░   Havaalanı oldukça kalabalıktı. Herkes bir tarafa koşuyor, nedense herkes mutluydu. Titreyen elleriyle bastonunu tutarak fersiz gözlerini insanlara dikip oturan yaşlı adam kimsenin dikkatini çekmiyordu. Bazı düşüncesizler onun yanından geçerken bozuk para atıp giderlerdi. Lakin yaşlı adam o paralara bakmazdı bile. O buraya çok geliyordu. Özellikle son zamanlarda sabahın erken saatlerinden akşama kadar buradaydı. Güneş ışıkları yüksek binaların altında kaybolmaya başlayınca istemeye istemeye evine doğru yol alırdı. Gelini Liza’ya geldiğini belli etmeden kendi odasına kapanırdı. Geceleri ise hatıralar onu üzerdi. Nedense babası aklına geliverirdi: “İlahi! Senden bulsun…” diyerek keskin bakışlarını ona çevirmişti. Şartlar ne olursa olsun babası o kadar sıkıntı çekmezdi. İsmet, ilgili makamlara babasının yaptıkları (!) hakkında bilgileri ulaştırdı. Geçmişten geriye kalan, çocukluğunda, uzun gecelerde annesinin okuduğu gönül alıcı gazelleri, dini öğütleri, peygamber sözlerini gizlemesi gerekirken sattı. Gerçi o zamanlar “sattım” demiyordu. “Ne olmuş? Babammış, başkasıymış önemli değil… Devleti bir düşmandan kurtardım” diye düşünürdü. “Partim için hizmette bulundum” diye toplantılarda gururlanırdı. Herkese örnek (!) olurdu.
     Babasına çok işkence yaptılar. Annesini işin içine katmaya kalktıklarında Mahkem baba, kendisini suçlayan ifade metnini sesini çıkarmadan imzaladı. Evet, babası kendisi kadar sıkıntıya girmemişti. Yanında onun derdiyle dertlenenler vardı nihayet. Annesi, ona hizmet etmişti. Ablası, kardeşleri ona destek oldular. Hapishanede ölünceye kadar onu yalnız bırakmadılar.
     Ya İsmet… Yanında kimi var? Hanımlardan fayda görmedi. Gerçi dört kere evlenmişti. Doğru, onlar Özbekti… Lakin nedense hiç biri Anakız’a benzemezdi. Anakız bambaşkaydı. İsmet bunu geç anlamıştı. Çok geç…
     İsmet sıkıntıdan boğularak pencereyi açtı. Güneşin doğuşunu beklemeye başladı. O sırada bir yerlerden ezan sesi işitildi. İsmet önce anlayamadı. Sonra birdenbire aklına düştü. Babası ezan okurdu. En son ne zaman işitmişti? Elli yaıldan fazla olmuştu ya... Belki daha da fazla… Lakin unutanıyordu... Unutamazdı da… Evet, babası mescitte ezan okurdu. Sesinde gönülleri coşturan bir şey vardı. Sonra mescitler kapatıldı. İsmet de kaç tanesini tespit edip kapattırmıştı… Hayret… Bu ses nereden geliyordu ki? Yoksa kulakları mı çınlıyordu, bilemedi…
     İsmet’in canı birden bire torununu görmek istedi. Yirmi yıl önce annesin ve babası onu askeri yatılı okula göndermişlerdi. Önceleri sık sık gelirdi. Büyüdükçe gelmez oldu. Yakın zamanlarda evlendi diye işitmişti. Lakin Liza bunu düğünden döndükten sonra söylemişti. İsmet yine de mutlu olmuştu. Neslinin devamı o idi sonunda…
İsmet’in üç karısından çocuğu olmamıştı. Sonunda biraz hafifmeşrep de olsa dördüncüyle evlenmişti. Ondan oğlu olmuştu. Çok geçmeden karısı oğlunu da terk edip İsmet’in neyi var, neyi yok alıp oynaşıyla kaçmıştı. İsmet, oğluyla permeperişan kalıverdi. Onu büyüteceğim diye girmediği delik, yapmadığı iş kalmamıştı. Sonunda ne oldu? Oğlu da anasına çekti. Babasının kazandığı parayla habire içki içen tembelin biri olmuştu. Liza ile evlenince biraz adama benzemeye başlamıştı.
