░    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından 2014 yılında yayınlanan “İstanbul Sur Kapıları” isimli kitap, 1960’lı yıllara ve günümüze ait fotoğraflarla İstanbul’un sur kapılarının dününü ve bugününü, herkesçe bilinmeyen bazı özellikleriyle birlikte gözler önüne seriyor.      İstanbul Sur Kapıları isimli kitap, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin danışmanlığında sanat tarihçisi İnci Tunay tarafından yayıma hazırlandı. İstanbul’un tarihini 8 bin 500 yıl öncesine götüren son arkeolojik kazılar ışığında hazırlanan kitap, İstanbul sur kapıları hakkında yapılmış tek çalışma olma özelliği taşıyor.
     Kitapta, İstanbul’u çevreleyen surlarda vaktiyle giriş ve çıkışların yapıldığı 45 kapı hakkında bilgiler bulunuyor. Bu kapıların bazıları, zaman içinde bulundukları semte adını verirken, birçoğu da tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş.
     Kitapta yer alan bilgilere göre İstanbul, Bizans döneminden itibaren yaptırılan surlarla korunmaktaydı. Uzunluğu yaklaşık 20 kilometre olan surların çevrelediği İstanbul’a, Osmanlı ve Bizans döneminde ancak izinle girilebiliyordu. Dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı surlarla çevrilen şehrin, muhafızlarca korunan çok sayıda kapısı bulunmaktaydı. Şehre gelenler, bu kapılarda bekletilir, özel izni olmayanlar içeri alınmazlardı. Sur kapıları, sabah açılır, akşam tamamen kapatılırdı.
     Karadan ve denizden surlarla çevrilen İstanbul, çeşitli büyüklük ve mimarî tarzdaki kapılarla dış dünyaya açılıyordu. İstanbul’un üç bir yanından açılan kapılar, bulundukları mevkiye göre Marmara, Haliç ve kara surları olarak sınıflandırılıyordu. Altınkapı, Çatladıkapı, Belgradkapı, Silivrikapı, Mevlânakapı ve Topkapı, kara surları üzerindeki kapılar olarak adlandırılıyordu.
     Kitapta verilen bilgilere göre İstanbul surlarındaki bu kapıların her birinin özel anlamları var. Mevlânakapı, ismini etrafında bulunan bahçelerin içindeki derviş ve mevlevihanelerinden almıştır. Kuşatma sırasında kapatılan bu kapı, İstanbul’un fethinden sonra yeniden açılmıştır.
     İkinci büyük askerî kapı olarak tarihteki önemini koruyan Belgrad Kapısı ise, Osmanlı döneminde daha da değer kazanmıştır. Kanunî Sultan Süleyman Han, Belgrat’ı fethettikten sonra yanında getirdiği esnafı buraya yerleştirdiği için kapı o günden sonra Belgrad Kapısı ismi ile anılır olmuştur.
     Önemli kapılardan Edirnekapı ve Topkapı’nın üzerinde oturduğu iki tepe arasından o dönemde bir dere akıyordu. Bizans devrinde bu derenin adı ‘Lykos’ idi. Sonraları Bayrampaşa adını alan bu derenin yatağından günümüzde Vatan Caddesi geçiyor.
     Yedikule ile Silivri Kapısı arasında kalan Belgrad Kapısı’nın 12. yüzyılda örüldüğü ve bu yüzden Türk devrinde ‘Kapalı Kapı’ diye adlandırıldığı söyleniyor. 1886’da yanındaki Rum hastanesine gidiş gelişi kolaylaştırmak için tekrar açılmıştır. Bugünkü durumuna geldikten sonra ‘Belgrad Kapısı’ ismini almıştır.
     Kapının üst tarafındaki kemerlerinden yalnız ayak kısmı kalmıştır. Tuğla sıraları ile meydana getirilmiş olan kemerin her iki yan tarafında köşeli birer payesi vardı ve kapının üst tarafı yıkılmıştı. Yıkılan bu kısımda İmparator Konstantin ve Theodosios’un, surları 60 günde yaptırdıklarını anlatan bir kitabenin olduğu söylenmektedir. Günümüzde kitabe mevcut değildir.
