Bugün Pazardı. Budapeşte Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesinde öğrenim görmekte olan Hüseyin Arif, Macar başkentinin loş, rutubetli, güneşsiz sokaklarının birinde, bu milletin talihi gibi gamlı, terk edilmiş bir apartmanında, fakirce döşenmiş odasının kenarında, tahta bir masanın üstünde duran bir gün evvelki gazeteyi aldı. Tekrar okumaya başladı. Çanakkale’ye dair İstanbul’dan, Berlin’den, Londra’dan gelen telgrafları süzdü… Karadan ve denizden hücum devam ediyor, Boğaz’a döktüğümüz torpiller toplanıyor, Kumkale’ye, Seddülbahir’e, Anafarta’ya çıkan İngiliz, Fransız askerleri ilerliyorlar…
     Her satır bir hançer, her nokta bir kurşun gibi beynine saplanıyordu. Ruhen çökmüştü. Yüreğini kaplayan ateşli bir acı göğsünü yakıyordu. Romanya, ülkesinden mühimmat geçirtmiyordu. Bizim de silah ve cephane tezgâhlarımız kâfi değildi. İstanbul’un savunmasından ümidini kesmişti. Hâlbuki İngilizler ve Fransızlar; cihanın bu iki gelişmiş milleti; yerden, gökten, denizden, yıldırımlarıyla, volkanlarıyla, cehennemleriyle kapımızın önüne gelmişlerdi. Onların zırhlı gemilerine, uçaklarına, denizaltılarına karşılık verecek nemiz vardı? Bir göğüs, bir pazu. İşte bu kadar!
     Hey Allah’ım… Bu göğüs çökecek, bu pazu kıvrılacak. Şimdi vatanı İstanbul bütün camileriyle, saraylarıyla mavi göğü, mavi deniziyle, saz benizli narin kadınlarıyla, ince uzun boylu sinirli gençleriyle, ağır ve meyus yürüyüşlü ihtiyarlarıyla gözünün önüne geliyorlar…
     İslam’ın gözü, Türk’ün kalbi olan bu, renk ve nur durağı memleket pek temiz, pek mamur, pek güzeldi. Onun yıkık duvarları, Avrupa’nın dargın sisler, durgun isler altında kaba, kirli, kara, matemli köşklerinden daha güler yüzlüdür… Onun çarpık kavuklu, yanfesli harap mezarlıkları buraların felsefe enstitülerinden, kütüphanelerinden daha manalı, daha düşündürücüdür. Oranın hamalları, fakirleri buranın lortlarından, milyonerlerinden, daha asil, daha civanmerttir… Buranın düzgün, kara sokaklarından oranın beyaz, mavi kaldırımlı eğri yolları, daha nurani, daha neşelidir… Avrupa’nın bir şehir büyüklüğündeki fabrikalarından, içlerinden bir sanatkârla bir çırak çalışan küçük dükkânlarının mamulleri daha sanatlı, daha kıymetlidir…
     Kalbinin en derin, en ateşli köşesinden bir çığlık kopardı:
     — Allah! Ey İslam’ın Allah’ı!... Düşman vatanımı çiğnemesin, çiğnetme!
     Bulutlu düşünceler beynini kapladığı sırada uzun siyah kirpikleri arasından iki şimşek çaktı. Damla damla ağladı. Bu bir rahmetti. Gözlerini sıktı. Dar ve karanlık odacığında gezinmeye başladı… Sonra masasının gözünü çekti. Ufak paslı bir tabanca çıkardı. Fişeklerini yokladı. Ninesinin, ablasının, sevdiklerinin hayallerini gözleriyle öptü. Kâğıt ve kalem aldı… Takatsizdi. Avluya bakan pencereyi açtı. Bir parça hava istiyordu.
     Pencere önünde duran ve dört gün evvel ev sahibesinin hediye ettiği küçük saksıdaki sünbüle doğru eğildi. Onu kokladı… İrkildi… Çekildi. Düşündü… Ağlayarak tekrar saksının üstüne kapandı… Kaldı. Sağ avucuyla çiçeği yüzüne, gözüne çekti, sürdü. Yine kokladı, kokladı, kokladı. Bilincinde bir baygınlık, gönlünde bir aşk, bir secdede kendinden geçme hissi  vardı… Kendisini kaybetti.
     Bu sırada kapı vurulmuştu. Dudakları çiçeğin kıvrımları arasında olduğu halde mecalsiz “gel!” dedi. Karşısında Mehmed Siyavuş’u buldu. Hemen saksıyı kavradı.
     — Şunu kokla, kokla Mehmet, dedi. Mehmet Siyavuş arkadaşının perişanlığından, heyecanından ürkmüştü. Yavaşça içini çekti.
     — Hayır, iyi kokla! Derin kokla! Gözlerini kapayarak kokla! Koklarken gözlerinin önüne ne geliyor? Neresi geliyor? Söyle. Allah aşkına bütün ruhunla, bütün nefesinle kokla!...