     İsmet oğlunu da çok az görüyordu. Oğlu da ona hal hatır sormak için odasına girmiyordu.
     İsmet biliyordu. Bunların hepsi günahlarının cezasıydı. Bu dünyada böyle ise… Ahiret hakkında düşüncelere dalsa yüreği dayanmazdı. O korkuyordu. Çok korkuyordu… Kasvetli hayallerle tan yeri ağarana kadar uymayan İsmet, uzayan sakalını sıvazladı ve düzeltmeye çalıştı. Sonra kirlenen elbiselerini değiştirdi. Giydiklerini eliyle ütüler gibi düzeltti. Yine havaalanına doğru yola çıktı.
     Niye buraya geldiğini kendisi de bilmiyordu. Belki başka başka devletlerden çeşit çeşit insanların gelişi, onların kendi ülkelerinin havasını getirmesinden dolayı idi. O ülkeler arasında Özbekistan da vardı ya…
     İsmet, her zamanki yerine çöktü. Çerçevesi eğilmiş gözlüğünü takıp kitabını eline aldı. Son zamanlarda Meşreb’i okuyordu. Doğrusu, elindeki anadilinde yazılmış tek kitap buydu. İki yıl önce tam şimdi bulunduğu yerde yaşlı bir Özbek beyefendi vermişti. Önceleri tozlanmış duruyordu. Ama sonradan bu mısraları okumadan duramaz oldu. Annesinin okuduğu şiirlerdeki ahenk aklına geliyordu. Annesi bu gazelleri büyüleyici sesiyle okurdu ya…
     Bir yaşlı adama, bir onun elindeki kitaba bakıp duran tanımadığı bir delikanlı dalıp gittiği hayalleri yok etti:
     — Beybaba, Özbek misiniz?
     — Evet… Özbekim, diyen İsmet’in kalbi hızla çarpmaya başladı.
     Delikanlı sevindi:
     — Uçaktan inip dünyanın öbür ucunda kendi yurdundan biriyle karşılaşmak… Adım Azamat. Size Özbekistan’dan sıcacık selamlar, diyerek elini uzattı.
     İsmet yerinden kalktı.
     — Özbekistan… Bağımsızlığını ilan etti diyorlar. Doğru mu oğlum? diyen İsmet’in gözleri yaşardı.
     — Elbette. Epeyden beri görmemiş gibisiniz.
     — Evet, çok oldu.
     Delikanlı çok cana yakın, hoşsohbet biriydi. Özbekistan hakkında epeyce konuştu. Sonra gitti. Buraya iş için haftada bir geliyormuş. İsmet yine kötümser hayallere daldı.
     İsmet, bir hafta sonra delikanlı dönüp gelir diye sabahın erken saatlerinden beri gelip geçen insanları gözlüyordu. Maksadı ona bir söz emanet etmek. Anakız’a ve oğlu Abdülerim’e…
     — Hey beybaba, siz misiniz?
     İsmet yan taraftan gelen sesi işitince çok sevindi. Bu Azamat idi.
     — Oğlum… Seni bekliyordum. Ülkeme iletilecek emanet bir sözüm var.
     Azamat biraz düşündü.
     — Kendiniz gelseniz daha iyi olur belki beybaba. Ana yurdunuza gitme vakti gelmiştir. Artık hürüz. Benimle gelin.
     İsmet yere baktı:
     — Gelemem oğul…
     Azamat yaşlı adamın omuzlarından tuttu:
     — Ben seni götüreyim beybaba. Sevap da gerek insana. Masrafını düşünmeyin.
     İsmet’in gözleri parladı. Ona baktı. Sanki yurdunu görüyormuş gibi kalp atışları hızlandı.
     — Sonunda… Oğlum, sana yük olurum…
     — Emanetini kendin götürürsün baba. Sonra geri döneceğim dersen ben seni kendim yolcu ederim. 