     Surların en abidevî ve muhteşem olan bu kısmı, Marmara Denizi’ne yakın olan uçta bulunur. Yaldızlı Kapı kompleksinin genellikle 1. Theodosios tarafından yaptırıldığı ve zafer takı olduğu düşünülmüştür. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün burada 1958 yılında başlatılan kazılar yaptığı yıllarda çalışmaları idare eden müze müdürü Rüstem Duyuran, sondajı 4 metre kadar derine indirmiş, sonuçta kulenin alt katları ile sur taşlarının birbirlerine bağlı oldukları görülmüştür. Burası için Prof. P. H. Schwinifurt, kapının üzerindeki kitabeye dayanarak, M.S. 413 yılında 2.Theodosios devrinde yapıldığını ileri sürer. Kemerin üstünde iç ve dışa bakan yüzlerinde, mermer üstüne altın yaldızlı harflerle yazılmış birer kitabesi vardı.
     Kapının kitabesinde “Kapıyı altın yaptıran, altın bir devri yarattı” yazar.
     Çatladı Kapı’nın yanındaki burç, 1532 yılı zelzelesinde çatlamış olduğundan, kapı bu ismi almıştır. Çatladı Kapı’nın mevkisi hakkında sanat tarihçileri aynı fikirde değillerdir. Mordtman, Demir Kapı ile Çatladı Kapı’yı karıştırmaktadır. Kapının tam yerini Milingen tespit etmiştir. Çatladı Kapı, Bizans devrindeki adını muhafaza etmemiştir. Fakat Peter Gylius zamanında kapı, girişindeki mermer aslan heykellerine dayanılarak Aslanlı Kapı olarak da biliniyordu. Kapı, 1960 yılında ortadan kalkmış, kitabesi İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne kaldırılmıştır.
     Dukas; İstanbul’un fethi sırasında Bizans İmparatoru Konstantin’in yıllardan beri kapalı kalmış ve iyi örülmüş, yer altındaki bir kapıyı açtırdığını ve bu kapıdan da Türklerin girip şehri aldıklarını söyler.
     Fetih’ten sonra Türklerin bu zaferi takdirle karşılanırken 19. yüzyılın sonlarında esas meslekleri sanat tarihçiliği veya arkeoloji olmayan kişiler, fethi küçük düşürmeyi amaçlayan araştırmalara girişmişlerdir. Bunlar arasında baba oğul Mortdmanlar ve Milingen bulunmaktadır. Bu kişilerin iddialarına göre Türk orduları, İstanbul’u güç ve kuvvetleri ile değil de açık kalmış bir kapıdan içeri süzülerek kolayca düşürmüşlerdir. Araştırmacılar bu fikirlerine uyacak tipte bir yeri uzun zaman aramışlar, bulamayınca da sur üzerinde bir mevkiyi Kerkoporta olarak göstermek zorunda kalmışlardır. Gösterdikleri bu yer, bugün Tekfur Sarayı dediğimiz kalıntının Güneybatı köşesinden başlayarak 30 metre boyunca uzanan duvardır. Böylece tamamen harap olmuş bir duvar üzerinde kurulacak olan Kerkoporta davasının muhalifler tarafından inkâr edilemeyeceği düşünülmüştür.
     Rum mezarlığının karşısında böylece bir kapının mevcudiyeti tasavvur edilmiş ise de esasında Kerkoporta davası diye bir meselenin bulunmadığı, bunun bir efsaneden başka bir şey olmadığını Ali Rıza Sağman söylemektedir (Fatih İstanbul’u Ne Şekilde Aldı, cilt I-II). Schneider’in bu kapıyı bulmak için yaptığı araştırmada hiçbir şey bulunamamıştır. 1968-1969 yıllarında yerinde yaptığımız araştırma sırasında kapı malzemesi ile ilgili hiç bir buluntuya rastlanmamıştır.
     Fetih’ten sonra, şehir kapılarının orijinal isimleri çok çabuk unutulmuştur. Seyyahların eserlerinde geçen isimler ise tam olarak bir araya getirilmediğinden, zamanla mahallî isimler ortaya çıkmıştır. Birçok yazar, aynı kapıdan değişik isim ile bahsetmiştir. Bu durumda kapıların orijinal isminin hangisi olduğu kesin olarak söylenememektedir.
     Yalnız bu kapılardan üç tanesini tam ve şüphesiz olarak üzerlerindeki kitabelerden teşhis etmek mümkün olmuştur. Bunlar; “Yaldızlı Kapı”, “Rhegium Kapısı” (Mevlevihane Kapısı) ve “Pege” Kapısı ki buraya Fetih’ten sonra Silivri Kapısı denmiştir.

Kaynak: kultursanat.org