fısıldayarak söylemeye başladı.
     Kalkmaya çalıştım ama kalkamadım...
     Yıldızlar benim de tepemde kümeler olmuştu. Bazıları ışıktan bir iz bırakarak aşağıya doğru kayıyordu. Yerde ise soğuk demir parçaları vardı. Çocuk birden bire şaşırarak:
     — Dede, bak! Onun nuru sönmeye başladı, dedi.
     Yaşlı adam da:
     — Tövbe! Tuhaf bir türbeymiş bu.
     …
     Sonra iç çekerek çocuğun elini tuttu:
     — Yürü evladım. Bizim gideceğimiz yer burası değil, başka bir yer galiba…

 

2012

Özbekçe

[1] Ali Şir Nevai’nin beyti.