     …
     İsmet uçakta otururken nedense düş gördüğünü sanıyordu. Sanki… Birkaç saat sonra…
     — Baba. Eğer dedem sağ olsaydı onlara sohbet edecek bir arkadaş getirdim diye çok sevinirdi.
     — Evet… Yaşlılık işte oğlum.
     — Dedemi görmek nasip olmadı beybaba. O, babam iki yaşındayken vefat etmiş. Allah’a şükür, babaannem sağ. Dedem ölünce evlenmeyip babamı büyütmüş. Çok sıkıntı çektik diyordu. Şimdi babam da, annem de onu yere göğe koyamazlar. Yakında hacca göndermeyi düşünüyorlar…
     — İnşallah oğlum.
     İsmet Anakız’ı düşündü. Acaba o yeniden evlenmiş miydi? Verdiği o kadar sıkıntıya gık demeden tahammül ederdi. Lakin bir gün öfkelenip söylenmişti: “İlahi! Şu ellerin…” hayır, beddua etmemişti. Hatta sözünü tamamlamamıştı bile. O anda İsmet Kur’ân-ı Kerim kitabını fırlatmıştı…
     — Çocuklarınız var mı baba? diye çekinerek sordu Azamat.
     — Evet var. İki oğlum var. Biri orada, biri burada…
     — Görüşmek güzel şey, dedi Azamat ve biraz sonra uyudu.
     İsmet yine azap veren hatıraların girdabında kaldı. Babası hapse girdiğinde bütün akrabalarından yüz çevirmişti. Fakat Anakız nedense onu bırakıp gitmemişti. O nedense hep bir umutla yaşardı. Kocam bir gün imana gelir, derdi. Bazen cesaretini toplayıp İsmet’e laf söylerdi: “Allah’ın varlığından şüphen olmasın” derdi. Arkasından dayak yerdi. İsmet: “Eğer yukarıdakiler işitirse ne yaparız? Senin gibi dindarın yüzünden beni de yok ederler. Kimsen İsmet Haltayev’in karısı şöyleymiş deseler… Aklını başına al!” İsmet’in “sırrı” nihayet çözüldü. Bir iki fitneci, İsmet’in evinde Kur’an kitabı olduğunu açıkladılar. İsmet bunun nasıl olduğunu anlamadı. Anakız’a annesinden miras kalan bu kitabı araken sakladığı minder yüzünün içinde buldu ve karısının yalvarıp yakarmasına aldırış etmeden sokağa, ağacın yanındaki dereye fırlatıp attı. Çamurlu su kitabı bir anda yutuverdi. Anakız o zaman anladı ki bütün umutları boşmuş… İsmet’in bu halden kurtuluşu mümkün değilmiş.
     Artık rahat edemezdi. Artık birbirlerine güvenleri kalmamıştı… Bunca yıllık çalışmasının karşılığı birkaç kuruştu. Evet, bütün parasını cebine koyup kimseye bir şey söylemeden, geceleyin evden çıkıp gitmişti. Sokak kapısından çıkarken içeriden oğlunun ağladığını işitmişti. Anakız onu avuttu. İsmet’in nedense içeri giresi, oğlunu bağrına basası gelmişti. Lakin ayakları onu sokağa doğru götürüyordu…
     Azamat’ın dost sesi İsmet’i gözlerini açmak zorunda bıraktı:
     — Geldik beybaba! Özbekistan’dayız!
     İsmet, nedense korkmaya başladı. Elleri titredi. İsmet dört beş yaşlarındayken annesi “Kaplumbağaya eziyet etme. Ellerin titrek olur” diye uyarırdı. İsmet bu sözleri dinlerdi. Arkadaşlarının kaplumbağaya sapanla taş attığını görse onlarla da kapışırdı. Evet, İsmet kuşlara eziyet etmezdi. Lakin… Nice nice ailelerin canını yakmıştı. Kaplumbağa yavrusu gibi kimseye zararı dokunmayan nice nice çocukları babaları sağken yetim bırakmıştı.