     Arkadaşının yüzüne doğru çiçeği tutuyor, itiyordu. Mehmet Siyavuş:
     — İstanbul kokusu!
     — Değil mi? Değil mi? Fakat neden böyle?
     — Hani Mart içinde, Nisan, Mayısta Köprübaşında, ufak köşelerinde geniş seyyar satıcı tezgâhları, kola takılan ince uzun sepetler, içinde laleler, zerrinler, şebboylar, menekşeler “bahriye kokuları!” diye bağıran kara yağız, bıçkın kıyafetli satıcıların önünde demet demet saçılan bu hoş kokular… Beşiktaş’ın, Eyüp’ün fulya tarlalarının kokuları… Din temelli bir medeniyet, kutsi bir nezaket kokuları.
     Ah! Vatan!...
     “Misk gibi kokusu canlarda tüter”
     Güneşi böyle, göğü böyle kokar değil mi? Viranesi böyle, mamuresi böyle kokar. Sarayı böyle, kulübesi böyle kokar değil mi? Fakat bu mübarek bahçe elimizden gidiyor. İstanbul’u kaybediyoruz.
     — …
     Şimdi korkunç bir sükût… İki genç boyunları bükülmüş, kalpleri durmuş, gözleri fırlamış düşünüyorlardı…
     — Evet, nasıl karşı duracağız?
     — Nasıl karşı duracağız?
     — Bu sefer mutlaka… Yok, söylemeye dilim varmıyor.
     — Ooof!
     — Allah aşkına şu sünbülü bir daha kokla!
     İşte bir yaz akşamı, Kalender’in, yanakları, saçları, elleri okşayan yumuşak, tatlı, ılık, şehvani rüzgârı ki ruhu mavi nurlara sarar… İşte, küpeştesi mavi ipek örtülü iki çifte narin bir kayığın içinde ak bulutlara bürünmüş iki yıldız; iki yaşmaklı taze hanım; Şair Nedim’in iki berceste mısraı; iki demet sünbül… İşte, yıldızlı bir gece, Anadolu sahilinin arka koruları arasından gelen bülbüllerin e1hanına, görünmez bir sandaldan yükselen bir “hey hey!” ahengi bürünüyor; sanırsın ki yıldızlar ışığın şarkısını söylüyorlar ve çiçekler güzel kokularını ötüyorlar.
     — Şu sünbülü ver, bir daha koklayayım. İşte, Bâb-ı Ali caddesinden geçen iki üç efendi ki sarımtırak simalarıyla, zarafeti dünyanın hiç bir tarafında inkâr olunamayan asil ve vakur eğilmeleriyle, dostlarıyla selamlaşıyorlar… İşte Bayazıd Camii’nde bir teravih namazı ki bütün bir milletin saf ruhu secde halinde, Allah’ın huzuruna serilmiş… İşte, bir eski kafesin arkasında Şarkın bütün şiirlerindeki inlemeleri muntazaman ortaya koyan  bir ut sesi!.. İşte, Bolayır’da Kemal’in  mezarı!... Azizim, camileri, medreseleriyle; imaretleri, saraylarıyla bütün bir medeniyetin, üç yüz milyon İslam’a ait bir medeniyetin, bir mevcudiyetin dayandığı yer, Türk’ün, Osmanlının, güzelliklerin, büyüklüklerin başkenti gidiyor.
     — Gidiyor ha!..
     Hüseyin Arif şimdi fırlamış, “yaşamak alçaklıktır” diyerek tabancasını tekrar kavramıştı. Siyavuş üstüne atıldı. “Hayır, sanırım ki böyle odada ölmek alçaklıktır” dedi.
     — Ne yapabiliriz?
     — Çanakkale’de ölebiliriz.
     — Bundan ne olur?
     — Analarımızdan evvel kendimizi çiğnetmiş oluruz. Ben gidiyorum. Hüseyin Arif.
     — Ben de geliyorum Mehmet.
     Birbirlerinin ellerini sıktılar. O akşam lokantada rast geldikleri bir gazeteci bunlara demişti ki Çanakkale müdafaası yalnız Hilafetin istikrarını değil, Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın da yaşamasını sağlayacak ve Rusya’nın çöküşünü hazırlayacaktır. Ve tarih Türkiye’nin ehemmiyetini o zaman anlayacaktır.
     İki gün içinde eşyalarını sattılar. Üçüncü gün pasaportlarını vize ettirmek için konsolosluğa müracaat ettikleri sırada “talebenin askerlikleri tecil edildi” diyen kâtibin duygusuz gözlerine baktılar ve ceketlerinin iliklerine taktıkları bir sünbül çiçeğini derin derin koklayarak ve önlerine bakarak usulca: “Biz gönüllü gidiyoruz!” dediler.

 

3 Şubat 1918

Çağlayanlar, İstanbul 2015