ŞİÖ-NATO arasında “Ortak kader” arayışı...

 

Mehmet Seyfettin EROL

     Başbakan Erdoğan’ın “Şanghay Beşlisi” tartışmalarıyla bir kez daha gündemin en üst noktalarına taşınan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) sürecinde Türkiye ve “İttifak” adına önemli bir aşama daha kaydedildi. Türkiye’ye ŞİÖ’de “Diyalog Ortaklığı” statüsü veren memorandum 27 Nisan’da Almatı’da imzalandı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, söz konusu mutabakat belgesini hem bir “ortak kader” beyanı hem de Türkiye ile örgütün “el ele ve omuz omuza yürüyeceği uzun bir yolun başlangıcı” olarak nitelendiriyor.
     Hatırlanacağı üzere Nisan 2011’de diyalog ortaklığı için başvuru yapan Türkiye’ye 6-7 Haziran 2012 tarihleri arasında Pekin’de gerçekleştirilen ŞİÖ Devlet Başkanları Zirvesi’nde, Rusya’nın da teşvikiyle, “Diyalog Ortaklığı” statüsü veren karar oybirliğiyle kabul edilmiş ve bu husus Dışişleri Bakanlığı sitesinde; “ŞİÖ Diyalog Ortağı Statümüz, çok boyutlu dış politikamızın güçlendirilmesine; ayrıca, örgüt içindeki gelişmelerin izlenmesine ve bölgesel işbirliğini ilgilendiren konularda görüşlerimizin üye ülkelere aktarılmasına imkan verecektir.” şeklinde duyurulmuştu.
     Dolayısıyla, ŞİÖ ile yeni bir başlangıcı anlamına gelen memorandum, her ne kadar Türkiye’ye 3. sınıf bir üyelik getirmiş olsa da, NATO üyesi bir ülkenin ŞİÖ tarihinde bir ilk olması, güç merkezinin ve küresel dengenin Batı’dan Doğu’ya doğru kaymaya başladığı bir süreçte oldukça büyük bir anlam ifade ediyor; özellikle de, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği itibarıyla...
     Nitekim, memorandumun Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyareti öncesi imzalanmış olması bu yönüyle oldukça manidar; en azından, ABD’nin Türkiye üzerindeki baskılarının “kontrolsüz” bir şekilde artma eğilimine bir cevap veriliyor olması boyutuyla. Bir diğer ifadeyle Ankara, Suriye krizinde yaşanan bir takım gelişmeler ve ufuktaki Irak, İran krizleri nedeniyle ABD’nin ikili ilişkilere yönelik tek taraflı “balans ayarı” çekme girişimlerine karşı “elim boş değil” diyor. En azından temennilerimiz ve “şekil şartları” bize bunu söylüyor. Ne de olsa bu girişim Türkiye açısından bir ilk değil!
     Adım adım, sondan başa doğru gitmek gerekirse... Türk-Amerikan ilişkilerinin dip yaptığı bir dönemde (Mart 2003-Kasım2007), Şubat 2005’te Çin’e bir ziyaret gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Gül, ŞİÖ üyeliğini ilk defa Başbakan Jiabao’yla yaptığı görüşmede paylaşmıştı.
     Türkiye açısından oldukça radikal kabul edilebilecek bu “görüş paylaşımı”nın gerçekleştiği 2005, aynı zamanda ŞİÖ’nün ABD karşıtı ilk büyük adımını attığı ve Orta Asya’daki askeri varlığına son verme çağrısı yaptığı bir yıl olmuştu. Nitekim ABD bu karar üzerine Özbekistan’daki K-2 üssünü boşaltmış ve bu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.
     Dolayısıyla, Türkiye’nin bu karşı hamlesi Batı başkentlerinde, özellikle de Washington’da daha anlamlı ve önemli bir hale gelmişti. Zira 2005’i takip eden iki yıl içerisindeki gelişmeler, özellikle de İsrail’in Lübnan’da yaşadığı hezimet ile Irak’ta ABD’nin iyice batağa gömülmesi ve Putin’in Ağustos 2007’deki Bişkek Zirvesi’nde “Tek kutuplu dünya kabul edilemez” açıklaması, Batı cephesinde Türkiye ile ilişkilerin revizyonunu kaçınılmaz kılmaktaydı.
     Nitekim Putin’in bu konuşmasından bir kaç ay sonra, Kasım 2007’de Erdoğan-Bush zirvesinde Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlatılma kararı alındı. Fakat görüldüğü kadarıyla bu olumlu hava, Kuzey Suriye krizi ve Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde dışlanmaya başlanmasıyla birlikte yerini tekrar farklı bir sürece bırakmaya başlamış durumda.
     Şimdi bu hususa ABD nasıl bir tepki verir, açıkçası merak konusu. Çünkü bırakın ŞİÖ’yü, Türkiye, Rusya ve İran arasında ortak bir arayıştan bile rahatsız olan bir ABD gerçeği söz konusu. Nasıl mı? İki örnek verelim.
     İlk örnek, 2002 yılı Mart ayına ait. Harp Akademileri Komutanlığı’nca düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu sempozyumda dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, Türkiye’nin, AB’den en ufak bir yardım görmediğini belirterek (ilginçtir, o dönemde de doğrudan ABD denilmiyor), “Türkiye’nin, Rusya ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demekteydi.
     Bu öneriye, her ne kadar temkinli yaklaşılsa da, (örneğin, CHP lideri Ecevit “Böyle bir arayışta değiliz” derken, DYP lideri Tansu Çiller “Türkiye yapay bir sorunla karşı karşıya bıraktırılıyor” diye konuşuyordu. ANAP İstanbul Milletvekili Akarcalı ise, “Sayın Genel Sekreterin şahsi görüşleri olduğuna göre hiçbir şekilde bir kurumun politikasını yansıtmıyor” cümlesini kurarken, MHP Grup Başkanvekili Şandır “Paşa’nın sözlerine cevap verecek değilim ama AB, Türkiye’nin devlet politikasıdır” yorumunu yapıyordu. Tek açık destek ise Saadet Partisi’nden geliyordu. Saadet Partisi Grup Başkanvekili Temel Karamollaoğlu, “Paşa’nın yaklaşımı çok isabetli bir yaklaşım. Körü körüne AB üyeliği olmaz” diyordu) sonuç, mevcut hükümetin iktidardan düşüşü ve Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı olarak tecelli etmişti.
     Bir diğer örnek ise, DP’nin son yıllarında SSCB dengesinin gündeme getirilmesi ve bu kapsamda Başbakan Menderes’in Moskova ziyareti idi. Haziran 1960’da gerçekleşmesi planlanan ziyaret 27 Mayıs’a takılmış ve “Moskova Açılım”ı Menderes’i darağacına yollamıştı...
     Muhtemelen bu örnekler mevcut siyasi irade tarafından da biliniyor ve göz önünde bulunduruluyor. O zaman karşımızda farklı bir oyun söz konusu. Bir diğer yazımızda bu hususu ele almaya çalışacağız.

Kaynak: Milli Gazete