     Uçak indi. İsmet, Azamat’ın yardımıyla merdivenlerden inerken çoktan beri unuttuğu havayı doya doya ciğerlerine çekti. Etrafa karanlık çökmüştü. ne yazık ki güneşi görememişti ya…
     — Evimiz uzak değil beybaba. Sizi biraz yoracağım yine de. Varınca dinlenirsiniz. Kimbilir nasıl oturmuş bekliyorlardır? Özellikle küçük kızım…
     — Evlisin demek…
     — Evet. Bir oğlum, bir de kızım var Allah’a şükür.
     “Allah’a şükür…” Bu cümleyi işitmeyeli çok olmuştu. Annesi her sözünde tekrarlardı. Hatta bir gün İsmet ağaçtan düşüp kolu kırıldığında da: “Allah’a şükürler olsun.         Başka yerine bir şey olmamış” diyerek bağrına basmıştı. İsmet’in gözleri nemlendi. Arabadan inince Azamat yaşlı adamın koluna girip destek oldu. İsmet durmadan titriyor, kalbi küt küt atıyordu.
     — İşte geldik baba…
     İsmet, karşıdaki yüksek kapılı, süslü eve baktı. Zile bastıklarında içerden güzel yüzlü bir genç kadın göründü.
     — Selamün aleyküm.
     — Aleyküm selam çocuklarımın babası. Hoş geldiniz. Yolculuğunuz iyi geçti mi?
     Sonra misafire baktı. Onunla da dostça selamlaştı.
     — Nasılsınız, iyi misiniz?
     Azamat, içeri girdiklerinde hanımına işaret döndü:
     — Güzel bir sofra hazırla.
     Gelin, onları misafir odasına aldı. Orada Azamat’ın annesi ve babası oğullarını bekliyorlardı. Sanki yıllardan beri görüşmemiş gibi kucaklaşıp hal hatır soruşları İsmet’in içinde bir özlem uyandırdı. Azamat’ın babası misafiri kilimin üzerine oturttu. O sırada kapı açıldı. Bir elinde çaydanlıkla gelin ve yanında yaşlı bir kadın içeri girdiler.
     — Babaanneciğim, diye Azamat onlara yöneldi.
     İsmet, bu yaşlı kadını bir yerlerde görmüş gibiydi lakin tam olarak hatırlayamadı. Odayı gözden geçirirken birden bire gözü duvardaki eski bir resme takıldı. O an   İsmet donup kaldı. Elleri titriyor, derin derin nefes alıyor, etrafında konuşulanları işitmiyordu. O sırada tanıdık bir ses işitildi:
     — Misafir, buyurun…
     İsmet, sesin geldiği tarafa baktı. Bakmasıyla birlikte Anakız’ı tandı. Önce Anakız da gözlerini ona dikip biraz baktı. Sonra aklı başından gidiverdi. Nerdeyse yere yıkılıyordu. Azamat onu kollarından tutup destek oldu. Herkes onlara yöneldi. Anakız’ı alıp odadan çıktılar. Karışıklıktan istifade eden İsmet ise aradan sıyrılıp sokak kapısından dışarı çıkıp gitti.
     Mahallede kimseler yoktu. İsmet, biraz ötede akıp giden dereyi gördü. O eski günahının şahidi olan dereyi… İsmet su kenarına doğru gitti. Nereye ve niçin gittiğini bilmiyordu. Anakız’a göndereceği emanet söz ü dili tekrar tekrar söylerken düşüncelere dalmıştı:
     — Beni affet Anakız… Rezil babanı affet oğlum…
     İsmet, bir binanın karşısında durdu. O sırada orada ezan okunuyordu. İnsanları yatsı namazına çağırıyordu.
     — Baba! Sen misin baba?
     Ezan sesi İsmet’i büyülemişti:
     — Hala burada mısın babacığım… Sonunda seni buldum. Durma baba… Ezan okumanı özleyip geldim…
     İsmet yere çöktü. Bir avuç toprak almak istedi. Avucunu yere vurdu. Lakin titreyen parmaklarını birleştirmeye ne kadar uğraştıysa da boşuna… Toprak dökülüp gidiveriyordu. Bütün çabası boşunaydı…





Özbekçe
(
Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)
Powered by OrdaSoft!